Türk tiyatrosunun çınarlarından Haldun Dormen, 97 yıllık dolu dolu bir ömrün ardından 21 Ocak 2026’da bizlere veda etti. Kaybettiğimiz sanatçı, Türkiye’nin modernleşme öyküsünün, sanatla kurulan bağın, nezaketin ve sahne disiplininin en önemli öncülerindendi.
Dormen’in hayatı, aslında yönettiği o şaşaalı müzikallerden farksızdı. Her perdesinde başka bir macera vardı. 1928’de Mersin’de, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Dormen’in aklı, ortaokul öğrencisi olduğu Galatasaray Lisesi’nin tiyatro kolunda, lise öğrencisi olduğu Robert Kolej’de okul dergisindeydi. Henüz 19 yaşındayken Vatan gazetesinin sinema sayfasının sorumlusu oldu. Ardından üniversite eğitimi için yazdığı mektupta, çoktan kararını vermişti ama iş adamı olan babasının desteğine ihtiyacı vardı:
“… Baba beni düşündüğünden bana idealime kavuşabilmem için yardım et ve gelecek sene Yale Üniversitesi’ne girmemi mümkün kıl. Bir insan ideali için çalışırsa ondan daha mesut biri olamaz. Baba ben senin isteğini yerine getirip tüccar da olabilirim fakat emin ol hiçbir zaman mesut olamam. İşini sevmeyen bir tüccar olmaktansa işini seven bir prodüktör olmayı tercih ediyorum. Bunu sana hayal içinde yüzen bir çocuk olarak değil bütün hakikatleri tam manası ile görebilen yirmi yaşında biri olarak söylüyorum…”
Türkiye’de tiyatro henüz alaylı ve geleneksel kalıplardayken, o valizini toplayıp Amerika’ya gitti. Yale Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi alan ilk Türk oyunculardan biriydi. Aklıysa hiçbir zaman orada kalmakta değildi, rüyalarını süsleyen tiyatro ve sinema eğitimini tamamlayıp ülkesine dönmekti isteği:
“…Amerika’da geçirdiğim beş yılın yaşamıma çok şey kattığına ve bugünkü kişi olmama çok yardım ettiğine kesinlikle inanıyorum. Bunu inkâr edemem ama benim için Amerika rüyası beş yıl içinde tamamlandı…”
Türkiye’ye döner dönmez soluğu Muhsin Ertuğrul’un yanında aldı ve Küçük Sahne ekibine katıldı. “Cinayet Var” oyunuyla başladı çalışmaya. Şehir Tiyatroları’ndaki aktörlerin eleştirileri de peşinden geldi, birkaç yıl tüm olumsuzluklara kulak tıkayarak çalışmayı sürdürdü. Bu yıllar yeni tanışıklıkları da beraberinde getirdi. Mümtaz Zeytinoğlu, Erol Günaydın ve Yiğit Okur’un da içinde olduğu ekibin, Tiyatro Derneği adlı kuruluşunda yönetmenlik yapmaya başladı. Ardından bu dernek üyelerinden olan Duygu Sağıroğlu ile birlikte Beyoğlu’nda küçücük bir dükkânda Cep Tiyatrosu’nu kurdu. Kimsenin cesaret edemediği modern oyunları, o daracık alanda sahneledi:
“…Cep Tiyatrosu hem benim yönetmenlik hem görev alan genç tiyatro heveslilerin kariyerleri için büyük bir sıçrama tahtası olmuş, orada çalışan herkes, (Tiyatroyu bırakanlar bile) önemli hem de çok önemli işler başarmış, ama tümü için tiyatro yaşamlarının çok önemli bir parçası olarak kalmıştı…”
1955’te kurduğu Dormen Tiyatrosu ise dönemin devrimi niteliğindeydi. Türk tiyatrosuna Dormen Ekolü dediğimiz bir disiplin getirdi. Tiyatronun sadece metinden ibaret olmadığını; dekorun, kostümün ve oyuncunun duruşunun bir bütün olduğunu savundu. Sahneye her zaman şık çıktı ve seyircisine her zaman saygı duydu. Türkiye’de müzikal denince akla gelen her çalışmanın altında onun imzası vardı. “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, “Sokak Kızı İrma” ve tabii ki 30 yıl kapalı gişe oynayan efsanevi “Lüküs Hayat” yorumu halkın kalbine dokunmayı başardı. Operet geleneğiyle Broadway tarzı müzikali harmanlayarak popüler olanı, kaliteden ödün vermeden sundu. Yıllar sonra “Samsun Operası” tarafından sahnelenen Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı izlemeye davet edildi, heyecansız başladığı bu yolculuğun sonunda, yaşadığı mutluluğu, yaşamının en güzel gecelerinden biri olarak tarif edecekti:
“…Vakti zamanında o kadar beğenilmesi boşuna değilmiş anlaşılan. Oyun sürdükçe büyülenmem devam ediyor, kulaklarıma gözlerime inanamıyordum. Sonunda mest olmuş bir şekilde sahneye çıkarıldım ve mutlu seyircinin sevgi dolu tezahüratı ile alkışlandım… Çocukluğumda Ankara Devlet Operası açıldıktan sonra acaba bir gün İstanbul’da da operamız olabilecek mi diye kara kara düşünürken yıllar sonra Samsun’da böyle bir mucize yaşadım…”
Dormen, sadece oynamadı, yetiştirdi de. Tiyatrosunu bir okul haline getirerek bugün Türk tiyatro ve sinemasının zirvesinde olan pek çok isme ilk profesyonel kapıyı açan kişiydi. Nice günümüz oyuncusu onun tezgahından geçti. O, Türk tiyatrosunun en büyük hocasıydı. 1997 yılından beri düzenlenen Afife Tiyatro Ödülleri’nin fikir babası ve en büyük destekçisiydi. Sadece oyunlar çevirmekle kalmadı, çeşitli üniversitelerde dersler verdi, kendi akademisinde binlerce öğrenci yetiştirdi. Onun için öğretmek, sahneye çıkmak kadar kutsaldı:
“…Yıllar önce köy enstitülerinin kapanması eğitimimize vurulmuş en büyük darbe ve Cumhuriyet tarihimizin en büyük kara lekelerinden biridir kanımca. O yıllarda yaşım küçük olduğu için ayrıntılarını pek bilmesem de galiba komünizm korkusundan kapanmıştı. O enstitüler kapanmasaydı bugünkü Türkiye’miz çok daha ilerlemiş, çok daha yerine oturmuş, çok daha başka bir ülke olurdu… Dormen Akademisi ile Türkiye’de eğitimi kurtaracağız gibi aptalca bir iddiamız yok. Biz yalnızca eğitim konusunda üstümüze düşen vazifeyi yerine getirmeye ve Türk tiyatrosu konusunda ciddiyetle didinen başka okulların da yaptığı gibi doğru şeyleri üretmeye ve eğitimli tiyatroseverler yetiştirmeye çalışıyoruz…”
Sanatı her eve ulaştırmayı hedefledi. Televizyon ve yayın dünyasında da derin izler bıraktı. 8 yıl boyunca televizyon ekranlarında sinemayı ve tiyatroyu anlattı. O naif ve bilgilendirici üslubuyla bir nesle sanat sevgisi aşıladı. Televizyonda “Kamera Arkası” programıyla, sinemaya sevdirdiği çocukluk günlerimizden, Lüküs Hayat’ta hep bir ağızdan söylediğimiz nakaratlara kadar, hayatımızın her yerindeydi. Kendi anılarını ve tiyatro dünyasını anlattığı beş biyografik kitap yazdı, bu eserler ise Türk tiyatro tarihinin en canlı tanıklıklarından oldu.
90’lı yaşlarında bile gençlerle çalışmaktan, teknolojiye ayak uydurmaktan ve yeni oyunlar çevirmekten vazgeçmedi. Onun sözlüğünde emeklilik kelimesi hiç olmadı. 2025 yılında bile Hisseli Harikalar Kumpanyası’nın yeni versiyonları üzerine çalışıyor, “Kibarlık Budalası” gibi oyunlarla izleyici karşısına çıkıyordu. O, yaşlanmayı reddeden, her zaman bir sonraki projeye odaklanan bir vizyonerdi:
“Hayatımda hiçbir zaman ‘ben oldum’ demedim. Her sabah yeni bir oyunun heyecanıyla uyanmak beni hayatta tuttu.”
Her zaman gıpta ettiğimiz dik duruşu, jilet gibi takımı ve yüzünden eksik etmediği o muzip gülümsemesiyle kulise geçen usta, tiyatronun sadece ağlamak ya da gülmek olmadığını, bir yaşam biçimi olduğunu öğretti hepimize. Sahnenin tozunu yutarken bile nezaketten ödün vermeyen, yenilgilerden bile bir başarı hikâyesi çıkaran o bitmek bilmeyen azmi, bizlere en büyük mirasıdır. Onun kariyeri, disiplinle birleşen bir tutkunun neler yapabileceğini hepimize gösterdi.
Türk eğitim sisteminde genel kültür denen şeyin çok geri plana itilmiş durumda olduğunu, lise bitirmiş gençlerin, üstelik sanatçı olmak isteyenlerin çoğunun, Dickens’dan, Dante’den haberi olmadığı gibi kendi ülkelerinin sanat tarihine imzalarını atmış Ahmet Adnan Saygun’dan, Orhan Peker’den de haberi olmadığını vurguluyordu. Gençlere verdiği öğütlerde, genel kültürün önemini vurgularken, geçmişin de önemini anlatmaya çalıştı. Geçmişin üzerine sünger çekenlerin hiçbir zaman tam anlamıyla ilerici bir sanatçı olamayacağını anlattı:
“… Güllü Agop, Naşit ya da Sedat Simavi’nin filmleri hakkında en ufak bir bilgisi olmayan, Afife Jale’nin sahneye çıkan ilk Müslüman kadın olduğunu, seslendirme dünyasında özellikle Laurel ve Hardy filmlerinin dublajlarıyla harikalar yaratan Ferdi Tayfur’un ses sanatçısı Ferdi Tayfur’la karıştırılmaması gerektiğini bilmeyen kişilerin, kendilerini sanatçı olarak kabul ettirmelerine olanak yoktur kanımca. Bunlar ancak sanata uzaktan bakarak vakit geçirmeye çalışan kişiler olarak kalmaya mahkûm kimselerdir…”
Haldun Dormen, tiyatronun tozunu bir şıklık ve disiplin nişanesi olarak taşıdı. Onun için “ışıklar içinde uyusun” demekten ziyade, “perdesi hiç kapanmasın” demek daha doğru olacaktır…
