Türk Dil Kurumu, sesi, kulağın algıladığı titreşim olarak tanımlar, insan deneyimindeyse ses, bu tanımı aşar. Önce, görünen ve görünmeyen olarak kategorize edilebilir; araç motorları, düdükler, yağmur, gözle görebildiğimiz somut seslerken, rüzgâr ve nefes ise, hissedilen seslere örnek olabilir. Ağzımızdan çıkan her kelimenin, attığımız her adamın, bastığımız her tuşun evrende dolaşmaya devam ettiği fikri, insanı büyüleyen bir düşünce…
Tüm bu sesler, kulak verildiğinde, hayal edebileceğimizden çok daha ilgili çekici ve merak uyandırıcı olabilir. Aramızda, bir martının, kamyonetin, tabancanın ya da bir çınlamanın sesinin tınılarında sürüklenip gidenler şüphesiz vardır.
Kerem Kurdoğlu’nun “Sesler” oyunu için yazdığı karakter de işte böyle biri. Salih Bademci’nin tek kişilik performansıyla canlanan bu karakter, çocukluğundan itibaren, seslere olağanüstü duyarlı ve hemen hemen duyduğu her şeyi kayıt altına almaya takıntılı.
Sahnede kullanılan işitsel unsurlar, gündelik hayatın içinde görünmez/fark edilmez hâle gelmiş sıradan sesleri, seyirciye duyulur kılmak aynı zamanda tüm katmanlarıyla yansıtıp/yaşatmak üzerine kurulu.

Ses gibi çok iddialı ve bilimsel yanı da olan bir olguyu kendine konu eden bu oyunu, ayakta tutmayı başaran; Bademci’nin hareketli performansı ve karakterin babasıyla olan dramatik anıları. 100 dakikalık canlandırma boyunca, Orhan Veli’nin sesini dinlediği İstanbul’dan, bir kadının suya değen ayak sesine, düşüşün sesinden, sürtünen taşların sesine kadar birçok farklı ses, anlık olarak seyirciyle paylaşılıyor.
İstanbul’un sesi’ni arayan karakter, İstanbul’un Fethi, 1 Mayıs 1977, Hırdavatçılar ve 6-7 Eylül 1955 Olayları’nı ekliyor listesine. Tarihi travmalar üzerinden dramatize edilen oyunda, hırdavatçılar da ortamı yumuşatan bir ara nağme gibi tınlıyor. Fetih’te surlara çarpan topların ve göğü kaplayacak kadar yoğunlaşan okların sesi, 1 Mayıs 1977’de işçilerin üzerine yağdırılan kurşunların, insanların üst üste yığılmalarının, 6-7 Eylül’de çıkan olaylarda, kırılan camların sesi ve aralarına giren Karaköy-Şişhane hattında bulunan hırdavatçılar çarşısında yükselen tavla ve bitmeyen çay seremonilerinin sesleri kullanılıyor.
Üstüne biraz düşündüğümüzde, tercih edilen bu örneklerin çoğu, ne kadar İstanbul’un sesi tartışılır. Tarih öncesi devirlerden itibaren fethedilen ya da işgal edilen her alanda kullanılan okların sesi de acısı da dünyanın her yerinde aynıdır. Bir insanı canından eden tüm silahların çıkardığı ses ve acı da öyle. Azınlıkların, evlerine, dükkanlarına yapılan saldırıların sesi ve acısı da ortak.
İşte bu evrensel duygularla dinlenildiğinde, oyunda kişileştirilen İstanbul’un sesi olarak seçilen örneklerin, bu denli güçlü bir başlık altında, bilinen büyük travma ve acılarla betimlenmesi samimi gelmiyor, havada kalıyor. Üstelik, büyük travmalar üzerinden gitmek, oyunun kavramsal iddiasını da daraltıyor.
Yıllardır biriktirdiği ses kayıtlarında babasına ait tek bir sesin bile olmamasından muzdarip anlatıcımızın, oyunun sonunda eline geçen tesadüfi bir kasette, çocukken babasıyla birlikte aldıkları kaydın karşısına çıkmasıysa, canlandırmaların seyirciye geçebilen, en güçlü en sahici ânı diyebiliriz. Belki de insan, evrende savrulan tüm tınılardan geriye kalan tek şeyi arıyordur: Kendi yankısını!
Peki ya siz İstanbul’un sesini nasıl tarif ederdiniz?
Künye
Yazar: Kerem Kurdoğlu
Yönetmen: Mehmet Birkiye
Oynayan: Salih Bademci
Dekor/Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Ses & Efekt Tasarımı: Oğuzhan Akalın
Müzik: Şahin Kureta
Yapımcı: Şermin Ekinci – Sercan Apak
Yapım Koordinatörü: Elif Naz Atmaca
Yardımcı Yönetmen: Gozel Rovshanova
Afiş Tasarımı: Ayşe Zeynep Satıcı, Hüseyin Demirkan
Işık Teknisyeni: Özgür Karaböcek
Yönetmen Yardımcıları: Ata Şimşek, Su Özdemir
Katkıda Bulunanlar: Gabriella Özcan, Senanur Altın
