Ölüler Bayramı
Ölüler Bayramı

Ölümle Dans: “Día de Muertos” ve “Coco” Filmi Üzerine

13 Kasım 2025
4 dakika

Kasım ayı Meksika’da, renkli bir ölümün ayıdır. Ölüler Bayramı; ölümle yaşam arasındaki sınırı, sembolik biçimde kaldıran bir festival olarak, her yıl kasım ayının ilk günlerinde kutlanır. Ölümün, hatırlamanın ışığıyla dolu yüzünü göstermeyi amaçlar.

Kökeni Aztek dönemine kadar giden bu gelenek, ölülerin ruhlarının bu günlerde dünyaya döndüğünü varsayar. Yaşayanlar da onları yiyecek, içecek, müzik ve hediyelerle karşılar.

Ritüeller çeşitlidir. Ofrenda’da; evlerde ve mezarlıklarda kurulan renkli sunaklar yer alır. Üzerlerinde fotoğraflar, mumlar, ‘pan de muerto’ adı verilen ölü ekmeği, çiçekler, şekerler ve kafatasları bulunur. Marigold’da; gelecek ruhlara yardımcı olmak için yollara turuncu-sarı çiçekler serpilir. Calavera’da ise şekerden kafatasları ve iskelet figürleri hazırlanır; bunlar, ölümü neşeyle kabullenebilmenin sembolü olarak kullanılır. Kostümler ve yüz boyaları da ortamı daha da renklendirirken, çoğunlukla iskelet makyajları tercih edilir. Bütün bu ritüeller, ölülerin dünyaya kısa dönüşünü kolaylaştıracağını düşünen, inançlı bir karşılamaya hizmet eder.

Bu bayram, ölümü hayatın doğal parçası olarak kabul eden bir kutlamadır. Aileler, kaybettikleri sevdiklerini anarken, aynı zamanda yaşamı da onurlandırır. Bu görkemli karşılama, Unesco tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras olarak tanınmıştır. Bugün hem Meksika’da hem diaspora topluluklarında; sinema, sanat, tasarım ve turizmde güçlü bir ikon haline gelmiştir. 

Coco
Coco

İşte bu geleneğin destekçilerinden biri de şüphesiz, 2017 yapımı Coco filmidir. Pixar’ın yönettiği bu sıra dışı animasyon, Ölüler Bayramı kültürünü, çocuk gözünden yeniden anlatan bir merkez kullanır. 12 yaşındaki Miguel Rivera, meraklı, tutkulu, ailesine bağlı ama özgür ruhlu bir çocuktur. Müzisyen olma hayali kursa da ailesi, kuşaklardır müziği yasaklamıştır. Büyük büyük dedesi, ailesini müzik uğruna terk etmiştir; bu yüzden Riveralar müziği “lanet” sayar. Miguel gizlice gitar çalarken, Ölüler Bayramı gecesinde, yanlışlıkla ölüler diyarına geçer. Buradan ancak ailesinin manevi iznini alarak dönebilecektir…

“Bireysel tutku” ile “aile saadeti” arasında bir denge yaratılırken, gerçek kökenini bilmenin, kendini bulmanın koşulu olduğu mesajı da verilir. Anımsama ve unutulma ögeleri ise seyirciye, bir kişinin ancak hatırlanmaya devam ettiği sürece öte dünyalarda da var olabileceğini fısıldar.

Filmin renk paleti de tamamen Ölüler Bayramı estetiğinden beslenir: Turuncu çiçekler, mum ışıkları, kâğıt süsler… Müzik de geleneksel Meksika tınılarıyla örülür. Filmin ana şarkısı ‘Recuerdame’ ise hikâyenin duygusal merkezidir ve klasik bir vedadan çok farklıdır. Unutulmamaya karşı güçlü bir direniş duyulan şarkı sözlerinde, kalp biyolojik kimliğinden sıyrılıp bir hafıza sandığına dönüşür:

“Hoşça kal demek zorunda olmama rağmen hatırla beni,
Bunun seni ağlatmasına izin verme.
Uzaklarda olsam bile seni kalbimde tutarım,
Her ayrı kaldığımız gece sana gizli bir şarkı söylerim.
Uzaklara gitmek zorunda olmama rağmen hatırla beni,
Ne zaman hüzünlü bir gitar duysan,
Bilmelisin ki seninle olabilmenin şimdilik tek yolu bu.
Yeniden kollarımda olana kadar hatırla beni.”

Bu şarkı, anımsamanın, ölümü aşan gücünü temsil ederken, filmin, ölüm, bellek ve kimlik üzerine kurulmuş felsefi anlatısını da destekleyerek âdeta bir masala dönüştürür. Müzik, anıların taşıyıcısı rolünü üstlenir: Hatırlamak, sevmektir. Ölüler Bayram’ı da bu ödüllü filmle beraber, yaşayan bir kültürel hafızaya dönüştüğünü yeniden kanıtlar.

Öleceğini bilen tek canlı insandır, ölüm de insanlığın belki de en ilkel korkusudur. Psikolojik olarak ölüm korkusu da çoğu insan davranışının gizli varoluş motorudur. Laneti de çalışma prensibi de aynı kökten beslenir. İktidar, sanat, aşk, çocuk sahibi olma, hemen hepsi bir tür ölümsüzlük arayışından doğar.

Ölüm fikrinden uzaklaşmaya çalışan insan, hayatın kıymetini, sınırlılığını bilerek sığlaştırdığının farkında değil. Oysa ölüm, korkulacak bir teslimiyet hali yerine, hatırlanacak bir farkındalık olarak öne çıkabilse, düşman gibi görülmekten, ayna olma konumuna geçebilecek.

Fotoğraflar: Saffet Emre Tonguç, Meksika, Kasım, 2025
Fotoğraflar: Saffet Emre Tonguç, Meksika, Kasım, 2025

Antik toplumlarda ölüm, bir devam hikayesi, başka biçimde bir var olma biçimiydi, eski insanlar da ölümü hayatın merkezine alıyordu. Bugün ölüm, çoğu kültürde, bastırılan ve hızla unutulan bir olgu ve bir bitiş durumu. Modern insan da ölümle bağını çoktan yitirmiş durumda. Mezarlıklar ise insanların girmeye bile çekindikleri, bakımsızlıktan köhnemiş birer taş yığını görüntüsünde. 

Meksikalılar ise ölümü süsleyip dans ettirirken, mezarlıkları da bir karşılaşma ve kucaklaşma merkezine dönüştürüyorlar. Sevdiklerini gönüllerince anarak, yaşatmaya devam ediyorlar. Yaşamın karşıtına ölüm değil, unutulmak olarak bakarsak, belki hepimiz, yaşama, hatırlanacak bir şarkı bırakmayı başarabiliriz…

Tüveyç Demir

Kadıköy Anadolu Lisesi'nden 2005’te mezun olmuştur.
Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü 2010 yılında tamamlamıştır.
Edebiyat tarihi ve mezarlıklar üstüne çalışmaktadır.
Yayımladığı Eserler: Kemal Râgıp Enson: “Oğlumla Başbaşa”, (2025), “Eğlence Şehirlerinde 60 Gün”, (2026).

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Jörg Rüpke
Önceki

Jörg Rüpke’nin Kaleme Aldığı “Pantheon” Raflarda

Pera Müzesi - Yazar–Editör Sohbetleri
Sonraki

Pera Müzesi’nde Yazar – Editör Sohbetleri Devam Ediyor