Atölye Söyleşileri serisinin on birinci konuğu heykeltraş Osman Gültepe.
Osman Gültepe, heykel çalışmalarında insan vücudu ve bu yapının çalışma prensipleriyle ilgilidir. Buradan etkilenerek de durağan, mekanik ve hareketli heykeller üretir. Hareketli heykellerde yapmak istediği, heykele bir devinim kazandırmak, hareketi merkeze koymak ve izleyiciyi eserle iletişime sokmaya çalışmak yatmaktadır.
Osman Gültepe’nin heykelleri, insana ve doğaya yapılan tüm müdahaleleri ve bu müdahalenin ardındaki sistemlerin insanlar üzerindeki duygusal ve fiziksel etkilerini konu edinir. Bu etkiler figürler üzerinde bazen doğal bazen de yapay deformasyonlar şeklinde gösterilir.
Kendinden bahseder misin?
Heykelle kurduğum ilişki çok erken başladı. 1994 yılında Kuşadası’nda doğdum; sanat eğitimiyle geçen lise yıllarının ardından, 2012’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü’ne girdim. O günden bu yana üretimim, İstanbul’daki atölyemde sürüyor.
Önceki çalışmalarımda, bastırılmış ya da deformasyona uğramış bedenler üzerinden insanla sistem arasındaki gerilimi görünür kılmaya çalıştım. Şimdilerde ise odağımı genişleterek doğa–insan ilişkisine yöneliyorum. Doğanın işleyişiyle insan bedeninin yapısı arasındaki dengeyi, çatışmayı ve etkileşimi araştırıyor; bu iki varlık alanı arasında kurulan görünmez bağları heykellerimle sorguluyorum.

Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Bu atölyeye taşınmadan önce Kadıköy Yeldeğirmeni’ndeydim. Zamanla heykellerim hem sayı hem de boyut olarak arttı; mevcut alan yetersiz gelmeye başladı. Pandemi süreciyle birlikte daha geniş bir mekâna ihtiyaç duyunca, Bağcılar’da iki katlı bir yeri atölyeye dönüştürdüm. Burada hem üretim alanımı büyüttüm hem de çalışmalarımı daha özgürce geliştirme imkânı buldum.
Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Atölye benim için sınırsız deneme özgürlüğü demek. Evde veya herhangi bir yerde yapamayacağım her şeyi orada denerim; çünkü orası yalnızca üretim değil, aynı zamanda oyun ve keşif alanım.
Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
Atölyem bir canlı olsaydı, mercan olurdu. Mercanlar büyümek için ışığa ihtiyaç duyar: yani bir fikre… Ben de üretmek, büyümek için bir fikre ihtiyaç duyarım. İlk başta yumuşak bedenleri olan mercanlar, zamanla taşlaşıp tıpkı heykellere dönüşür; atölyemde çamurla şekillendirmeye başladığım heykellerin sonunda sert ve kalıcı bir malzemeye dönüşmesi gibi.
Atölyem bir koku olsaydı, üretirken sıklıkla kullandığım toprağın kokusu olurdu; içinde birçok fikrin yeşermesine olanak tanıyan bir hayat kaynağı…
Atölyem bir ses olsaydı, denizin sakinleştirici sesi olurdu. Atölyemde dingin ve huzurluyum.

Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nedir?
Atölyeyi sadece üretim yeri olmaktan çıkaran şey, onun bir yaşam alanına dönüşmesidir. Orada yalnızca işler değil, düşünceler de şekillenir. Bazen hiçbir şey yapmasan da, sadece orada olmak bile üretimin bir parçasıdır.
Atölyenin görünmeyen ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Atölyem geniş, donanımlı ve üretime çok elverişli. Ama benim için en önemli yanı, görünmeyen tarafı: sessizliği ve saklanmayı başaran yapısı. Dış dünyanın kaosundan uzaklaşabildiğim, sadece işe ve düşünceye odaklanabildiğim bir alan.
Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Atölye kolektif bir yerdir diye düşünüyorum yeri gelir on kişi çalışır yeri gelir tek başına kalırsın. Atölye ziyaretleri planlı bir şekilde yapıldığı sürece ziyaretler çok keyifli geçiyor. Ama yetişmesi gereken bir iş üzerine ziyaret yapılırsa arkadaşlarımıza yeterli vakit ayıramadığım için üzülürüm. Atölyem ziyaret etmek isteyen herkese açıktır.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Çok takıntılı ve kendi düzenine düşkün biriyim. Bu titizlikte olan her sanatçı atölyemde çalışabilir.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Genellikle erken kalkarım, en geç 9 gibi atölyede olurum. Güne başlamadan önce kısa bir hazırlık sürecim olur; hem mekânı hem de zihnimi güne hazırlarım. Üzerinde çalıştığım bir iş varsa, başlamadan önce yarım saat boyunca sadece ona bakarım. O gün ne yapmam gerektiğini, hangi adımları atacağımı zihnimde netleştiririm. Eksik bir malzeme varsa, yakın çevreden temin ederim ve ardından doğrudan üretime geçerim.
Eğer yeni bir işe başlayacaksam, süreç daha farklı ilerler: uzun düşünmeler, eskizler, maket denemeleri ve malzeme araştırmalarıyla geçen bir hazırlık süreci olur. En zorlu kısım, henüz bir fikir oluşmamışken başlıyor. Ama ne yapacağım netleştiğinde, süreç akmaya başlıyor. O noktada gece geç saatlere kadar çalıştığım çok olur.




