Modern ve Çağdaş Sanatın Doğuşu // Fatma Leylâ Ak



“Karşınıza çıkan bütün kapıları açın ve oradan öylece yürüyün”
Man Ray

MAN RAY: Kiki De Montparnasse, 1924
MAN RAY: Kiki De Montparnasse, 1924

18.yy’da toplumu değiştirmek üzerine filozoflar aklı kullanarak kişinin kendi kendini değiştirmesi ve aydınlanma eylemini gerçekleştirmesi gerekliliğinden yola çıkarak kendi kendine aydınlanma- “englightemment kendine ait bir şeydir”1 düşüncesi ile Diderot, Voltaire, d’Alembert gibi filozoflar Fransa’da Aydınlanma Dönemini hazırlamışlardır. Bu değişim yalnızca toplumsala, rejime, deneyime, hukuka yönelik değil, toplumsallığın içinde herkesin kendi kendini değiştirmesine yönelik bir değişim olmuştur. Aydınlanma devrimleri; Almanya’da Johann Gottfried Herder, Immanuel Kant, Christian Wolff; İngiltere’de David Hume, John Locke ve Thomas Paine gibi felsefecilerin öncülüğünde gerçekleşmiştir.

18.yy’da kente yoğunlaşan göç hareketleriyle birlikte sanat daha önce aristokrasiye hitap ederken artık topluma da yönelmiştir. Artık sanatta ikonografi ve mitolojik öğeler yerine daha günlük durumlara yer verilmiştir. “Sanatı kimler görüyor, izleyici kim?” sorularının cevapları merak edilmeye başlanmıştır. Bu aydınlanma hareketlerinin herkeste ve kişinin kendi kendisinde de görmek istemesi sebebiyle; belki daha önce hiç sergiye katılmamış insanlar bile aristokrasiyi taklit ederek, sergilerin yapıldığı salonlara yakışır şekilde giyinerek aydınlanmayı taklitle gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Bir şekilde sanatçıların eserleri karşısında durmuş ve artık izleyici olmuşlardır. Maalesef bu aydınlanma kişinin kendi zihninden önce kabuğunda gerçekleşeceği için bazı sanatçılar eserleri ile salona katılan yerel izleyicileri eleştirmiştir; Hanore Daumier bunlardan biridir.

Bu dönemde batı toplumları aydınlanma hareketlerini gerçekleşmesinin temelinde elbette Rönesans felsefesi etkili olmuştur ve bu doğuşun gerçekleştiği ülke İtalya 19. yy. Fransa’nın yükselişine kadar egemen bir kültüre sahip olacaktır. Aydınlanma hareketleri, Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi, teknolojik gelişmeler, modernitenin yaygınlaşmaya başlaması gibi gelişmeler ile birlikte Fransa 19. yy.’da yükselerek Paris odaklı bir modernizm ortaya çıkaracaktır.

Modernizmin Mottosu Yenidir

Kuşku yok ki modernizm Baudelaire’le başlar; onunla, mevcut düzene ve geleneğe başkaldırı olarak anlaşılmıştır” 2 Baudelaire Derrida’nın derslerine giden simsiyah giyimli insanların kıyafetleri için; siyah bir şiirselliktir diyor. Aynı zamanda da bunun bir kamusal ruhu gösterdiğini; bir cenazeyi ya da bir meslek sahibi oluşun kanıtı niteliğinde olduğunu, bir tür politik ve burjuvazi tutum olduğunu söylüyor. Buna karşı tutumun da bir kahramanlık olacağının vurgusunu yapıyor. Böylece başkaldırısıyla birlikte doğuyor modernizmin kahramanı; kentin sokaklarında gezen flaneur bohemi. Tıpkı sanatta da sanatçılar eserlerindeki siyah takımları çıkarıp bir kahraman flaneuru doğurmuşlardır, çünkü artık konuyu önemsemeyi bırakıp biçime yönelmeye başlamışlardır.

Modernizmle birlikte salonlarda değişiklikler meydana gelmiştir. Salonlar yalnızca birer sergi mekânı olmaktan öteye geçerek, entelektüel kimliklerin, bilim insanlarının buluşma noktası haline gelmiştir. Sergilemeler, sanatçıların farklı etkilenişlerini ve günlük yaşantılarında gerçekleşeni biçimlendirmeye, yansıtmaya çalışmaları ile birlikte değişmiştir. Dönemin adeta bir aristokrasi evini andıran genelevlerinin gravürleri, genelevde çalışan kadınlar, morglar resmedilmeye başlanmıştır. Ve artık sanatçıların resimlerinde onlarla birlikte gelişen akımlar ve eserleriyle birlikte de bu akımların toplumdaki yankıları duyulmaya başlanmış çünkü sanatçılar akademilerin yönettiği sanatı değil özgür bir sanat dile getirmek istemişlerdir.

Manet de toplumda sanatı ile yankılanan, empresyonizmi empresyonistlerden önce resimlerinde bize gösteren bir ressamdır. “Olympia” isimli resmiyle insanları, tanışık olma ihtimallerinin olduğu, gündelik yaşantılarında rastlayabilecekleri birinin çıplaklığıyla karşılaştırır. Toplum, henüz cesur bir kadına da açık bir şehre de sanat akademilerinin zihinlerinde kurdukları algı sebebiyle alışık olmadığı için buna büyük tepkiler göstermiştir. John Berger 3 Görme Biçimleri kitabında Manet’in “Olypia” isimli eserini Tıtian’ın “Urbıno Venüsü” ile karşılaştırmış ve Manet’nin resmindeki kadını, geleneksel yerinde duran kadına bir başkaldırı ile karşı çıkmakta olduğunu söylemiştir. Manet’in “Olympi”sında gözlerimizn içine oldukça cüretkâr bakan kadının gözleri ve duruşuyla bu başkaldırıyı oldukça net görürüz. Manet’in resmettği kadınlardaki bu duruşu “Kırda Öğle Yemeği” isimli resminde de görebiliyoruz ve Manet bize, yeni kontrastlar ürettiğini konudan daha çok biçimsel anlayışla resimler yaptığını empresyonistler gibi resimlerinde söylemiştir. Cezanne’ın “Modern Olympia”sında ise artık nesnenin kendisine ulaşamayacağımız bir kırılma ile karşılaşıyoruz; her şey iç içe ve formdan bağımsız. Empresyonistlerin tamamen içerikten uzak üretimler yaptığını görmeye başlıyoruz. Işık empresyonistler için her şey. “Yıkananlar” ve “Kağıt Oynayanlar” resimlerinde de yine biçimsel olarak azalma oran ve orantının değişip içerikten uzaklaştığını görüyoruz. 1899’da A.Voltaire’e yazdığı bir mektupta:

“Dünyayı kare küp daire simetri gibi geometrik formalarla görmeliyiz” yazmıştır. Resmettiği doğanın ardında geometriyi görmüş ve resimlerine bu kübist formları yansıtmıştır. “St. Victoire Dağı” resmi ise bu anlayışına verilecek en iyi örneklerdendir.

Cezanne’ın “Saitn Victoire Dağı”nı resmettiği yıllarda Venedik Bienal’i düzenlemeye devam eder; 1907’den itibaren, ilki Belçika olmak üzere Almanya, Macaristan, Fransa, İngiltere gibi ülkeler sergide ulusal pavyonlar kurmuştur. Ülkelerin sömürge politikaları ile Afrika kültürleri ile karşılaşan sanatçılar Afrika plastiğine etkilenmiş ve Afrika Sergileri kurulmuştur. 1930 yılında ise Müzik Bienali düzenlenmiştir. 1900 yılında ise Paris Fuarı endüstriyel gelişimi göstermek amacıyla düzenlenmiştir. Dünyadaki sanayi ve tarım ürünlerinin, sanat eserlerinin tanıtıldığı, bilimsel buluşların sergilendiği büyük evrensel bir fuardır. Sergide Art Nouveau akımında eserler görmek de mümkündür bu akımı yansıtan “L’Exposition de Paris” isimli sergi afişlerinde kızıl saçlı kadının resmedilmesi ise güzellik algısından vazgeçilmese de güçlü bir kadın imgesi sunmuştur.

Art Nouveau akımı etkisinde yapılan eserlerin izleyeni olduğumuzda bitkilerin gücünü kendi bedenimizi sarıyormuş gibi hissettiğimiz söylesek sanki bize hak veren çok olur gibi çünkü bitki kompozisyonda oldukça hakim durumdadır. Resimler artık daha çizgiseldir. Alfons Mucha Art Nouveau etkilerini resimlerinde en ince detaylarıyla gördüğümüz bir sanatçıdır ve kadınları ön plana çıkaran resimler yapmıştır. Theatre de la Renaissance’da sahne alan Sarah Bernhardt’ın tanıtımı için taş baskığı tekniği ile bir poster hazırlamıştır. Resme baktığımız zaman çizgisel çalışmanın inceliğinden “illüstırasyon mu, yoksa bir resim mi?” Sorusunun zihnimizde hafifce dönmesi doğaldır çünkü Mucha çizgiyi eserlerinde insanı bu sorunun yanılgısına düşürecek kadar iyi kullanmıştır. Henri Sauvage ise aslında bir Art Deco sanatçısıdır Fransa’nın Nancy kentinde mimarlığını yaptığı Villa Majorelle’in cephesinde yer alan bezemelerde bitkisel formlar kullanmasıyla birlikte Art Nouveau akımı etkisinde kaldığını hissettirmiştir. Mimar ve tasarımcı olan Antoni Gaudi ise organik formlar kullanmıştır. En ünlü eseri bir nevi hayatını adadığı ve henüz tamamlanmamış olan La Sagrada Familia bazilikasıdır. 1882’de Francesc de Paula Villar y Lozano tarafından yapımına başlanan bu kilisenin inşasıyla 1883 yılında Gaudí ilgilenmeye başlamıştır. Neredeyse, ömründen kalan zamanı bu esere ayıran Gaudí, 1908’de başka proje almayı bırakmış ve 1926’daki ölümüne kadar sadece La Sagrada Familia ile uğraşmıştır. 20. yy’ın ihtişamını göstermeye çalışırken inancın gizemlerini mimarisi ile entegre etmeye çalışmıştır.

Art Nouveau akımı etkilerini sürdürmeye devam ederken ekspresyonizmin etkisi ile sanatçılar eserlerinde optik nesnellik yerine içsel öznelliğe yer vermeye başlarlar. Kendi iç dünyalarını ifade ederler. Yerel renk kullanımları bir kenara bırakılır, biçim güçlü bir şekilde bozulur, acımasızca eleştiriler yapılır, tabulara ironik bir dille eleştiri getirilir, insanın yalnızlığı yansıtılmaya başlanır. Munch Ekspresyonizm etkisi ile oluşturduğu eserleriyle insanın ruh hallerini yansıtmış ve bu ruh halleriyle de insanı güçlü bir etki içine almış, hatta bazen ürküttüğünü bile söylemek mümkün. “Ergenlik” isimli eserine ürpertici bir ruh halini yansıtmış olmasıyla sanki ruh ve beden arasındaki ilişkiyi belki de bu dönemde kabuk ve içindekinin birbirinden ayrılışını izletmek istemiştir. Munch kendi iç dünyasını ise “Otoporte” çalışması ile resmetmiştir. Nolde ise Ekspresyonistlerin içinde mekânsala önem veren bir sanatçıdır. Daha önce karşılaştığımız “Yıkananlar” isimli resimlerin ardından Nolde bize “Çılğınca Dans Edenler” eseriyle artık olgun bir modernizm döneminde olduğumuzu göstermiştir. Biçimi indirgeyerek ifade ve hareketin ön plana çıktığı resimler yapmış ve resimlerinde İkonografik temalara da yer vermiştir Güçlü ve abartılı renkler kullanmış ve 20’li 30’lu yıllarda paleti iyice renklenmiştir öyle ki “Nolde Sarısı” isimli bir renk nitelemesi ortaya çıkmıştır. Maalesef her dönemin sanatın özgür alanına müdahale eden iktidarları gibi o dönemde e Nazilerce 1941 yılında “yoz sanat” yaratmakla suçlanılarak yaklaşık bin eserine el konulmuştur.

Gerçeküstü Dünya!

Gerçeğin insandaki iz düşümü arayan bu sanatçılar manifesto yayınlayarak ortaya çıkmış ve üretimlerini bu metne bağlı kalarak yapmışlardır. 1924’te “Manifeste du Surrealisme”i hazırlayan şair Andre Breton’a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Gerçeküstücülük akımı, gerçek dışı anlamında değil aksine gerçeğin insandaki iz düşümü şeklinde bir yaklaşımdır. Sanat içinde üretilen tekrar ettikçe baskılamadan kurtulacak ve kavramsal olana giderek var olan uzlaşılmış dilden kurtulacağını o dili kırmanın vurgusunu yapmışlardır. Önemli sanatçılarından olan Man Ray imkansız hiçbir şeyin olmadığını ve her türlü ihtimalin olduğunu söyleyerek sanatını üretmiştir. Man Ray’e ve sanatına inanmak oldukça umut vericidir çünkü o sanatıyla düşüncelerini mümkün kılmıştır. René Magritte ise sanatı sürreal olanın da ilerisinde görebiliriz. Onun resimlerinin karşısındaki özne olduğumuzda gerçekle gerçek olmayan arasındaki bir arafta kalmamız mümkündür. Manet’nin balkonundaki insanlar yerine yerleştirdiği tabutların oldu “The Balcony”, objeleri alışıldığından daha büyük çizdiği “The Listening Room”, Fransızca “gökyüzü” yazarak nesneler ve sözcükler arasındaki ilişkiyle oynadığı “The Palace of Curtains”, ona; “Şu pipo için bana ne çok soru soruldu. Siz benim tablomdaki pipomu doldurabilir misiniz? Yapamazsınız, değil mi? O sadece bir temsil. Eğer tablomun altına “Bu bir pipodur” diye yazsaydım, size yalan söylemiş olurdum.” cümlelerini kurduran “The Treachery of Images” eserleriyle gerçeküstü dünya sanatçılarının en önemli isimlerinden biri olmuştur.

Gerçeküstü dünyadan sonra Naturalizmden kopuşun da bir göstergesi olan Kübizm de Cezanne’ın ve Afrika kültürü etkilerini görüyoruz. Kübizm Analitik ve Sentetik adlandırmalarıyla iki biçimde değerlendirilir. Birbirinden ayıran en önemli özelliği ise Sentetik Kübizm’in renk paletidir. Analitik Kübizm’de resimlerde renkler daha sakin toprak tonu hakimdir. Sentetik Kübizm’de ise cesur renkler hüküm sürüyordu. Pablo Picasso Avignonlu Kızlar isimli resmi ile 1908 yılında kübizmin başladığını söyleyebiliriz. Braque kübizm ve dadacılıkta eş zamanlı kolajlar yaparak ortaya çıkmıştır. Kübist resimlerinde grizel tonlar hakim olmuştur.

Kübizmin etkili olduğu dönemin ardından yeni bir bakış ve akım ile karşılaşmamız Marinetti’nin öncülüğünde Fütürizm geçmişi reddetmesiyle gerçekleşiyor. Zaman da sanat yapıtlarında gösteriliyor. Boşluk bu akımın sanatçıları için büyük dert olmuştur. Mekânda sürekliliğin eşsiz formlarını resmetmek istemişlerdir. Sanki zamanın akışını hızını en önemli kelime galiba “hız” hızı bir resimde göstermeye çalışmışlardır. Yeni bir sistem anlayışını hakim kılmaya çalışan Mussolini ise fütürizm etkisindeki sanatçıların en büyük destekçisi olmuştur.

Dadaizm Birinci Dünya Savaşı’na tepki olarak gelişmiştir. Modern kapitalist toplumun dayatmış olduğu estetik anlayışı reddederek, yenilikçi ve öncü bir sanat akımı olarak antikapitalist ve anti-burjuva tepkileri dile getirmeye çalışmışlardır. Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa’da, 1916’da Hugo Ball’ın etkisiyle İsviçre’de daha sonra 1920’lerde Paris’te yayılmıştır. Akım kolaj, ses, yazı ve heykel gibi her türlü materyali eserlerinde kullanmayı denemişlerdir Şiddet, savaş ve milliyetçilik eylemlerine karşı durmuşlarıdır. Bilinci akışına bırakan “redimate” işlevinden arındıran dadacıların en önemli isimleri; Hugo Ball, Marcel Duchamp, Emmy Hennings, Hans ARP, Raoul Hausmann, Hannah Höch, Johannes Baader, Tristan Tzara, Francis Picabia, Huelsenbeck, George Grosz, John Heartfield, Man Ray, Beatrice Wood, Kurt Schwitters, Hans Richter ve Max Ernst’tir.

Dadacılar için akıl önemli değildir, sanatçıların eserlerinde de hiçlik, absürtlük ve anlamsızlık dikkat çeker. Bilindik tabuları yıkmaya çalışmışlardır. Eskimiş heykel ve resim gelenekleri, onların yenilikçi mesajlarını izleyene veremeyeceği için sanatlarındaki özgürlüğü fotomontaj, kolaj ve nesne ya da malzeme konstrüksiyonu gibi tarzlarda bulmuşlardır. Bunun ve en güzel örneği de Marcel Duchamp’ın pisuvardan ibaret olan Çeşme’si olmuştur.

Dadaizm akımının sanatçıları kavramsal olanın yolunu açması ve sadece göze hitap edenin estetik değer taşımadığını savunarak geleneklere karşı koymalarıyla oldukça önemli etkiler yaratmışlardır.

Man Ray’in bütün kapıları açmamızı söylediğini tekrarlamak istiyorum belki de gerçeküstücüler gibi tekrarladıkça farklı anlamları açması çoğaltması içindir:

“Karşınıza çıkan bütün kapıları açın ve oradan öylece yürüyün”


1 Akay, Ali. Aydınlanma Nedir? Minor Politika ıı. Doğu Batı Yayınları. 2021.
2 Artun, Ali. Baudelaire’de Sanatın Özerkleşmesi ve Modernizm. Baudelaire C. Modern Hayatın Ressamı çev. A. Berktay. 2013İstanbul: İletişim Yayınları. s.9
3 Berger, John. Görme Biçimleri. Metis Yayınları 2016 İstanbul.

Fatma Leylâ Ak, sanat tarihçi kent, bellek ve sanat üzerine yazar.

1 Yorum

  1. F.Sibel Dağcı Reply

    Yazınızı büyük bir dikkat ve keyifle okudum.
    Man Ray’den bahsedince asistani olan Meret Oppenheim’dan bi kadın olarak büyük bir gururla biraz bahsetmek istedim.1913 ‘te şanslı doğanlardan olduğu için adını var edebilmiş kadın sanatçılardan.Kadınların sadece “ilham perileri” olarak anıldığı sürrealist çevrelerde bir peri olmayı reddetmis ve birçok kişi işlerinin kadın elinden çıkacağını tahmin etmediği için, “Bay Oppenheim”ın başarısı diye konuşmuştur.Oppenheim “Kadın ve erkek arasında hiçbir fark yok. Bu dünyada sanatçı veya şair var. Kadın sanatçı veya erkek şair değil… Cinsiyetin bu konuda hiçbir rolü yok,” der.
    Duchamp’ın pisuarı varsa :)Oppenheim’ın da kürk kaplı çay seti vardir.Kadınlara erkek keyfine göre verilen rolleri sorgulayan “Hemsirem” ise benim için muhteşemdir.
    ” Karşınıza çıkan bütün kapıları açın ve oradan öylece yürüyün” diyen asistanı olduğu Man Ray’i dinlemiş olsa gerek ki ,
    başkalarının onu sokmak istemediği kapılardan onların anahtarlarıyla girmis, tabuları yıkmış, istediği ve olduğu gibi kabul görmüştür …

    Yeni yazınızı merakla bekliyorum Fatma Leylâ Ak🤗👏
    Teşekkürler @sanatokur🍀🤞

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.