Bu yazıda beni heyecanlandıran bir atölyeden ve onun çıktısı olan bir sergiden bahsetmek istiyorum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin köklü ve geleneksel eğitim yapısı içinde, Ömer Emre Yavuz’un hocalığını yaptığı Deneysel Heykel Atölyesi dikkat çekici bir yarık açıyor. Bu atölye, “heykel”in tarihsel olarak kazandığı form, malzeme ve temsil anlayışlarının dışına çıkarak, öğrencileri hem düşünsel hem de fiziksel anlamda sınırların ötesine geçmeye teşvik ediyor. Klasik anlamda taş, mermer, bronz gibi ağır ve kalıcı malzemelerle yapılan, figüratif veya anıtsal heykellerin baskın olduğu bir gelenekte, bu atölye çağdaş sanatın geçici, kırılgan ve kavramsal üretim biçimlerini benimseyen bir politika izliyor.
Jacques Rancière’e göre sanat, sadece estetik bir nesne yaratmakla değil, aynı zamanda hangi duyusal deneyimlerin görünür/görünmez olduğunu belirleyen bir paylaşımı da şekillendirir. Deneysel Heykel Atölyesi de, Mimar Sinan’ın premodern eğitim modeli içinde hangi üretimlerin sanat olarak görülmeye layık olduğuna dair yerleşik rejimi sorgulamakta; “görülmeyeni görünür kılma” iddiasıyla alternatif bir paylaşım düzeni önermektedir. Aynı zamanda bu atölye, okulun yapısına karşı diğer bölümlerin girdiği çıkmaza karşı bir çözüm örneği olabilir. Deneysel Heykel Atölyesi’ni daha iyi anlamak için size biraz HemZemin sergisinden bahsetmek istiyorum.
Bu atölyenin finali niteliğindeki HemZemin sergisi, yalnızca bir dönem sonu gösterimi değil; aynı zamanda sanat eğitimine, üretim mekânlarına ve kamusallık kavramına dair eleştirel bir öneri sunuyor. Sergi, Non-Sight gibi bağımsız bir sanat alanının yanı sıra İMÇ’nin açık alanlarına taşarak, akademinin steril ve kontrollü ortamından çıkma cesareti gösteriyor. Bu anlamda sergi, Michel de Certeau’nun “mekânı pratikle kurma” fikrini anımsatıyor: öğrenci sanatçılar, yalnızca iş üretmiyor, aynı zamanda mekânı kullanarak ve dönüştürerek bir zemin inşa ediyorlar. Serginin adı olan HemZemin, tam da bu anlamda hem eşitlikçi bir üretim alanını hem de yere basan, kendi zemininin farkında olan bir üretim anlayışını çağrıştırıyor. Enstalasyon, hazır nesne ve malzeme merkezli işler, bu üretimlerin ana araçları. Ancak her birinde, yalnızca teknik bir beceri değil, düşünsel bir önerme de mevcut. Malzemeye sadakatle yaklaşan işler, sanatçının hem bireysel deneyiminden hem de mekânla kurduğu ilişkiden besleniyor. Bu yönüyle sergi, heykelin yalnızca biçimsel bir nesne değil; bir düşünme biçimi, bir araştırma yöntemi olduğunu savunuyor.

Miray Şengök’ün Çantamda Ne Var? adlı işi, bireyin taşıdığı nesneler üzerinden kimlik kurgusuna odaklanıyor. Çantanın içeriğini bir nevi “kişisel arkeoloji” olarak ele alan sanatçı, farklı çantalardan yola çıkarak taşıyan kişilerin dünyasına dair sezgisel okumalar sunuyor. Akif Taha Doğruyol’un Modulation adlı yerleştirmesi ise rastgelelik ve yığın kavramlarıyla oynayarak, düzen ve düzensizlik arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Plastik kasaların tekrarlı biçimde üst üste yığılmasıyla oluşan bu yapı, izleyicide hem görsel bir kaos hem de tuhaf bir ritim hissi uyandırıyor. Kasalar, hem depolama nesnesi hem de fazlalıkların, birikimlerin simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Beyza Çaylak’ın Dikotomi adlı işi, arabesk kültür ile İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) arasında kurduğu bağ ile mekânsal ve kültürel belleğe dair çarpıcı bir okuma öneriyor. Arabesk müziğin estetiği ile İMÇ’nin modernist mimarisi arasındaki gerilimi sorgulayan bu yerleştirme, Türkiye’nin kültürel çatışmalarla örülü yakın tarihine dair düşünsel bir kapı aralıyor. Ece Üstünalp’in işi ise toplumsal cinsiyet rollerine yönelik güçlü bir müdahale niteliğinde. Bir erkek pantolonu ve bir sopa aracılığıyla erkekliğin iktidar, şiddet ve temsille olan ilişkisini sorgulayan sanatçı, bu nesneleri simgesel bir düzleme taşıyor. İş, sadece cinsiyet rolleri üzerine değil, aynı zamanda güç gösterisinin gündelik nesnelere nasıl sinmiş olduğuna dair de güçlü bir yorum sunuyor. Üstünalp’in yerleştirmesi, izleyiciyi konfor alanından çıkararak, eril normların gündelik hayattaki görünmezliğine dikkat çekiyor. Eda Dursun, Ayşe Nil Turhan, Arda Kendir, Necip Fırat, Sıla Nur Öztürk, Emir Akhasanoğlu ve E. Gizem Anık sergide yer alan diğer sanatçılar.
Deneysel Heykel Atölyesi, okulun genel yapısına kıyasla politik bir pozisyon alıyor. Bu politika, doğrudan içerik üretmekten ziyade, eğitim yaklaşımında ve örgütlenme biçiminde kendini gösteriyor. Atölye, öğrenciye hazır bir form dayatmak yerine, süreci birlikte kurmaya odaklanıyor. Bu yönüyle bilgi, hoca tarafından dikte edilen bir şey olmaktan çıkıp, öğrenciyle birlikte kurulan bir diyalog halini alıyor. Atölye, öğrenciyi pasif bir üretici değil, kendi yolunu bulan bir araştırmacı olarak konumlandırıyor. HemZemin sergisi ise bu anlayışın mekânsal-politik bir uzantısı. Kamusal alanı kullanmak, hem sanatın görünürlüğünü hem de kamusalın sanattaki karşılığını yeniden düşünmeyi gerektiriyor. İMÇ gibi karmaşık, tarihsel ve politik katmanlar taşıyan bir mekânın tercih edilmesi de bu bağlamda anlamlı. Sanat, yalnızca beyaz küpte değil; çarşıda, sokakta, geçiş yollarında da olabilir. Bu işler izleyiciyle göze göz değil, kimi zaman yandan, kimi zaman fark edilmeden ilişki kuruyor. Sanatın dolaysız temas kurma biçimleri, bu sergiyle yeniden tartışmaya açılıyor. Sergi 30 Haziran’a kadar Non Sight’ta izlenebilir.
Son olarak altını çizmek isterim, Deneysel Heykel Atölyesi ve HemZemin sergisi, Mimar Sinan’ın tarihsel geleneği içinde açılmış deneysel bir çatlak olarak okunabilir. Bu çatlak, hem sanatsal formu hem eğitim ilişkisini hem de üretim mekânını dönüştürme potansiyeli taşıyor. Bu anlamda genel olarak okulun diğer bölümlerine örnek olması dileği ile…




