Atina’nın bağımsız sanat fuarı Platforms Project’in on üçüncü edisyonu 9-12 Ekim 2025 tarihleri arasında eski Tütün Fabrikası’nda gerçekleşti. [1] Artemis Potamianou ve Michalis Argyrou’nun 2013’te başlattığı Platforms Project başlangıcından bu yana ticari fuar modeline alternatif bir “artist-run fair” (sanatçıların yönettiği fuar) olarak kurgulanıyor. Sanatın yalnızca içerik değil, altyapı, görünürlük ve hak politikaları bakımından da ne anlama geldiğini tartışmak için elverişli bir zemin sunan Platforms Project bu sene yirmi altı ülkeden altmış altı inisiyatifi bir araya getirerek birçok acil soruya cevap arıyor; krizin kalıcılaştığı ve yaşam biçimine dönüştüğü günümüz dünyasında izleyicilere krizle yaşayıp üretmenin kolektif modellerini yan yana görme fırsatı sunuyor.
Platforms’u, başlığa taşıdığım üzere “günbegün krizle yaşamak” etrafında okuma fikri, fuarı gezerken duyumsadığım direngen varoluş hisleriyle ortaya çıktı. Çünkü burası yalnızca sanat üretiminin estetik sonuçlarını değil, üretimi mümkün kılan altyapıların kırılganlığını da ortaya koyuyor. Ortak bir temayı değilse de ortak bir varoluş koşulu olarak belirsizliği paylaşan bağımsız sanat inisiyatiflerini bir arada görmek güçlendirici bir deneyim. Belirsizlik kimi zaman bir külotlu çoraba, kimi zaman izleyicilerin slogan ve çizimlerle doldurduğu bir duvara, kimi zaman ise oyalı mendillere dönüşebiliyor. Platforms Project böylece krizin içinde nefes almanın, birlikte kalmanın ve üretimi sürdürmenin farklı yollarını araştıran bir alan hâline geliyor.
Yıkımın Cazibesine Kapılmadan
Platforms Project’in asıl başarısı, ilk kez ziyaret ettiğim 2024 edisyonunda da olduğu gibi, yine dayanışmayı temsille değil, altyapıyla kurmasında yatıyor. Bağımsız inisiyatiflerin bir araya gelmesi sanatın kriz sonrası dönemde nasıl örgütlenebileceğine dair somut bir öneri. Yaşam tarzına dönüşen krizlerin bittiğini ölene dek göremeyebileceğimizi buram buram hissediyorum fuarda; koşulların sertleşerek devam edeceğine dair ortak bir kanaate varmış gibiyiz. Bu da gördüğüm kadarıyla sanatçının üreten özneden çok, bile isteye ya da mecbur kalarak “dış dünyayla” ilişki kuran bir fail olarak konumlanmasına yol açıyor. Çünkü kriz epeydir olağanüstü değil, yapısal. Sanatçılar da çoktan teşhir edilmiş olan bu gerçeği tekrar tekrar belirtmek yerine galiba onunla yaşamanın, ona cevap vermenin biçimlerini araştırıyor bir süredir.
Friedrich Nietzsche İyinin ve Kötünün Ötesinde kitabında 146. aforizmada “Canavarlarla savaşan kişi bu süreçte bir canavara dönüşmemeye dikkat etmelidir. Uçuruma uzun süre bakarsan uçurum da sana (senin içine) bakar,” der. [2] Bu cümle, günümüzde sanatçıların krizle kurduğu ilişkiyi düşündüğümde, neredeyse doğrudan bir uyarı gibi yankılanıyor. Artık uçurumun geri baktığı bir dönemdeyiz; krize bakmak bazen onun ritmine kapılmak anlamına gelebiliyor. Fuarda fikirlerine danıştığım ve üretimleri hakkında bilgi aldığım sanatçıların sözlerinden çıkardığım kadarıyla, iyice derinleşmiş olan ve yakın gelecekte kolay kolay sonlanacak gibi görünmeyen krizle yüzleşirken karanlığın biçimini taklit etmeden konuşma ve üretme çabası mevcut. Bu sanatçılar dünyanın farklı yerlerinde yıkım estetiğinin cazibesine kapılmadan yeni bir var olma biçimi ararken Platforms gibi bağımsız fuarlarda bir araya gelerek yıldan yıla birbirlerine adeta bir “ilerleme raporu” sunuyor. Bu sayede özellikle bu sene fuara getirdikleri birçok işin konuşmadan anlatmak, görünmeden direnmek ve sessizce ayakta kalmak gibi birtakım ortak yönleri olduğunu gözlemledim. Keza Atina’nın tarihsel dokusu da bu çabayı sarmalayan bir bağlam sunuyor. Bu şehir dayanışmanın yalnızca politik bir duruş değil, estetik bir biçim de olabileceğini çoktan kanıtlamış durumda çünkü burası krizin içinden yeni toplumsallıklar kurmuş, boşlukları dayanışma ağlarına dönüştürmüş bir şehir. Bu gözlemlerden yola çıkarak Platforms Project’i doğuran ve bugün hâlâ şekillendiren ekonomik ve kültürel bağlamı anlamak için Atina’nın kriz sonrası dönüşümüne bakmak gerekiyor.
Atina, “yeni Berlin”, Crapumenta 14
Atina’nın son yirmi yılında ekonomik çöküşle birlikte kentin kültürel dokusu yeniden şekillenmiş. Kriz öncesi dönemde kültür politikalarının büyük ölçüde devlet destekli kurumlar ve özel koleksiyonlar etrafında şekillendiği, sanatçı inisiyatiflerinin ise sınırlı kaldığı bir ortamdan söz ediliyor. Ancak bu durum krizle birlikte radikal biçimde değişiyor. 2010’ların ortalarından itibaren toplumsal yaşamı derinden etkileyen ekonomik kriz sanatsal örgütlenme biçimlerini de kökünden dönüştürmeye başlıyor. Mahalleyi merkeze alan küçük gruplar boş binaları, kafe ve dükkânları işgal ederek Yunanca “polichoroi” olarak adlandırılan çok amaçlı alanlar yaratıyor. Bu yerler kimi zaman sağlık kliniklerine, kolektif mutfaklara veya mahalle meclislerine evriliyor. 2012’den itibaren Atina’da elliyi aşkın kâr amacı gütmeyen, hiyerarşisiz kolektifin ortaya çıktığı ve bu oluşumların geçici mekânlarda üretim yaptığı belirtiliyor. [3] Böylece krizin itici gücünden beslenen alternatif bir kamusal kültürün oluştuğunu görüyoruz.
Ekonomik kriz döneminde devlet desteğinin çekilmesi ve kurumların küçülmesi sanatçıların kendi dayanışma ağlarını kurmalarına zemin hazırlıyor; böylece bugünkü bağımsız üretim ekosistemi filizleniyor, dedik. Ne var ki kentin kriz sonrası dinamizmini merakla izleyen BBC ve New York Times gibi medya kuruluşlarında Atina’ya “yeni Berlin” yakıştırması yapan yazıların çıkması [4] Atinalıları pek mutlu etmiyor. Bu benzetme düşük yaşam maliyetleriyle hızla gelişen alternatif sanat ortamını Berlin’in 1990’lar sonrası kültürel çekim gücüyle karşılaştırıyor; ancak yerel sanatçılar bu kıyaslamayı kentin kriz sonrası direncinin yüzeysel bir pazarlama imajına indirgenmesi olarak görüyor. Keza 2017’de Atina ve Kassel’de gerçekleşen Documenta 14 [5] gibi büyük ölçekli bir etkinliğin yerel sanat ortamıyla mesafeli ve hatta onu sömüren bir ilişki kurduğunu belirtenler de mevcut. [6] Şehirde görülen “Crapumenta 14” (Bokumenta 14) grafitileri bu tepkinin sembolü. Bu dışarıdan bakış, krizi hem estetikleştiren hem de ticarileştiren bir anlatıya dönüştürürken akademik literatürde bu çelişkiyi irdeleyen çalışmalar öne çıkıyor. Brokalaki ve Comunian “Beyond the hype:Art and the city in economic crisis” (Parıltının ötesinde: Ekonomik kriz döneminde sanat ve şehir) başlıklı makalelerinde Atina’da kriz sonrası kültürel üretimin çelişkili bir nitelik taşıdığına işaret ediyor ve devlet destekli kurumlar çökerken kent genelinde yaratıcılığın güçlendiğine dikkat çekiyor. Tam da bu çelişkili dönem Artemis Potamianou ve Michalis Argyrou’nun 2013’te başlattığı Platforms Project gibi bağımsız kolektif girişimlerin kökenini oluşturuyor.
Atina’da Bağımsız Sanat Sahnesine Giriş
Ekonomik krizin ardından sanat üretiminin kolektif, yerel ve alternatif biçimlerde yeniden örgütlendiği Atina’da, Akropolis’in hemen güneyinde yer alan, şehrin son yıllarda en fazla dönüşen ve hızla soylulaşan semtlerinden Koukaki’de birçok yeni sanat alanı kuruluyor. Bunlardan bazıları eleştirel düşünce ve küratoryal araştırmaya odaklanan State of Concept (2013), süreç odaklı projeleriyle bilinen KOREN Process Space (2021) ve kitap yayınlarıyla öne çıkan Misc. Athens (2021). Antik agora kalıntılarından ötürü turist akınına uğrasa da dar sokakları ve küçük dükkânlarıyla Atina’nın karakteristik bölgelerinden olan Monastiraki’deki Haus N Athen (2018) ise bir sergi alanına ve uluslararası bir misafir sanatçı programına sahip. Yine Monastiraki’de yer alan ve kısaca TAF olarak bilinen The Art Foundation 2011’den bu yana her sene düzenlediği Athens School of Fine Arts mezunlarına yönelik sergilerle öne çıkıyor. On dokuzuncu yüzyılda zanaatkâr ve göçmen işçilerin semti olup günümüzde şehrin en politik yeraltı sanat merkezlerinden birine dönüşen Psirri’de ise kolektif üretim, dayanışma ve sokak kültürünü yansıtan METAPolis (2009) yer alıyor.
Şehrin çağdaş sanat alanındaki kurumsal ayağını temsil eden EMST (National Museum of Contemporary Art Athens—Atina Ulusal Çağdaş Sanat Müzesi) kalıcı koleksiyonu ve uluslararası sergileriyle, bağımsız üretim ağlarını tamamlayan kamusal bir merkez işlevi görüyor. Ancak müzenin etkinlik kazanma süreci epey netameli. EMST resmî olarak 2000 yılında faaliyete geçse de bina olarak eski Fix bira fabrikasının müzeye dönüştürülmesi daha geç gerçekleşiyor; 2014’te onarımların tamamlanmasının ardından müze 2015’te işlemeye başlıyor. [7] EMST’in 2015 gibi geç bir tarihte ziyarete açılmış olması Atina’nın çağdaş sanat ekosistemindeki yapısal dönüşümü anlamak açısından çarpıcı. Çünkü salt inşaat, onarım veya bütçe meselesinden ibaret görülemeyecek bu gecikme Yunanistan’ın kültür politikalarında neyi öncelediğiyle de ilişkili. Yine ironik biçimde, EMST’in kalıcı mekânına yerleşmeden önceki “var ama yok” statüsü kriz koşullarında vakıf destekli ve inisiyatif temelli üretimlerin görünürlüğünü artırırken bağımsız ağların güçlenmesine yol açıyor.
Devam edersek, Onassis AiR araştırma ve misafir sanatçı programlarıyla üretim odaklı bir alan açarken sanatçı ve küratörlere yönelik misafir programı sunan ARCAthens de (2017) Atina’nın kriz sonrası kültürel direncini uluslararası sahneyle buluşturan bir köprü kuruyor. DESTE Foundation (1983) koleksiyon temelli projeleriyle Yunan sanatının çağdaş sahneyle ilişkisini yeniden tanımlıyor ve son olarak NEON Foundation (2013) kamusal mekânlarda gerçekleştirdiği sergiler ve destek programlarıyla kültürel görünürlüğü artırıyor. Bağımsız sanat sahnesinin güçlü bağlam kuruculuğuna karşın, yukarıda “Crapumenta 14” posterine değinirken ele aldığım gibi, şehirdeki soylulaştırma çabaları sanatçılarda öfke yaratıyor. ARCAthens’in 2023 bursiyerlerinden Deniz Kırkalı’nın aktardığına göre, Atina bugün uluslararası bir sanat kapitaline dönüşmüş durumda; uygun yaşam koşulları, güneşli havası ve yemek kültürüyle sanatçılar için büyük bir çekim alanı yaratsa da bu cazibe çoğunlukla geçici. Şehre gelen birçok sanatçı kısa süreli misafir sanatçı programlarına katılıp kentten ayrıldıktan sonra burayla bağlarını sürdürmüyor. Yani Atina’da uluslararası üretim yapılıyor; fakat bunun duygusal ya da yapısal anlamda orta ve uzun vadeli bir bağa dönüştüğü pek vâki değil. Kırkalı’nın da vurguladığı gibi, bu durum yerel sahnede yorgunluk ve kırgınlığa yol açabiliyor. Documenta’nın yarattığı uluslararası ilgi bu döngüyü hızlandırmış olsa da yerel sanatçılar açısından bu durum çoğu zaman katılımcılık ve kapsayıcılık anlamına gelmeyip dışarıdan bakılan bir vitrine yerleştirilmekle sınırlı kalıyor. Böyle bir döngüde Platforms Project’in kalıcılığı ilişkisellikte arayan bir sanat politikasına bağlanmasını özellikle ilgi çekici buluyorum.
Platforms Project’ten Altı İnisiyatif ve Stantları
Aşağıda Platforms Project’e katılan altmış altı inisiyatiften altısına dair izlenimlerime yer veriyorum. Bunlar İstanbul’dan PASAJ, Çanakkale ve Lizbon’dan Shelter, Frankfurt’tan Eulengasse, Polonya’dan ArtEngine, İsveç’ten Distortion Art ve Yunanistan’dan Dionysos and Apollon Theatre.
PASAJ: Yazma ve Silmenin Politikası (İstanbul)
PASAJ’ın standında Selin Atik ve Zeynep Okyay küratörlüğündeki Tip-Ex me, Tip-Ex you, Words break through, peek-a-boo sergisi vardı. [8] İfade ve protesto özgürlüğünü ele alan katılımcı odaklı bu standın önünde, yerde otuz sekiz sanatçıya ait siyah beyaz posterler seriliydi. İzleyiciler üç gün boyunca diledikleri posterleri asarak siyah ve mavi keçeli kalemlerle sloganlar yazmaya veya dilerlerse yazılanları silmek için (sergi adındaki gibi) “tipex” (beyaz boya) ve gri boya kullanmaya davet edildi. Sözlü ve görsel protesto biçimleri öneren afişlerle etkileşime giren seyirciler kendi itirazlarını, nefret dili ve ırkçılık içermemek kaydıyla, diledikleri dilde ve şekilde ifade etti. Mavi ve siyah keçeli kalemler her yaştan izleyici için cazip bir davetkârlık sunarken beyaz ve gri boya bu kez bir hatayı düzeltmek için değil, görünürlük ekonomisinin nasıl işlediğini sorgulamak için kullanıldı. Öte yandan farklı kolektiflerle fuara katılan sanatçıların da katılımıyla birkaç “iş birliği” ortaya çıkmış bulundu. Örneğin Frankfurt merkezli sanat inisiyatifi Eulengasse’den Kerstin Lichtblau “Mind the gap” isimli serisinden otobiyografik çizimlerini Gözde Ju’nun posterine uyguladı. Bir başka ilgi çekici müdahale ise fuarı ziyaret eden küratör Dicle Beştaş’tan geldi. Beştaş, Abdullah Güler’in posteri üzerine yazdığı “burden of representation” (temsiliyet yükü) ifadesi ile toplumun temsil yükü yüklediği kimliklere işaret etti. Kanvasın bu şekilde poster, slogan ve cümlelerle dolup taştığını görmek sansürün siliciliğine karşı bir başkaldırı niteliği taşıdığı gibi, özellikle Beştaş’ın ifadesinde neoliberal şeffaflık vaatlerini sorunsallaştırmaya katkı da sağlıyor.
PASAJ Platforms Project’e geçen sene de Seçil Yaylalı’nın küratörlüğünde gerçekleşen Wunderkammer: Chamber of Echoes başlıklı bir karma sergiyle katılmıştı. Yine katılımcı odaklı ve etkileşimli bir konsepte dayalı bu sergide izleyiciler sanatçıların işleriyle ilham aldıkları objeleri eşleştirmeye davet ediliyordu.

Shelter: Protestonun Gündelik Estetiği (Çanakkale ve Lizbon)
İzmir’de başlayıp Çanakkale ve Lizbon’da devam etmekte olan, Mert Yavaşça ve Şerife Aslan’ın yürüttüğü Shelter Artists Run Space bu sene Platforms’a üçüncü kez katılıyor. Yirmi dört sanatçının işleriyle açtıkları “Art of Protest” (Protesto Sanatı) sergisi eylemin biçimle ilişkisini yeniden düşünmeye çağırıyor. [9] Burada gündelik hayatın içinden gelen, bekleyen, kendini biçimsel bir ses(sizlik) olarak kuran bir protesto sanatıyla karşı karşıyayız. Mert Yavaşça sergiyi tanıtırken işlerin protesto denince geleneksel olarak çağrışım yapan kamusal ve kitlesel eylemliliğin estetik çerçevelerinden uzak, gündelik bir tavır takındığına işaret etti. Açık çağrıyla gelen işler aileye, okul ve işyeri gibi kurumlara, özcü beden ve cinsiyet politikalarına karşı sıklıkla neşeli de olabilen itirazlar sunuyor. Böylece özneye ait gündelik eylemin yapısal izini sürme çabasıyla karşılaşıyoruz. Protestoyu sahneden sokağa değil, sokaktan biçime taşıyan işler direnişi gündelik jestlerle yeniden tanımlıyor.
Üstelik Shelter’ın Platforms Project’le kurduğu ilişki başlı başına bir direnç hikâyesi. İlk katılımlarında fuar pandemi nedeniyle çevrimiçi ortama taşınınca Atina’ya gelememiş, işleri yalnızca internet sitesi üzerinden gösterebilmişler. Bir sonraki yıl işlerin bu kez gümrükte takılmasıyla sanatçılar fiziksel bir sergi kuramamış ve bunun üzerine tüm içeriklerini dijitalleştirerek standın ortasına bir karekod yerleştirmeyi seçmişler. Bu yıl ise ilk kez gerçekten Atina’ya gelebilmişlerdi. İşler duvarda, sanatçılar mekânda, seyirciyle aynı atmosferdeydi.
EULENGASSE: Kerstin Lichtblau ve Görünmez Emek (Frankfurt)
Frankfurt merkezli EULENGASSE, Stockholm’deki Supermarket Art Fair aracılığıyla yakından tanıdığımız, Türkiye’den Gözde Ju’nun da üyesi olduğu bağımsız bir sanatçı kolektifi. Kolektif farklı şehirlerden sanatçılar arasında karşılaşma ve dayanışma zemini kurarken aynı zamanda mekânını misafir üretimlere de açıyor. Bu bağlamda PASAJ’ın kurucularından Seçil Yaylalı da 3-28 Eylül 2025 tarihleri arasında EULENGASSE’nin sergi mekânında, Melike Bayık küratörlüğünde “Where do I Belong?” başlıklı kişisel bir sergi gerçekleştirdi.
EULENGASSE’nin Platforms’ta açtığı karma sergide Kerstin Lichtblau’nun “Mind the Gap” (Boşluğa Dikkat Edin) isimli serisi özellikle dikkatimi çekti. [10] Cinsiyet temelli eşitsizlikleri görsel dile tercüme eden bu seri, Londra metrosunda duyulan “Boşluğa dikkat edin” anonslarını kapitalist sistemin dolu-boşluklarına tercüme ediyor. Serigrafi tekniğinin tekrara dayalı dili kadın emeğinin görünmezliğini de açığa çıkarıyor hatta. “Mind the Gap” serisi sanat emeği, ücret politikaları ve temsil boşlukları arasındaki ilişkileri haritalayan ironik ve eğlenceli bir dile sahip. Üstelik işleri eski Tütün Fabrikası’nın parçalı kare camlarında sergileme tercihi çok yerinde olmuş. Lichtblau’nun gündelik dilini Shelter’ın sergisindeki protesto türüyle birlikte düşündüğümde ise politik eylemin dışarıda değil, biçimin içinde gerçekleştiği bir ortaklaşma görüyorum.
ArtEngine: Marta Kawecka ve Fazlalığın Politikası (Polonya)
Marta Kawecka’nın “1+1=3” başlıklı videosu Varşova’daki bir arazide, civardaki binaların, gökyüzünün ve toprağın renginden yola çıkarak yere uyguladığı devasa bir resim üzerinde hareket eden sanat öğrencilerini kayda alıyor. Öğrenci grupları önden kendi aralarında temalar seçerek bu resmin üzerine çıkıyor ve hiç konuşmadan hareketler sergiliyor; ancak ne şekilde hareket edeceklerine önceden karar vermiyorlar. Kuş bakışı olarak kaydedilmiş videoda yaşlarını ve kimliklerini tespit edemeyeceğimiz birkaç kişinin yürüme, koşma, gruplaşma, uzaklaşma, geri çekilme, öne atılma gibi hareketlerini izliyoruz. Bu kolektif performans planlanmamış eylemlerin oluşturduğu gelişigüzel bir koreografi sayesinde, birlikte hareket etmenin öngörülemezliğine işaret ediyor. Kawecka’nın kamerası ne bir anlatıcıya ne de bir merkeze sahip. Böylece izleyici, bilmediği bir mantığa göre hareket eden bedenler arasında bakışını serbestçe dolaştırabiliyor. Toprağın ve gökyüzünün renklerinden türeyen yüzey doğanın aynı anda tanık ve sahne olduğu bir alan yaratıyor. [11]
Distortion Art: Gabriella Carlsson ve Bozma Sanatı (İsveç)
İsveç’in Österbybruk şehrinden gelen Distortion Art’tan Gabriella Carlsson’un işleri çorap, yastık ve tel gibi nazik malzemelerle kurduğu direnç estetiğiyle dikkat çekiyor. Örneğin siyah külotlu çorap üzerine işlediği “Wear Your Resistance” (Direnişini Giy) ifadesi bedeni hem bir sınır hem de bir direniş alanı olarak konumlandırıyor. Dolgun bir yastığın üzerine nakışla yazdığı “When the city drops into the night” (Kent karanlığa düştüğünde) cümlesi kent ve karanlık arasındaki duygusal eşiklere, özellikle de kadınların görünmezleştiği, hatta hayatlarının tehlikeye girebildiği ileri saatlere beyaz/aydınlık bir yastıkla işaret ediyor. Carlsson’un gündelik eşyaların dokusuna sızarak irdelediği politik hafıza sayesinde malzemenin “zayıflığı/hassaslığı” güce dönüşüyor. Delikler, yırtıklar ve kırışıklıklar; hepsi birer jest. Yine tel formu bedensiz bir varlığın izini sürerken kâğıda sarılı biçimler gömülmüş hikâyelere benziyor. Bu işleri gördüğümde onlara dokunmak, çorabı giymek, yastığa başımı yaslamak istedim; cazip geldiler bana. Sanatçının çağrısı şu yönde olsa gerek: Direnişi giy, geceye karış, sessizliği kır. [12]
Dionysos and Apollon Theatre: Natacha Antonellou ve Akdeniz’in Parçalı Hafızası (Lübnan ve Yunanistan)
Son olarak Platforms’un kamusal programında yer alan performatif bir konuşmaya yer vermek isterim. Dionysos and Apollon Theatre’ın üyelerinden, Yunanistan’da doğup kırk yıl boyunca Lübnan’da yaşamış olan sanatçı Natacha Antonellou “From Cedar to Olive Tree” (Sedirden Zeytin Ağacına) başlıklı performatif konuşmasında kişisel belleğini Akdeniz ekseninde göç hikâyesiyle yeniden yazıyor. Lübnan’ın sedir ağacıyla Yunanistan’ın zeytin ağacı arasında metaforik bir ortaklık kurarak video ve metin temelli bir aidiyet arayışına giriyor. Antonellou’nun işleri göçün biyopolitik yüzünü açığa çıkarır nitelikte. Buna göre aidiyet, doğa, toprak ve kadın bedeni aynı sömürü zincirinin halkaları. Yurttaşlık kavramını kimlik kartı üzerinden değil de doğayla ilişkimizden yola çıkarak yeniden tanımlarken hiçbir şekilde melankoliye kapılmayan bir üslup kurması özellikle hoşuma gitti. Ayrıca mensup olduğu tiyatro inisiyatifinin sergilediği, yapraklarında öğrencilerin yazdığı şiirler bulunan ağaç kostümünün kenarda durup konuşmayı bizlerle birlikte “izlemesi” performansa ayrı bir boyut kazandırıyordu. [13]
Atina ve İstanbul’da Eş Zamanlı Gazze Bienali
Platforms Project’in gerçekleştiği tarihlerde Atina’da Gazze Bienali’ni görmek de mümkündü. [14] 18 Eylül-4 Kasım 2025 tarihleri arasında Lofos Art Project’te “In the Line of Fire. Miracles amidst Ruins” (Ateş Hattında: Yıkıntı İçinde Mucizeler) başlığıyla gerçekleşen bienalin küratörlüğünü Faye Tzanetoulakou ve Dimitris Sarafianos yapıyor. Otuz Filistinli sanatçının katılımıyla düzenlenen Atina’daki Gazze Bienali [15] 20 Eylül’de Shulamit Bruckstein küratörlüğünde DEPO İstanbul’da gerçekleşen Gazze Bienali ile iş birliği içinde “Tanıklık Etmek: Sanat Kuşatmayı Nasıl Kırıyor” başlıklı bir konuşma düzenledi. Böylece bienalin Türkiye ve Yunanistan Pavyonları bağlantı kurmuş oldu. [16]
İlişkiler Sayesinde
PASAJ’da sanatçı ve izleyici arasında ortaya çıkan iş birliğine dayalı itirazlar, Shelter’da protestoyu gündelik yaşamın içine yerleştiren biçimsellik, Lichtblau’nun camlara yerleşen feminist serigrafisi, Kawecka’nın topluluk odaklı gelişigüzel koreografisi, Gabriella Carlsson’un nazik malzemelerle kurduğu direnç estetiği ve Antonellou’nun ağaçlardan yola çıkan göç hafızası bana göre belirli bir gramer ortaya koyuyor. Bu gramere göre sanat jestler, sessizlikler ve direniş arasındaki geçişleri takip eden bir hat oluşturuyor ve görünürlükten çok ilişkilerin sürekliliğiyle tanımlanıyor. Kurulma gayesiyle de örtüştüğü üzere, Platforms Project’in 2025 edisyonunu burada yalnızca altısına yer verebildiğim altmış altı inisiyatifin birbiriyle sözleşmeksizin sunduğu dolaylı bir altyapı önerisi olarak okumak lazım. Bu edisyonda sanatın sürdürülebilirliğinin yalıtık bir estetikte değil, ilişkisellikte kendini gösterdiği tezi öne çıkıyor. Kolektifler arasında kurulduğunu gördüğüm konuşulmadan uzlaşılmış bağlar hak talebinin maddi zeminine işaret ediyor. Bağımsızlığı bir arada kalma kapasitesi olarak düşünmeye güçlü bir davet bu. Platforms’un sessiz başarısı da dayanışmayı, üretimi ve görünürlüğü bir ağ ve altyapı olarak kurmasında yatıyor. Deniz Kırkalı’nın yerel tanıklıklarına dayanarak dile getirdiği “kente duygusal yatırım eksikliği” gözlemini aşmak için Platforms Project’in her yıl yeniden kurulan bir ilişkiler laboratuvarı olarak işlediğini hatırlamak gerekiyor. Bu bağ kurma hâli belki de yapısal kriz döneminde en dirençli tutum. Üretmek, paylaşmak ve ilişkide kalmak için.
Notlar ve Kaynakça
- 1930’da inşa edilen Tütün Fabrikası 2000’de Yunan Parlamentosu’na devrediliyor; 2021 itibarıyla ise kültür mekânına dönüştürülerek kamusal kullanıma açılıyor. ↩︎
- “146. He who fights with monsters should be careful lest he thereby become a monster. And if thou gaze long into an abyss, the abyss will also gaze into thee.” https://www.marxists.org/reference/archive/nietzsche/1886/beyond-good-evil/ch04.htm ↩︎
- https://www.theguardian.com/world/2012/jul/27/athens-arts-flourishing ↩︎
- “REMIX; The 2.0 Report: Athens is the new Berlin” Monika Khemsurov. Yayımlanma Tarihi: 23 Mayıs 2010. Erişim Tarihi: 13 Ekim 2025. https://archive.nytimes.com/query.nytimes.com/gst/fullpage-980CEFD8163FF930A15756C0A9669D8B63.html ↩︎
- https://documenta.de/en/retrospective/documenta-14 Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- “Beyond the hype:Art and the city in economic crisis”, Zafeirenia Brokalaki ve Roberta Comunian. Yayımlanma Tarihi: 6 Temmuz 2021. Erişim Tarihi: 13 Ekim 2025. https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/13604813.2021.1935766 ↩︎
- https://www.emst.gr/en/the-museum/history ↩︎
- PASAJ, Tip-Ex me, Tip-Ex you, Words break through, peek-a-boo sergisi. https://platformsproject.com/platforms/pasaj-25/ Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- Shelter Artists Run Space, Art of Protest sergisi. https://platformsproject.com/platforms/shelter-artists-run-space-25/ Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- Eulengasse. https://platformsproject.com/platforms/eulengasse-25/ Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- ArtEngine. https://platformsproject.com/platforms/artengine-25/ Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- Distortion Art. https://platformsproject.com/platforms/distortion-art-25/ Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- Dionysos and Apollon Theatre. https://platformsproject.com/platforms/dionysos-and-apollon-theatre-company-25/ Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- Lofos Art Project kültürel mirasın korunup yeniden yorumlanması, sanatın üretim koşulları, görünürlük, sürgün, yerli ve yabancı olmak gibi konularda sergi ve kamusal programlar düzenleyen bir sanat alanı. https://www.richardledes.com/athens-sanctuary-lofos-art-project-information Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- https://gazabiennale.org/greek-pavilion-press-release/ Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎
- https://m.popaganda.gr/art/visual-arts/apo-ti-zoni-toy-pyros-ston-kosmo-i-periplanomeni-mpienale-tis-gazas-stin-athina Erişim: 13 Ekim 2025. ↩︎




