Yahudi kökenli bir düşünür olan Theodor W. Adorno, Holocaust’un yarattığı tarifsiz yıkımın tanıkları arasındaydı. 1949 yılında ‘’Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır’’ diyen Adorno, 1962 yılında bu sözüne şöyle açıklık getirir:
‘’Silah dipçikleriyle dövülerek yerlerde süründürülen insanların hissettiği katıksız fiziksel acının sözde sanatsal temsili, uzaktan uzağa da olsa, bundan haz çıkarma olasılığını barındırır. Bu sanatın ahlâkı kendi karşıtının uçurumuna sürüklenir. Estetik biçimleme ilkesi, hatta koronun vakur duası dahi, akla hayale sığmaz bir akıbetin bir anlamı varmış gibi görünmesine neden olur, bu akıbeti başkalaştırır, içerdiği dehşetin içini boşaltır.’’
Bugün, Adorno’nun bu sözünü hatırlatacak sarsıcı bir başka gerçeklik gözlerimizin önünde yaşanıyor: Gazze’de yaşanan soykırım. Adorno’nun sözünü Gazze üzerinden yeniden düşündüğümüzde, sanatın işlevselliği tartışmaya açılır: Sanat, bir felaketin dehşetini estetize ederek içini boşaltma riskini mi taşır? Yoksa kolektif belleği diri tutarak kimliğin inşasında vazgeçilmez bir rol mü üstlenir?

Filistinli ressam Yasemin Esad Ebu Muhaysin (40), İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde sürdürdüğü soykırımı ve Filistinlilerin gördüğü zulmü eserlerine yansıtıyor. AA
Elbette bu noktada altı çizilmesi gereken, acıların yarıştırılamayacağı gerçeğidir. Holocaust ile Gazze, kendi tarihsel bağlamlarında insanlığın ortak hafızasına kazınmış trajedilerdir. Ancak sanat söz konusu olduğunda, bu acıların temsili arasındaki paralellik önem kazanır. Gazze’yle ilgili sanat üretimi, Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözü çerçevesinde değerlendirilebilir mi? Acının temsilinin etik sınırları burada da geçerli midir; yoksa bu sanat, kolektif hafızayı ve kimlik inşasını besleyen bir işlev mi üstlenir? Bu soru, yalnızca estetik bir tartışmayı değil, sanatın toplum üzerindeki sorumluluğunu ve işlevselliğini de gündeme getirir.
Adorno’nun sözlerini Gazze bağlamında düşündüğümüzde, bir empati kurmak mümkün görünüyor: Onun ifadesindeki şüphe ve uyarı, felaketlerin estetik temsili konusunda aklımızı alarma geçiriyor. Ancak aynı zamanda, bu sorgulamanın kendi sınırlarını da kabul etmek gerekir. Çünkü sanat, yalnızca acıyı biçimlendirip onu “haz” ile tüketme riski taşımaz; aynı zamanda toplumsal hafızayı diri tutar, kimlik inşasına katkıda bulunur ve gelecek nesillere aktarır.

Bu bağlamda, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözü, sanatın sadece estetik bir faaliyet olmadığını, aynı zamanda toplumların kimlik ve hafıza inşasında vazgeçilmez bir rol oynadığını da hatırlatır bize. Atatürk’ün sanata bakışı, salt estetik kaygıdan ya da bir burjuva etkinliğinden çok daha fazlasıdır. Sanat, yeni kurulmuş bir modern cumhuriyetin ve onun halkı olması hedeflenen ulusun inşa edilmesi için mutlak ihtiyaç olarak görülen millet hissi ve bilincinin harcının bir parçasıdır. Geniş bir insan topluluğunun ortak hislerle ve amaçlarla birbirine bağlanması işinin, sanatın hissettirme ve anlatı gücüyle gerçekleşebileceğinin farkında olan Atatürk’ün sanata bakış açısının işlevsel olduğu açıktır. Bu noktadan hareketle, Holocaust ve Gazze gibi insanlığın en derin yaralarının ardından bile, sanatın görevi yalnızca dehşeti temsil etmek değil; kolektif hafızayı diri tutmak, kimliği inşa etmek ve tarihe tanıklık etmektir.
Sonuçta, burada bir taraf tutmak ya da bir “doğru” ilan etmek mümkün değildir. Tartışma, aksine, sanatın imkânlarını ve sınırlarını sürekli olarak sorgulama çabasında anlam kazanır. Adorno ile ufak bir empati kurmak, onun şüpheci perspektifini anlamaya çalışmak demektir; ama aklın ve gerçeğin gözünden bakıldığında, sanatın işlevselliği hâlâ yadsınamaz.




