Bu yazıyı çevremde dönen ve arkadaşlarımın da sıkça bana sorduğu soruları birlikte düşünelim diye yazıyorum. Bugünlerde bazı sanat kurumlarının boykot edilmesinin gerekliliği veya sergilerin iptal mi edilmesi yoksa devam mı etmesi gerektiği ile ilgili birçok tartışma var. Bunlar bağlamına göre de cevapları değişen sorular ama bugün net bir şey var ve bunu kaçırmamamız gerek. Sokaktan vazgeçildiği an, iktidar mutlak zaferini ilan etmiş olacaktır. Çünkü sokak, yalnızca bir geçiş yolu değil; itirazın, karşılaşmanın ve ortak hayal kurmanın mekânıdır. Bu yüzden sanat da artık steril alanlara, yalnızca galeri duvarlarına sıkışmamalı; yönünü sokağa çevirmeli, sokağı işaret etmeli. Dediğim gibi asla sanatın sadece sokakta olmasından bahsetmiyorum, en azından sokağı işaret etmelidir. Sanatın sokağa dokunduğu her yer, iktidarın kontrol alanı dışında kalan bir özgürlük alanına dönüşür. Bugün ihtiyacımız olan şey, tam da budur: sokağın nabzını tutan, orada var olan ya da orayı düşleyen sanat.
İktidarların en çok korktuğu şey nedir diye sorduğumuzda karşımızda hemen bir olgu belirir. Denetlenemeyen, aniden beliren, kontrol dışı oluşlar. İşte sokak tam da böyle bir yer. Bu yüzden yaptığımız iş, illa ki sokakta üretilmese bile sokağa bir şekilde dokunmalı, onu işaret etmeli. Politik illüstrasyonlar, dijital kolajlar, eleştirel metinler… Evet, bunlar önemli, kıymetli işler. Ama artık yeni formlar üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü rejimler güncellendikçe, biz de ifade yollarımızı güncellemek zorundayız. Baskının algoritması değiştiyse, sanatın da buna cevap vermesi gerekir. Ama bu cevap, sadece bir “çerçeve içinde resim” olmamalı. Bu cevap, sokakla temas etmeli. Belki bir kaldırım taşı kadar sıradan, belki bir bina duvarı kadar sessiz ama bir o kadar da rahatsız edici olmalı. Burada şunu net bir şekilde söylemek gerek: grafiti sanatından bahsetmiyorum. O form zaten kendi estetik kodlarını oluşturdu, bir yere oturdu. Şu an ihtiyacımız olan şey, henüz adı bile olmayan yöntemler. Mesela görünmez eylemler. Kamusal alanda aniden beliren ve sonra kaybolan işaretler. Sesle yapılan işler. Belki kokuyla. Belki sadece bir anıya dönüşen işler. Sokağı sadece görsel bir düzlem olarak değil, çok katmanlı bir deneyim alanı olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü sokakta olmak demek, sadece fiziksel olarak orada bulunmak değil; o alanla, orada yürüyen insanlarla, orada olup bitenle bir bağ kurmak demek.

Yöntemin nasıl olacağına dair bize fikir vermesi açısından “rizom” kavramını yan cebimize alabiliriz. Deleuze ve Guattari’nin “rizom” ya da Türkçesiyle “köksap” kavramı, yalnızca bir felsefi önerme değil; aynı zamanda politik, sanatsal ve eylemsel pratikleri de anlamlandırmamıza yardım eden güçlü bir imge. Rizom, merkezi olmayan, yatay yayılan, herhangi bir noktadan başka bir noktaya bağlanabilen, sürekli çoğalan ve kök salan bir yapıdır. Deleuze’ün karşı çıktığı şey, “ağaç gibi düşünmek”. Yani hiyerarşik, merkezli, kökten dallara doğru genişleyen bir yapı. Modern devletlerin, ideolojilerin ve geleneksel sanat kurumlarının sevdiği model bu. Oysa rizom, tıpkı bir patatesin yer altında yayılan sürgünleri gibi çalışır. Ve belki de baskı rejimlerinin en korktuğu şey de budur: kontrol edilemeyen, bir merkezden yönetilmeyen, yönünü kendi içinde bulan yapılar. Bugün sokak hareketlerinin, özellikle de sanatla iç içe geçmiş olanlarının ruhu tam olarak böyle. Örneğin İngiltere’deki “Reclaim the Streets” (Sokakları Geri Alıyoruz) hareketi, yalnızca bir trafik karşıtı protesto değil, aynı zamanda sokakları yeniden bir yaşam alanı olarak düşünen rizomatik bir direniş biçimiydi. Bu hareket, 1990’ların sonlarından itibaren sokakları sadece ulaşım için değil, dans, sanat, müzik ve dayanışma için de kullanabileceğimizi gösterdi. Ve bu etkinliklerin hiçbirinin merkezi yoktu. Katılımcılar kimdi? Mimarlar, DJ’ler, çevreciler, sanatçılar, komşular… Hepsi farklı yerlerden, farklı nedenlerle gelen ama aynı zeminde buluşan insanlardı.
Rizom gibi düşünmek, bir ağaca dönüşmeye niyet etmeden büyümek demektir. Sanatçılar olarak sokakta olmanın anlamı, artık sadece fiziksel varlık değil; düşünsel, duygusal ve deneyimsel iz bırakmak olmalı. Belki işimiz bir ağacın gövdesine yazılmış bir cümle olur. Belki bir tramvay durağına bırakılmış bir şişe mesajı. Ama ne olursa olsun, o küçük tohumlar bir yerlere kök salar. Ve rejim ne kadar baskıcı olursa olsun, rizomların toprağı delip geçme becerisi vardır.
Sesli bir şekilde bugün sanat üreticisi nasıl üretmelidir ve hangi yöntemi izlemelidir diye düşündüm. Umarım bu sesli düşünme yöntemimin faydası olur. Çünkü sokaktan vazgeçtiğimizde sadece meydanı değil, söz hakkımızı da kaybederiz. Bu yüzden bugün sanat sokağı işaret etmeli. Belki görünmezce, belki sesle, belki sadece bir iz gibi… ama mutlaka bir biçimde orada olmalı.




