Grimanesa Amorós
Grimanesa Amorós

Grimanesa Amorós ile Işığın İzinde bir Söyleşi

5 Aralık 2025
20 dakika

Looking for the English version? Click here to dive into the interview in English.

Işık, Grimanesa Amorós için yalnızca bir malzeme değil; mekânı, hafızayı ve izleyicinin algısını dönüştüren bir düşünme biçimi. Peru doğumlu Amerikalı sanatçı; LED teknolojisi, fiber optik yapılar ve mimari yüzeyleri kullanarak fiziksel ve kavramsal sınırları yeniden tanımlayan büyük ölçekli ışık yerleştirmeleriyle uluslararası dikkat çekiyor. Amorós’un eserlerinde ışık, mimariyle etkileşime giren; ritim, hareket ve kolektif hafıza arasında köprü kuran duyusal bir akışa dönüşüyor.

Sanatçının İstanbul’daki son projesi, The Peninsula Istanbul’un “Art in Resonance” programı kapsamında hayata geçirildi. Contemporary Istanbul’un 20. yılı için hazırlanan programda yer alan yeni enstalasyonlardan biri olan Passage, yıl boyunca izleyiciyle buluşmaya devam ederek otelin tarihi cephesiyle çağdaş ışık dilini bir araya getiriyor. Programda yer alan bir diğer enstalasyon olan Maritime ise otelin lobisinde konumlanan ve İstanbul’un denizcilik mirasına soyut bir gönderme yapan askıda bir enstalasyon olarak tasarlandı.

Amorós’un yakın dönem projelerinden bir diğeri ise Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın Ocak konseri için gerçekleştirdiği RADIANCE. Ateş elementinden ilham alan bu anıtsal ışık heykeli, Scriabin’in Prometheus: The Poem of Fire, Op. 60 (1910) eserinden yola çıkarak müzik ve ışık arasında güçlü bir duyusal bağ kuruyor.

The Peninsula Istanbul, Art in Resonance, Grimanesa Amorós
The Peninsula Istanbul, Art in Resonance, Grimanesa Amorós

İstanbul ve Los Angeles’taki yakın dönem projeleri arasında ortak bir yaklaşım kendini gösteriyor: Işığın, bir mekânın kültürel katmanlarını görünür kılma gücü ve izleyici için yeni deneyim alanları yaratma potansiyeli. Bu iki yeni işten yola çıkarak, sanatçının mekân ve teknolojiyle kurduğu diyaloğu, sanatsal felsefesini ve çağdaş sanatta ışığın rolünü konuşmak için sizi bu söyleşiyi okumaya davet ediyoruz.

Işık geçici bir şey; dokunamıyorsunuz, sahip olamıyorsunuz. Ama yine de insanları bir araya getirme gücü var ve bunu seviyorum.

Grimanesa Amorós

The Peninsula Istanbul için bir ışık yerleştirmesi tasarladınız. Tarihi mimariyle çağdaş biçimlerin yan yana bulunduğu bir şehirde, İstanbul’un kültürel ve mimari dokusu Passage’ın formunu ve ritmini nasıl etkiledi?

Bu çalışma, Boğaziçi’nin tarihsel öneminden ve İstanbullular için taşıdığı değerlerden ilham alıyor. Boğaz; Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan doğal bir geçit olarak yüzyıllardır gücün ve gururun simgesi. MARITIME’ın içeride, PASSAGE’ın ise dışarıda konumlanmasının nedeni; Peninsula Hotel yapılmadan önce bu bölgede yer alan eski vapur iskelesinin iki temel alanına bir gönderme niteliği taşıması. Biri, yolculukların başladığı ya da sona erdiği; insanların sevdikleriyle kavuştuğu veya vedalaştığı iç mekân da konumlanıyor. Diğeri ise dışarıda, şehrin ritmini belirleyen saat kulesi ve teknelerin durmadan gelip gittiği rotalarında konumlanıyor.

Passage Ocak 2026’ya kadar sergilenmeye devam edecek. Bu da işinizin uzun bir süre boyunca mekâna eşlik edeceği anlamına geliyor. Bir enstalasyon ile ziyaretçiler arasındaki ilişkinin zaman içinde nasıl evrildiğini düşünüyorsunuz? Işığın, geçici bile olsa, bir şehrin hafızasında iz bırakabilen canlı bir unsur olarak rolünü nasıl algılıyorsunuz?

Benim için tüm işlerimde en önemli nokta, ziyaretçinin düşünmesini sağlamak oldu. Ben ışığın insanlar, mimari, çevre ve hatta kişinin kendi iç dünyası ile nasıl bağlar kurabildiğini araştırıyorum. Işık geçici bir şey; dokunamıyorsunuz, sahip olamıyorsunuz. Ama yine de insanları bir araya getirme gücü var ve bunu seviyorum. Her ışık dizilimi ve her heykel, izleyiciyle mekân ve eser arasında bir denge kuruyor. Böylece hepsi birlikte anlam kazanıyor.

Passage dış cephede deneyimlenirken, Maritime iç mekân bir ışık kompozisyonu sunuyor. Bu iki işi kavramsal veya duygusal açıdan nasıl konumlandırıyorsunuz? Onların birliklerini veya zıtlıklarını hangi açılardan yorumluyorsunuz? İstanbul bağlamında, bu ikili yapı sizin için ne ifade ediyor?

Zaman ve su, çalışmalarımı şekillendirmeye devam eden iki tema. Her ikisi de dünyada sınır tanımadan var olan güçlü unsurlar. Kontrol altına alınamazlar ama her şeye dokunurlar. PASSAGE ve MARITIME üzerine çalışırken, zamanın ve suyun insanların yaşamlarını, coğrafyalarını ve tarihlerini nasıl birbirine bağladığını düşündüm. Bu işler yalnızca ışık enstalasyonları değil. İzleyiciyi yavaşlamaya, durmaya ve mekân içindeki kendi hareketinin farkına varmaya davet eden birer manzara. PASSAGE’da geçiş ve akış hissi yaratmak istedim. Nerede olduğumuz ve yolculuğumuzun arasındaki o anlara odaklandım. MARITIME ise suyun derin ve akışkan hafızasından besleniyor; onun ritimlerinden, genişliğinden ve hikâyelere etki gücünden. Her iki eser de ziyaretçiyi düşünmeye yönlendirmeyi amaçlıyor. İzleyicinin hem bulunduğu yere bağlı hem de aynı anda hafifçe savruluyormuş gibi hissedebileceği bir alan açmak istedim. Bu deneyim, kişinin çevresiyle ve kendisinin ötesindeki bir şeyle bağlantı kurmasının bir yolu hâline geliyor. Işık, tüm bu duyguları dile ihtiyaç duymadan ifade etmeme olanak sağlıyor.

LA Filarmoni için yaratılan RADIANCE, ateş elementinden ve Scriabin’in Prometheus: The Poem of Fire eserinden ilham alıyor. Müzik ve ışık arasındaki bu etkileşimde, ışığın müziğin duygusal alanını genişletebilen bir ifade aracına dönüştüğünü düşünüyor musunuz?

Scriabin’in eseri, ışığa odaklanması ve ışığı müziğin içine katmasıyla başlı başına özgün bir çalışma. Bu müziği alıp heykelimde yeniden ifade etmek benim için eğlenceli bir süreç olacak. Mevsimlerden ilham alan pek çok kompozisyon yaratıldı; Vivaldi’nin konçertosu da bunun en bilinen örneklerinden. Işık, bu eserlerde bile deneyimin bir parçası. Çünkü ışık, bulunduğun ortamı ve dünyayı nasıl algıladığımızı etkiliyor. Karanlıkta bir şeyi bir şekilde görürüz; ama ışık ve bir mekânın nasıl aydınlatıldığı, yaşadığımız deneyimi tamamen değiştirebilir. Bir yaylı çalgılar dörtlüsünü açık hava bir amfide gündüz dinlemekle, aynı yerde gece mum ışığında dinlemek aynı şey değil. Müzik aynı, mekân aynı, ama his tamamen farklı olur. Çünkü ışık ortamı belirler ve müzikle sürekli bir etkileşim hâlindedir. Benim için ışık, müziğin içine karışan bir araç. Güçlü anlarda müziği yükseltiyor, pianissimo anlarında ise yumuşaklığını derinleştiriyor.

RADIANCE’ın anıtsal ölçeği mekânı adeta bir performans alanına dönüştürüyor. Bu ölçekte çalışırken, hacmin ve mekânın izleyicide yarattığı duyusal etkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin için derinlikli bir ışık heykeli fikri ne ifade ediyor?

Işıktan söz ederken hep vurguladığım gibi, her ışık dizilimi ve her heykel ziyaretçi, mekân ve iş arasında bir denge kuruyor.  Üçü bir araya geldiğinde tek bir bütün oluşturuyor. Ölçek bu algıyı etkileyebilir ama benim odağım ışığın kendisi ve onun ritmi. RADIANCE  için de durum aynı. Bir eserin ziyaretçiyi nasıl etkilediği benim için en temel konu. Işığın insanı mimariyle, çevresiyle ve bazen de kendi içindeki bir hisle nasıl ilişkilendirebildiğini düşünüyorum. Işık geçici bir şey; dokunamazsınız ama varlığını hissedersiniz. Malzeme ve renk seçimlerini, ışıkla nasıl etkileşime girdiklerine göre yapıyorum. Voltaj da ritmin bir parçasına dönüşüyor; ışığın nasıl aktığını, nasıl durduğunu ve nasıl bir sakinlik yarattığını belirliyor. Alınan her karar, izleyici, mekân ve eser arasında kurulan o bütünlüklü deneyimi desteklemek için planlanıyor.

Radiance, Grimanesa Amoros
Radiance, Grimanesa Amoros

Eserleriniz çoğu zaman akış, geçiş, bağlantı ve hareket kavramlarıyla ilişki kuruyor. İstanbul’daki Passage ile Los Angeles’taki yakın tarihli projeniz arasında kavramsal bir paralellik görüyor musunuz? Işığın anlamı farklı şehirlerdeki izleyiciler için değişiyor mu?

Eserlerim aynı temel dile sahip olduğundan İstanbul’daki PASSAGE ile Los Angeles’taki RADIANCE arasında doğal bir kavramsal bağ oluşuyor. Bağlamlar farklı olsa da her iki eser de ışığın insanı bir mekânın içinde nasıl yönlendirebildiğini araştırıyor. İstanbul’daki çalışma, Boğaziçi’nin hareketini ve geçmişle bugün arasındaki sürekli geçiş hâlini yansıtıyor. Los Angeles’ta ise ışığın ritmi müziğe cevap veriyor. RADIANCE, ışık ve mekânı birleştirerek Prometheus’un ve bilgelik veren İnka Tanrısı Viracocha’nın öykülerinin ötesine geçen bir deneyim kuruyor. Her iki figür de bilgiyi ve aydınlanma arayışını simgeliyor.

Prometheus insanlara ateşi armağan ederek teknolojik gelişmelerin ve insan ilerlemesinin önünü açtı. Viracocha ise halkına bilgi verdi, onlara sanatı öğretti ve uygarlığa doğru yönlendirdi. İkisi de dünyaya ait olmayan figürler ve insanlığın bir araya gelişinde dönüştürücü bir güç olarak görülüyorlar.

RADIANCE, sınırları zorlayarak çevresini dönüştürüyor. Işığı hem bir araç hem de insanlar arasında bağ kurmayı sağlayan ortak bir keşif alanı olarak konumlandırıyor. PASSAGE ve RADIANCE izleyiciyi yavaşlamaya, bulunduğu ana odaklanmaya ve kendini çevresiyle ilişkisi içinde hissetmeye davet ediyor.

Ben ışığın anlamının sabit olduğuna inanmıyorum. Her şehir kendi kültürüne, temposuna ve ruhuna göre ışığa farklı bir anlam yüklüyor. İstanbul’da ışık, tarihlerin ve kimliklerin arasında bir köprü kuruyor. Los Angeles’ta ise bir ifade ve performans gücüne dönüşüyor. Ama özünde duygusal karşılaşma aynı kalıyor. Işık bir an olsun birini durdurabiliyorsa, onu etkileyebiliyorsa ya da kendi varlığının farkına varmasını sağlıyorsa eserin amacına ulaştığını düşünürüm. Işık her yerde farklı yorumlanabilir, fakat insanı kendine ve başkalarına bağlama gücü evrenseldir.

Sanatsal pratiğinizde teknoloji hem yaratıcı bir malzeme hem de mekânla kurduğunuz diyaloğun aracısı olarak işliyor. Bu iki yakın projede ne gibi yeni zorluklar veya teknik çözümler ortaya çıktı? Teknolojik olan ile şiirsel olan arasında dengeyi nasıl koruyorsunuz?

Teknoloji, pratiğimde her zaman bir araç oldu. PASSAGE’da asıl zorluk, saat kulesinin dış koşullarına dayanabilecek ama yine de ritmi taşıyıp performans gösterebilecek bir ışık yapısı kurmaktı.
RADIANCE için ise ışığı müzikal enerjiyle eş zamanlı çalıştıran, voltajla çalışan bir sistem geliştirdik. Üstelik bunu büyük çapta bir ölçekte yapmak gerekiyordu. 

Benim için teknolojik olanla şiirsel olanı dengelemek, niyet meselesi. Teknoloji hiçbir zaman başlı başına konu değil. Işığın hareketini ve onunla kurulan bağı desteklemek için var. Devreler ve malzemelerle çalışmaya ne kadar zaman ayırıyorsam, ışığın izleyicide yaratacağı etkiyi düşünmeye de o kadar zaman ayırıyorum. Mühendislik kusursuz olsa bile ışık sizi etkilemiyorsa, o eser tamamlanmış sayılmaz. Teknoloji, sessizliği, durma hâlini, düşünmeye açılan o kısa anları ve merak duygusunu desteklediğinde benim için gerçekten anlamlı oluyor. Amacım teknolojiyi insanları kendilerine yaklaştıran bir araç olarak kullanmak. Yorucu ya da baskın bir şeye dönüşmesini istemiyorum.

Biyografiniz mimari, kentsel hafıza ve kamusal alan üzerine kapsamlı okumalar içeriyor. İstanbul ve Los Angeles gibi iki farklı kültürel bağlamda çalışırken araştırma, gözlem ve mekâna özgü inceleme hazırlık sürecinizi nasıl şekillendiriyor? Bu araştırmalar işlerinizin içine nasıl dahil oluyor?

Araştırma ve gözlem, çalışmalarımın temelini oluşturuyor. Çizim yapmaya başlamadan önce mekânı anlamaya çalışıyorum. Mimarisini, tarihini, kamusal alanlarının taşıdığı hafızayı ve insanların oradan nasıl geçtiğini inceliyorum. İstanbul’da bu, farklı uygarlıkların bir araya getirdiği katmanlarla şekillenen ve geçmişle bugünün açıkça yan yana durduğu bir şehri keşfetmek anlamına geldi. Los Angeles’ta ise araştırmam performansa, mitolojiye ve kültürel üretimin enerjisine yöneldi. Her şehrin kendine özgü bir atmosferi ve nefes alış biçimi var. Işık üzerine düşünmeden önce bunu anlamaya çalışıyorum.

Bu araştırmalar eserin biçimini birebir belirlemiyor. Daha çok onun duygusal yapısını oluşturuyor. Mekânların görünmeyen ilişkileriyle ilgileniyorum. İnsanların çevreleriyle, birbirleriyle ve kendileriyle nasıl bağ kurduğunu anlamaya çalışıyorum. O bağlantıyı kavradığım anda ışık dizilimleri belirlenmeye başlıyor. Araştırma sezgiye dönüşüyor. Sezgi de kompozisyonu oluşturuyor.

Sonunda eser bulunduğu mekânla bir diyaloğa giriyor. PASSAGE ve RADIANCE birbirinden çok farklı kültürel bağlamlardan doğdu. Ancak her ikisinde de amaç aynıydı. Hem mekâna ait hissedilen hem de izleyiciyi içeriye çağıran bir deneyim yaratmak. Mekâna özgü çalışma esere zemin sağlıyor. Işık ise ona ses veriyor.

Şu ana kadar sizi en çok etkileyen projeden bahsedebilir misiniz?

Bu soru bana biraz en sevdiğim çocuğu seçmem istenmiş gibi hissettiriyor. Çünkü her eserim benim bir parçam. Her biri bana bir şey öğretti, ışığı anlama biçimimi geliştirdi ya da bakış açımı bir şekilde değiştirdi. Ama beni derinden etkileyen tek bir an söylemem gerekirse, kuzey ışıklarını gördüğüm ve fotoğraf çekmemeye karar verip o anı sadece yaşamayı seçtiğim an olurdu. O sırada ışığın davranışı, duyguyu ve varlık hissini dönüştürebileceğini fark ettim. O günden sonra ürettiğim her eser o öğrenilmiş hâli taşımaya devam etti. Her yerleştirme, bitmeyen bir yolculuğun yeni bir adımı gibi geliyor ve ben başından sonuna kadar hepsinin içindeyim.

Bu röportaja katıldığınız için teşekkür ederiz. Son bir soru olarak, dünyada ışık temelli pratiğinizle bir çalışma yaratmak istediğiniz herhangi bir mimari yapı var mı?

Harika bir soru, AlUla. Çöller beni her zaman kendine çekmiştir; hatta onlara karşı bir takıntım var diyebilirim.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Kediler Bataklığı’nda, Fotoğraf: Sedef Turunç
Önceki

Medea’nın Çığlığı: “Kediler Bataklığı’nda…” Oyunu Üzerine

“Stories of Migration” Konuk Sanatçı Programı
Sonraki

Göç Deneyimine Sahip Sanatçılar İçin Açık Çağrı