Yelina Tayfur
Yelina Tayfur

Yelina Tayfur İle “Dünyadan Sonra Bir Yer” Kitabı Üzerine

15 Temmuz 2025
12 dakika

Yazar Yelina Tayfur’un ilk öykü kitabı “Dünyadan Sonra Bir Yer”, görünmeyeni anlatma iddiası taşımadan, tam da o görünmezliği mümkün kılan yapıları, bakışları ve suskunlukları eşeleyen bir anlatı evreni kuruyor. Kitaptaki karakterler toplumun kıyısında kalan, sesi duyulmayan ama varlığı inkâr edilemeyen insanlar; onların sessiz direnişleri, unutulmaya karşı geliştirdikleri direnç biçimleri öykülerin derin yapısını oluşturuyor. Tayfur, sıradanlığın içindeki küçük kırılmalara, kullanılmayan sözcüklere, yarım kalan hareketlere odaklanarak okuru, sesini yükseltmeden sarsan bir dünyaya davet ediyor.

Avukatlık gibi analitik bir meslekten gelen Tayfur’un, edebiyatla kurduğu bağ sezgiyle başlıyor; ancak yazı süreci sezgiyle bitmiyor. Cümlelerin içindeki boşluklara, ritme ve yapısal tutarlılığa gösterdiği özen, onun metinlerine aynı anda hem duygusal hem düşünsel bir derinlik katıyor. Belleğin, imgelerin ve ritmin metne nasıl sızdığını önemseyen bir yazar olarak Tayfur, edebiyatı bir hatırlama biçimi değil, unutulanın izini sürme çabası olarak görüyor. Gerçekliğin sabit değil, katmanlı ve kaygan olduğu inancıyla kurguladığı anlatılar, hem sezgisel hem yapısal olarak dikkat çekici bir bütünlük sunuyor. Bu dünyaya ve yazı yolculuğuna birlikte bakma imkânı bulduğumuz bir söyleşi oldu.

“Dünyadan Sonra Bir Yer” adlı kitabınızdaki karakterler genellikle toplumun kıyısında duran, görünmeyen insanlar. Sizi bu isimlere ve hikâyelere çeken neydi? Nereden doğdu bu anlatma ihtiyacı?

Görünmezliğin içinde barındırdığı paradoks ilgimi çekiyor. Orada aslında bakan bir göz var. Görünmezlik, o bakışın seçici doğasından, dışlama ve yok sayma biçimlerinden doğuyor.

Örneğin “Bilinmeyen İnsanlar Ülkesi” öyküsündeki Melo’nun hikâyesi, bu gerilimi yansıtıyor. Kendine büyük gelen ve bir şekilde dikkat çekici olan ceketiyle ortada ve tam da bu yüzden görünmez. Sanırım anlatma ihtiyacım da bu çelişkiden doğuyor. Görünmeyeni görünür kılmak değil; ama o görünmezliği kuran düzenin, bakışın, dilin izlerini sürmek ve bir yandan da “görünmezlerin” kendilerine özgü var olma biçimlerini işaret etmek. 

Kitabınızda “yalnızlığa yazgılı sıradan insanlar”ın iç dünyasına eğiliyorsunuz. Sizce sıradanlıkla derinlik arasındaki ilişkiyi edebiyat nasıl keşfeder ve nasıl açığa çıkarır?

Büyük kavrayışlara, yoğun duygulara pek yönelmiyorum belki de beceremediğimden. Beni çeken, sıradanlığın içinde neredeyse görünmez hale gelen küçük kırılmalar, kaymalar, çatlaklar… Bazen birinin bakışını kaçırmasında, kullanılmayan bir sözcükte ya da bir hareketin yarıda bırakılmasında beliriyor. Derinlik de o çatlaklarda açığa çıkıyor gibi geliyor bana. 

Metinlerde kimi zaman gerçeklik bozuluyor, görüntüler ve sesler üst üste biniyor. Bu stil tercihiyle neyi amaçladınız? Gerçekliğe farklı açılardan mı bakmamız gerekiyor?

Gerçekliğin tek katmanlı ya da sabit bir şey olduğunu düşünmüyorum. Hafıza, hayal, sezgi… Şimdi, geçmiş ve gelecek… Hepsi birbirinin içine sızıyor. Bu yüzden gerçekliğin kaydığı anlar, bana daha sahici geliyor. Özellikle travma, yalnızlık, kayıp gibi temaları işlerken, düz bir zaman ya da stabil bir gerçeklik kurmak yetersiz kalıyor. Bu yüzden metinlerde kimi zaman görüntüler ve sesler üst üste biniyor, mekânlar kayıyor, zaman kırılıyor. Bu bir stil tercihinden çok, meselenin kendisinin böyleliğiyle ilgili. Gerçekliğe farklı açılardan bakmaktan çok, onun tek bir biçimde deneyimlenemeyeceği noktasından hareket ettim sanırım.

Dünyadan Sonra Bir Yer, Yelina Tayfur
Dünyadan Sonra Bir Yer, Yelina Tayfur

Kitap boyunca sezilen o ‘sessiz direniş’ hali, çoğu zaman satır aralarında fısıldanıyor. Direnişi sessizlikle anlatmak bilinçli bir tercih mi?

Yazmaya oturduğumda “şu meseleyi” ele alacağım demiyorum aslında. Bu kitaptaki öyküler bağlamında; içe dönük, durağan ve hatta edilgen gibi görünen karakterlerin geliştirdikleri var olma ve direnme biçimlerine yöneldiğimi fark ediyorum. Bu bilinçli bir tercih değildi; metnin yaratım sürecinde kendiliğinden gelişti. İktidar, bize direnişin nasıl olması gerektiğini de dikte eder. Barış isteyen birine savaşı sürdürmesini, savaşmak zorunda kalana sükuneti telkin eder. Unutmak isteyenin hatırlamasını, hatırlamak isteyenin de unutmasını ister. Hangi konumda durduğumuz bir travmanın maruz kalanı mı, tanığı mı, uzaktan bakanı mı yoksa faili mi olduğumuz söylemimizi belirler. Dışarıdan edilgen gibi görünen bir karakter, kendi durağanlığı içindeki gücü beklenmedik bir biçimde, kendine özgü bir direniş biçimine dönüştürebilir. Bu direniş bazen sadece orada kalmak, unutmaya çalışmak ya da hiç unutmamak, beklemek, geri gelmek, bir şeyi olduğu yerde bırakmak olabilir. 

Bazı bölümlerde dil, neredeyse müzikal bir ritme sahip. Dili bir anlam taşıyıcısından öte bir varlık gibi mi görüyorsunuz? Yazarken ritmi ne kadar önemsersiniz?

Ritmi çok önemsiyorum. Hatta ritmi, zaman zaman metinde beliren “yazarın sesini” ve kalıplaşmaya müsait “üslubu” bastırabilecek bir güç olarak düşünüyorum. Bu, gerçekten üzerine düşündüğüm ve çalıştığım bir alan. Bazen bir cümle içerik olarak doğru gelir ama ritmi eksiktir. O zaman siler, yeniden kurarım. Yazarken metnin kendi müziğini bulmasını isterim. Yazdıklarımı sesli okuyorum. Nerede takılıyorum, neresi fazla ya da eksik geliyor, dinleyerek anlamaya çalışıyorum. Anlam ve ses birlikte oluşuyor. Günün sonunda yazı, hem işitsel hem de görsel bir varlığa dönmüş oluyor.

Kurguladığınız dünyalarda bir yere varma arzusu kadar bir yere ait olamama hissi de ağır basıyor. Sizce insanın yerle imtihanı nedir? Bu ‘bir yer’ meselesi sizin için ne ifade ediyor?

“Yer” bir bakıma hep orada sabit, tanımlı, belli bir koordinatta duruyor. Ama insan oraya tam anlamıyla yerleşemiyor. Kimi dışarıdan gelir; sürülmüş, taşınmış, yerinden edilmiştir ve dışarıda kalır. Kimi içeride doğar ama yine de kendine orada bir yer bulamaz. Bu dışarıdalık hâli, yerle kurulan ilişkiyi kesintili, belirsiz, bazen de düşmanca bir hâle getirebiliyor. Öte yandan “dünya”, aidiyetin, düzenin, tanıdıklığın ve dışlanmanın yaşandığı yer. O dünyanın “sonrası”, bir kopuşu, “artık buraya ait olmama” hâlini çağrıştırsa da, bambaşka bir ihtimali de içinde taşıyor. Çünkü o “yer” her neresiyse dünyanın tamamen dışında değil; mevcut mekânın içinde, ama onun görünmeyen katmanlarında beliriyor. Yerleşilemeyen ama yönelinen, “tanıdık ama değil” bir alan. Bilge Karasu’nun “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam” öyküsündeki “Sazandere” gibi… Oraya gitme arzusu sürdükçe, orası bir yere dönüşüyor. 

“Beklemek kimileri için bir tür tutunma, unutulmaya karşı bir direnç biçimi”

Yelina Tayfur

“Bekleyenler”e de sıkça yer veriyorsunuz. Zamanı pasifçe beklemekle ona dirençle tutunmak arasında nasıl bir fark var sizce?

Beklemek dışarıdan bakıldığında edilgen bir hâl gibi görünür. Ama bekleyiş, zamanı geçirmek değil; zamanla birlikte, hatta zamana karşı ayakta kalma hâli de olabilir. Öykülerimdeki “bekleyenler” de bu sınırda duruyorlar. Beklemek aynı zamanda gitmemek demek, kalmak. Beklemek onlar için bir tür tutunma, unutulmaya karşı bir direnç biçimi. Zamanı pasifçe geçirmekle ona dirençle tutunmak arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor sanırım. Biri insanı siler, öteki orada tutar.

Avukatlık gibi yoğun ve analitik bir meslekten gelen biri olarak edebiyatla kurduğunuz ilişki nasıl şekillendi? Bu iki dünyanın birbirine kattığı ya da çeliştiği yanlar neler?

Yazarken çıkış noktam genelde sezgisel oluyor. Ama metinle kurduğum ilişki orada bitmiyor. Yazmaya başladıktan sonra analitik tarafım devreye giriyor. Sezgiyle başlıyorum ama sezgiyle bitiremiyorum. Üzerine çok düşünmedim ama avukatlık, düşünme biçimimi mutlaka etkiliyordur. Cümlelerin içindeki boşluklara, yapının kendi tutarlılığına, anlatının nerede kırıldığına dikkat kesiliyorum. Bu, edebiyatta da bana bir yöntem sunuyor olabilir. Gerçi edebiyat, o yapının bozulmasına da izin veriyor. Hatta bunu mecbur kılıyor. 

Yazma sürecinizde karakterler mi önce gelir, yoksa atmosfer mi? Sizi yazmaya iten ilk kıvılcım genelde nereden çıkar?

Beni yazmaya iten şey çoğu zaman küçücük bir an oluyor: birinin gözünü kaçırması, yolda duyduğum bir cümle, terk edilmiş bir eşya… Odağım, farkında olmadan o anlara yöneliyor; sonra da ne olduğunu tam bilmeden, onları zihnimde birer fotoğraf karesi gibi saklıyorum. Sokakta yürürken örneğin, başımı bir yere çeviriyorum – sanki bir şey tam o anda oraya bakmamı istiyor. Nedenini o an anlayamasam da, o karenin bıraktığı bir iz oluyor. O izi takip ediyorum.  O zaman hem fotoğrafta ne olduğuna dikkatli bakıyorum hem de “başımı çevirmeme” sebep olan şeyi sorguluyorum. Neden oraya baktığım -anlamını her zaman kavrayamasam da- çoğunlukla beni yazmaya başlatan çıkış noktası oluyor. Karakter ve atmosfer o dönüşün etrafında oluşuyor. 

Yazdıklarınızda “yenilgi” sık rastlanan bir tema. Sizce edebiyat, yenilginin dilini nasıl kurar? Umut ve çaresizlik aynı anda anlatılabilir mi?

“Yenilgi” kelimesini kullanır mıydım, emin değilim. Gerçi yenilgi de her zaman bir başarısızlık anlatısı değildir. Bir kavgada kaybettiği düşünülen birinin sesini duyarız, yüzünü görürüz, o kişi aslında kalmanın bir yolunu bulmuştur. Yenilmek, bir karşılaşmanın sonu olabilir; ama mücadele, o karşılaşmadan çok önce başlar ve ondan sonra da sürer. Edebiyat, tam da bu devam etme hâlini gösterir bence. Geçen gün, ailesinden biri haksız yere tutuklanan bir arkadaşımı boş laflarla avutmaya çalışırken, bana güçlü bir şey söyledi. Katılmaları gereken bir davet varmış, önce tereddüt etmişler. Sonra karar vermişler: “Oraya gideceğiz ve o masaya oturacağız.” Hayatın bir biçimde devam etmesinin yarattığı hayal kırıklığıyla umut arasında bir gerilim var. O sebeple sanırım umudu da çaresizliği de anlatmanın tek yolu, ikisini aynı anda anlatmaktan geçiyor.

Anlatının içine şiirsel, neredeyse sinestetik sahneler serpiştiriyorsunuz. Görsel imgelerle yazma fikri sizde nasıl gelişti?

Yazmaya genelde bir görüntüyle başlıyorum. Genellikle sesler, cümleler, geçmişten gelen anlar da görüntüyle birlikte zihnimde yer ediyor. Zihnimde böyle bir arşiv var sanki. Bu yüzden görsellik, yalnızca bir betimleme değil, düşünmenin kendisi gibi. Dil de çoğu zaman bu imgelerin etrafında şekilleniyor.

“Yabancılık her dönemin temel duygularından olabilir”

Yelina Tayfur

Kitabınızda sıkça karşımıza çıkan yabancılık hissi, sizce çağımızın temel duygularından biri mi? Bu kadar kalabalık bir dünyada insan nasıl yalnızlaşır?

Yabancılık her dönemin temel duygularından olabilir. Belki çağımızda çok daha karmaşık ve incelikli biçimlerde yaşanıyor. Yabancılık ve yalnızlık birbirine dönüyor; biri diğerinin hem sebebi hem de sonucu hâline geliyor. Öte yandan yalnızlık bir tercih olarak yaşandığında, kişi, bilinçli bir şekilde geri çekilmeyi,kendine ait bir alan yaratmayı, kendiyle baş başa kalmayı seçebilir. Bunu özgürleştirici, hatta yaratıcı bir deneyim olarak tanımlayabiliriz. Ancak bu tür bir yalnızlık genellikle bir ayrıcalık pozisyonundan mümkün olur: Kişi dışlanmadığı, ihtiyaçları karşılandığı sürece bu seçimi yapabilir. Başkaları tarafından kurgulanıp dayatılan yalnızlık ise beraberinde getirdiği çaresizlikle ona yönelmiş en derin şiddet biçimlerinden biridir. Bir de, “kalabalık dünya” ifadesine istinaden… Yalnızlık sadece ilişkisel değil, mekânsal da bir mesele. Mekânların gün geçtikçe daha fazla kapatıldığı, kamusal alanların daraldığı, bir araya gelişlerin zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Evet kalabalıklar içinde ama omuz omuza değmeyecek bir temkinlilik ve gerginlikle… Yani yalnızlık illa birinin birini “çağırmaması” değil, çağrılacak bir yerin kalmamasıyla da ilgili.

Unutulmak ya da yok sayılmak, yalnız fiziksel değil varoluşsal bir kayboluş da olabilir. Sizce bir insan, ne zaman tam anlamıyla ‘görünmez’ olur?

İlk soruya verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, görünmezlik aslında görmemeyle değil, bakışla ilgili. Birini görmek, onun varlığını kabul etmek, ona yer açmak, onunla ilişki kurmaktır. Aksi hâlde o kişiye yönelen bakış, seçici hale gelir; dışlayıcı, yok sayıcı olur. Bu da dediğiniz gibi varoluşsal bir kayboluşu işaret eder. Ama yine de yok olmak ile aynı şey değildir. Çemberin en dışında kalmış, en görünmez kişi bile hâlâ oradadır, varlığı inkâr edilemez ve ona bakan göz, aslında başından beri bunun farkındadır. 

Edebiyatın en temel işlevlerinden birinin ‘hatırlamak’ olduğunu düşünenlerden misiniz? Sizce yazmak bir tür belleği canlı tutma çabası mı?

Herhangi bir şeyi tam anlamıyla unutmanın mümkün olmadığını düşünüyorum aslında. Unutulmak istenen, başka biçimlerde geri geliyor. Bu açıdan bakınca “hatırlamak” da tek anlık bir eylem değil; sürekli, değişen, biçim değiştiren bir süreç. Bellek yalnızca geçmişi saklamakla değil, geçmişin bugüne sızma biçimleriyle de ilgili. Yazmak, bazen açıkça hatırlamaktan çok, gölgede kalanı duyumsamaya benziyor. Unutulmuş gibi görünen bir şey, bir cümlede, bir nesnede ya da bir duraksama da kendini yeniden gösterebiliyor. Yazarken bilinçli olarak hatırlamaya ya da hatırlatmaya çalışmıyorum; ama belleğin bir şekilde kendiliğinden yazıya karıştığını hissediyorum.

Belleğin kendiliğinden yazıya karıştığını söylediniz. Şu sıralar eminim üzerinde durduğunuz çalışmalar vardır. Yakın zamanda okuyucularla buluşturacağınız yeni kitabınız olacak mı?

Bu kitaba girmeyen, ama ileride başka bir dosyada bir araya getirmeyi arzuladığım öyküler var. Şu sıralar ise asıl odağım, üzerinde çalıştığım romanda… Zamanla derinleşen, karakterleriyle birlikte beni de dönüştüren bir sürecin içinde olduğumu söyleyebilirim.

Arif Hür

Okan Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünden mezun olduktan sonra 2023 yılında Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü tamamlamıştır. Bugüne kadar; Habertürk, Tercüman, Snob Magazin ve 12punto gibi medya kuruluşlarında çalıştı. Bir dönem magazin gazeteciliği yaptı. Uzun süredir de kültür-sanat, lifestyle, dış haber ve yeni medya alanlarında röportajlar, araştırmalar ve dosya haberler yapmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Gündönümü, Galeri 77
Önceki

Galeri 77’de Yaz Sergisi: Gündönümü

Enis Batur
Sonraki

Enis Batur’dan Yeni Kitap: Requiem