Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 9 – GRİ GÖZLÜ KADIN / Şeyda Aydın

Şeyda Aydın, Edebiyat Yazı Dizisi // Bölüm 9 - Gri Gözlü Kadın



Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 9 – GRİ GÖZLÜ KADIN / Şeyda Aydın
Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 9 – GRİ GÖZLÜ KADIN / Şeyda Aydın

Sevgili Eeva,

Gelecek olan ile birlikte beklenen o an da geldi sevgilim. Aklıma gelenin başıma geldiği yetmiyor, aklıma gelmeyen daha çok geliyor başıma. Gündemimde bu sefer başka şeyler var; hem de bambaşka; ana konu benim çok dışımda… Çünkü o geldi; donmuş denizin beyaz buzulunu siyah botlarıyla çatlatırcasına… O geldi; en soğuk kuzeyde bile hiç üşümeyen üstünlüğüyle soğuğu rahatça solurcasına… O geldi; ışıklı bir geceyi gri gözleriyle sise boğarak yeni bir yılı ve başlangıcı çağırırcasına… Gelir gelmez de hipnoz olmuşçasına baktım ona; hemen görüverdim azapla dolu gözlerinin irisine bakınca, okudum grisinin damarında, o ve benim başlangıcımızı; birbirine çarpışıp teğet geçen aynı ızdırap şarkısının iç yaralarındaki nakaratlarda, sıfırın altında bizi buluşturanı. O benzer kaybın en kalın ve acı notasını… Kalbimle bakınca görüverdim onda, boynu büküklüğünü güçlü ve sert bir personaya gizleyen, özünde şefkatle sevilmeye hasret çeken, şefkatini yitirmiş bir kadını… Dış kabuğunda fersahlarca gururlu ve zorlu; iç çekirdeğinde katmanlarca yaralı ve iltihaplı… Kalbimle bakınca görüverdim onda, aramızdaki tek farkı; ben kaybın ızdırabının en yalın beyazı; o ise beterin beteriyle katran karası…

Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 9 – GRİ GÖZLÜ KADIN / Şeyda Aydın
ŞEYDA AYDIN

Ama ta en başından, onun hiç beklenmedik bir anda gösterişli bir biçimde öteki diyardan Netta’ya gelişinin öncesinden başlayacağım anlatmaya. Ne denli tuhaf bir yolculukta olduğuma her defasında şaşırsam da, bir süre sonra her şey normal görünmeye başlıyor; alışıyorum ya da galiba evrenin olağanüstü oluşunu kucaklıyorum. Belki de bu nedenle tüm bu mucizelere karşılık, betimlemeler için doğru sözcükler ararken, ilk defa anlatmaya nereden başlayıp, nasıl devam edeceğimi bilmiyorum. Ancak bilmelisin ki, yaşadıklarıma dair ne zaman yazmaya başlasam, yazdığım her cümleyi bir gün okuyacağını hayal ederek yazıyorum. Öyle özeniyorum ki yazarken, evrenin tüm zamanını yavaşlatıyorum cümle içlerinde seni hayal ederken; zihnimin tüm seslerini durduruyorum kelimeler arasında seni izlerken… Seninle var olabildiğim tek yer sayfaları doldurduğum kelimeler; çünkü onlar sayesinde yine biz olabiliyoruz aniden; aramızdaki duvarları yıkıp, yan yana ve dip dibe var oluyoruz yeniden… İşte görüyorsun, ufacık bedenimi saran görünmez zırhtaki tek güç bu; hep seni hayal ediyorum yazarken… Mübalağasız kelimelerle güzelsin sen; en estetik edebiyat eseri sensin yalınken… Ölüm kıskansın, buradasın; ayrılık utansın, yanı başımdasın. Kanepeye gelişigüzel oturmuş, bacaklarını uzatarak yayılmış; biraz ağır başlı ve itinalı; biraz alaylı ama sonuna kadar meraklı; belki biraz da hayran, en az benim sana olduğum kadar hayran… Öpmeyi özlediğim ellerinde mektuplarım varken, ara sıra gözlerini kanepenin diğer ucuna kaydırıyorsun –ki zaten orada ben varım; her şeyimle sana hazır ve nazırım. Bana bakıyorsun; kedi gibi yumulup sessizce oturmuş olan uçtaki bana… Ve bazen yaptığım şapşallıklara gülüyorsun, bazen yaşadığım depresyonlara kızıyorsun, bazen yazdığım akılalmazlıklara hayret ediyorsun; bazen de düştüğüm çaresiz durumlara karşılık, şefkatle boynuma atlayacakmış gibi bakıyor ama merakından okumayı bırakamıyorsun. Ah sevgilim, böyle bir giriş yaptığım için affet beni, yine çekilmezin tekiyim; usandırıp sıkan melankolik hâllerdeyim. Oysa son günlerim sıkıcılıktan öyle uzak ki, bir an bile durmadığımı, depresyona yahut sıkılmaya vakit bulamadığımı belirtmeliyim.

Kadimler ile harabelerde yaşadıklarımdan beridir sakin ve olaysızdım; kendimi akışa bırakınca zaman nasıl geçti anlamadım. Rutinlik hâlinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen bu süreçte, hem kariyerime dair röportaj soruları cevaplarken hem de hasta hayvanların bakımı için Sónata’ya yardım ederken bir baktım ki, âdeta yiyip bitirmişim aralık ayını. Sónata ile izlediğimiz dünya kadar film de cabası… Coşkuyla beklediğim yılbaşı günü bile gelmişti sonunda. 31 Aralık sabahının erken saatlerinde –günler çok kısa olunca resmen kör karanlığında– uyandık, çünkü Sónata ile beraber büyük bir yılbaşı partisi hazırlığına girişecektik. Zaten günler öncesinden komşuları, kasabadaki arkadaşları, hatta bana bebek gibi bakan hastane personelini bile davet etmiştik; Mirja ile ailesini de tabii. Kâhin’i çağırmayı elbette ihmal etmedik, ama nedense sebebini belirtmeyip gelemeyeceğini söyledi. Ona kulak asmayarak gayriihtiyari takındığım tavırlar dolayısıyla bana kırgın olduğunu düşünmüş, yüzüm sarkacak kadar üzülmüştüm. Beni teselli eden Sónata’nın sözleriydi. “Tam bir yabandır o; kasabaya pek inmez; sevmez kalabalık…” dedi. Neyse, parti diyordum. İşin içinde ben varsam, uzun bir yemek masası ve süslü bir şölen de olmalıydı. Şaraplar, yemekler, gülüşümüzde açan çiçekler, eğlencemize eşlik eden otantik müzikler… Neticede yılbaşıydı; sen de bilirsin ki çok önemli bir gündür ikimiz için de. Hele hele bir yılbaşına ilk defa kuzeyde girecek olmam, çocuksu heyecanımı katbekat arttırmıştı hâliyle. Sabah itibarıyla öyle enerji doluydum ki, robot yardımı dahi almadan sadece Sónata’nın yardımı ve kendi kas gücümle evin bahçesindeki karları kürekleyip temizledim; böylece bahçenin ortasına uzun bir yemek masası atabilecektim. Herkesin yardımıyla yaptık da. Komşuların getirdiği masaları yan yana dizip birleştirdik. Isınma sorununu da kökten çözmüştük; uzayıp giden masaların dört bir yanına ısıtıcılar yerleştirdik. Ki zaten parti başlayınca kamp ateşi de yakacaktık. Ayrıca ışıklandırmaya da hiç gerek yoktu ki zaten semadaki ay ve kuzey ışıkları, karın beyazlığından yansıyan salt aydınlık, her daim her şeyi aydınlatmaya yetiyor da artıyordu. Senin de bildiğin üzere böyle bir romantiğim ben; en sevdiğim vakit neonlu geceler; oysa burada kendinden neonlu geceler; her gecemi göz kamaştırıcı güzelliklere çeviriyor doğadaki büyüler…

Derken, saat akşam 7.00 oluverdi birden. Odamda hazırlanıyor, üzerime şık bir şeyler giyiyordum ki, pencereden dışarı bakınca, uzaklardan eve doğru yaklaşan peşi sıra ışıklar gördüm; fosforlu kar motorlarının farları… Kasaba ahalisinden davet ettiğimiz kim varsa, arkalarındaki çekçeklerde oturan dostları köpekler, yanlarında yemekler ve içkiler ile gelivermişlerdi tam zamanında. Kendimi hemen dışarı atmış, karşılamıştım şölenimizi onurlandıran kim varsa; ta insanından hayvanına… Birkaç dakikaya ise, kimi sohbetin koyusunda ateş başında; kimi de masada… Kalabalıktık oldukça; ama ne var ki Sónata ile çokça yemek yapmış, masayı da çoktan hazır etmiştik. Hayal et sevgilim, turuncu bir kuzey evinin bahçesinde upuzun bir yılbaşı masası hayal et; üzerinde tabaklarca sebzeli yemekler, kadehlerce şaraplar, cam şişelerce mumlar… Öyle fevkaladeydi ki her şey, Netta’nın bereketinden olsa gerekti. Herkes öyle renkli ve şık giyinmişti ki, üzerlerimizdeki bordosundan sarısına değin birbirinden renkli palto ve bereler sebebiyle kış gibi değil, yaz gibiydik bembeyaz karların, buzulların ortasındaki bu ada kasabasının ucunda. Samimiyetle gülmeyi iyi bilen her Nettalı gibi neşe saçıyorduk ortama. Oysa Mirja’yı arıyordu gözlerim merakla, karşıdaki yola uzun uzadıya bakarken tebessüm yayılıverdi yüz kaslarıma, çünkü yine iç sesimi duymuş da bana koşuyormuş gibi onun iri siluetini görüverdim orada; yavrusu sırtında, eşi de yanında; yaklaşıyordu heyecanla.

Diğer herkes yılbaşını onurlandıran şölen yemeği için masaya kurulur kurulmaz, sanki bir ritüel gibi en son biz; evin sahipleri geçti yerlerine. Bir ucuna ben, diğer ucuna Sónata yerleşti; saatlerce sürecek olan yeme içme faslımız başlamış oldu böylece. Vaktinde seninle birlikte dinlediğimiz aynı şarkılar arkamızda duran radyodan hafifçe kulağımıza gelirken, kadehler boşaldıkça kırmızıyla doluyor, sohbetler yoğunlaştıkça kahkahalar artıyordu ziyadesiyle. Ve elbette benim içimdeki sendin yine; kucağıma oturan –ara sıra paltomun düğmeleriyle oynayan– Mirja’nın yavrusu ile herkesi ağır çekimde sessizce izlerken, gözümün önünden geçip gidiyordu eski günler özlemle. Radyo birden “neon ay” adlı şarkıya geçiverince, başımı yana çevirip zemine bir baktım ki ne göreyim? Sevgiyle yumak olup huzurla uyumuş olan Mirja ve eşini, yanlarına uzanmış köpekler ile öyle görünce, içlendim iyice; yutkunup kalacak, gözümden yaş akıtacak kadar… Bir yılbaşı gecesiydi; koca evrende bir yılbaşı gecesi… Kırmızı şarabımdan çekimser yudumlar alıyordum gözlerimin kırmızısını herkesten gizlerken; herkes mutluyken ama ben sensizken ve herkese mutlu görünmeye çabalarken…

Aynı anda kadehlerimizi kaldırmıştık havaya; nihayetinde beş dakika kalmıştı yeni yıla. Kar da sürpriz yaparak atıştırmaya başlayınca, auramızdan yayılan, tebessümlerimizden akan pozitiflikle kıkırdayarak birbirimize bakıyorduk ki, olan oldu bir anda. Buzul denizin üzerindeki sis kalınlaşıp derinleştiği gibi tekinsiz bir sessizlik vurdu ortama. Kesintisiz müzik çalan radyo yayını bile durdu o dakika. Yanımızdaki hayvanlar pürdikkat kesilmişti karşıya. Bizler de öyle ürpermiştik ki, ellerimizdeki kadehlerle donakalmıştık; oturduğumuz yerden kalkamıyorken sadece başımızı, denizin ortasına kadar donmuş olan buzul kütleye doğru çevirdik. Sanki yer yarılır gibi gürültüyle çatladı buzul; çatlaklar tedirgin eden seslerle yol alıp bizim olduğumuz kıyı boyuna varınca, o anki korkuyla ayağa kalkıverdik. Bir doğa olayı, bir deprem oldu sandık, ta ki ileriye bakar bakmaz onun siluetini görene dek.

Onu orada görmem ile birlikte, hipnoz olmuş gibi hareketlenip yürümem bir oldu. Nitekim başka bir şeydi bu; kesinlikle Netta’dan değil, öteki diyardan bir yamandı. Sislerin içinden ansızın çıkagelen bir kadındı; buzun üstünde korkmaksızın yürüyen ve bize doğru gelen bir gölgeydi; direkt bana gönderilen… İçimden, “İşte o geldi!” dedim ve kalabalığın önüne geçtim. Sónata ve Mirja’nın dışında oradakiler arasında, onun ne olduğunu bir ben bilebilirdim; çünkü azametli olduğu kadar erdemli ifadesinden belli; beklediğim yoldaştan başkası değildi; olamazdı. Basbayağı kadimler gibiydi; upuzun siyah bir palto içinde ve kapüşonlu; benden uzun boylu; hatta senden bile uzun. Yaklaştıkça yaklaştı, ama sonra bilhassa on metre mesafe kalınca aramızda, harlayıp sönüveren bir alev gibi duruverdi; tepkisizce beklemeye başladı. Başını oynatmaksızın sadece gözleriyle her şeyi ve herkesi süzüşünden belli; gözleyip çözmek için durmuştu işin gerçeği. Diğer kadimler gibi olmadığını işte o zaman gördüm; zira kendini gizlemiyor, bir maske takmıyordu. Ayrıca görüntü itibarıyla benim yaşımda ya var ya yoktu. Ne tam bir sarı ne de beyazdı saçları; âdeta küllü bir griydi ve kapüşonunun kenarından çıkmıştı; kendi çakı gibi dursa da, o uzun ipeksi saçları hafifçe uçuşuyordu rüzgârda. Hem hüznün hem de gücün karmaşasındaki gri gözleri ise ilk dikkati çekendi sıfatında. Baştan aşağı simsiyah giyindiği gibi zırh gibi çelik kemerli siyah botlar vardı ayağında. Sırtında da yolcu olduğunu gösteren bir çanta… Paltosunun düğmeleri açıktı; hiç üşümüyor gibi bir hâli vardı. İçindeki dik yakalı üste bakınca, kapılara –ya da kalbe– atıf yapan üçgen bir simgenin işlenmiş olduğunu fark ettim. İçimden, “Yoksa bu, hepsinin giydiği ortak üniforma olabilir mi?” diye geçirdim.

Arkamdaki misafirler hiçbir şeyden habersiz; şaşkın vaziyetleriyle dolu bir meraktayken, solumdan Sónata, sağımdan da Mirja yanaştı yanıma. Sónata çekinerek, “Sence bu o mu?” diye sordu fısıltıyla. “Hiç şüphesiz,” diye teyit verip ancak bir yazarın verebileceği bir cevapla devam ettim: “Kâhin’in hislerine ve uyarılarına göre, güya hikâyedeki antagonist; oysaki benim hislerime göre anti-protagonist… Ve işte sonunda geldi öteki diyardan gelecek olan,” dedim.

Derken hiç ummadığım bir anda gözlerini bana dikti bu yaman kadın; öfkeli bir karmanın tecellisi gibi sivri; buzdan bir bıçak gibi gri… İkimizin gözleri birbirine kilitlendiğinde gözlerinin gerisine gizlediklerini tam okuyordum ki, o benimkini önceden okumuşçasına birdenbire konuşuverdi; buğulu ses tonu; vurgulu kelimeleriyle hem de. “Veera Virtanen’i arıyorum ben, onu burada bulabileceğim söylendi. Sen misin?” diye sordu seslenerek. Onaylarcasına bir adım öne çıktım. “Peki ya sen, benim beklediğim yoldaş mısın?” diye soruya soruyla cevap verince ben, sırıtıverdi. “Ta kendisiyim,” demesiyle birlikte hareketlendi; kendinden hayli emin adımlarıyla bana doğru yürümeye başladı. Kesinlikle diğer kadimler gibi temkinli ve mesafeli değildi; tam bir pervasızdı bu. O yürüyüşü, saçlarının süzülüşü, göz süzüşü; bunların hepsi, ruhumda ilahi davulların çalmasına sebep olmuştu. Pamuksu kar taneleri tıpkı bir masal gibi gökten düşüyorken, o âdeta, masalın kahramanı gibi tüm endamıyla yürüyordu bana doğru; hiçbir şeye aldırış etmeyen, gösterişli girişiyle bir partinin ortasına gökten –aslında üçgenden– düşen gizemli bir davetsiz misafirden farksız… Hem de karanlıktan aydınlığa doğru; koyu karanlık bir sis denizinin içinden çıkıp bembeyaz buz üstünde yürüyerek geliyor olmasındaki anlam buydu belki de…

Yanıma varır varmaz başıyla selam verip, hafif alaycı bir edayla, “Mutlu yıllar Sevgili Veera. Hay aksi! Dakikalar önce yepyeni bir yıla girdik galiba. Lütfen zamansızlığımı bağışla,” dedi sırıtarak. Yalnızca çekingen bir tebessüm ettim karşılık olarak, çünkü ben de herkes gibi onu, bu öte-insanı izleyip incelemekle meşguldüm doğal olarak. Ardından her ne hikmetse –bence kim olduğunu daha iyi biliyor olacaklar ki– tüm hayvanlar; köpekler ve ayılar, sanki hoş geldin dercesine çember oldu onun etrafında. Her birinin huzurundan; onun tarafından sevilme arzusundan belliydi ki, güveniyorlardı ona. Her varlığın hayatında güven eşittir her şey demekti nasılsa. Önce Mirja’nın önünde dizleri üzerine çöktü; boynunu sevdi şefkatli bir dokunuşla, sonrasında diğerlerinin… Fikrimce kendi dilinde kutsuyor, efsunluyordu dünyanın asıl sahiplerini.

Doğrulup yüzüme baktı tekrar; çok olağanmış gibi, “Eh hadi ama böyle yapmayın, siz partiye devam edin,” deyip –ki bu gözümden kaçmadı– Sónata’yı flörtvari bakışlarla süzerek, “Ben içeride beklerim,” diye ekledi ve eve doğru yürüyüp gitti.

Doğru düzgün bir tanışma faslı, tüm klişeleriyle her daim sıkıcı bir hâl alıyor olsa da, henüz bu hâli yaşama fırsatını tanımamıştı bize. İkimiz de bu rahatlığına ve hızına öyle hayret ettik ki, sanki kendi evi gibiymişçesine içeri girip gözden kaybolana kadar arkasından, hatta absürt ifademizle girdiği kapıya bir süre öylece bakakaldık. Hâlbuki her şeyin normale döndüğünü anlamadığımız gibi, son birkaç dakikadır radyonun yeniden çalıştığını bile fark etmemiştik. Hayvanlar hariç, diğer misafirlerimiz her şeyden daha tuhaftı; az önce olanlar sanki hiç olmamış gibi aynen kaldıkları yerden partiye devam ediyorlardı. Olanları hemencecik unutmuş gibi normal akışa dönmüşlerdi. Sónata gözlerini belerte belerte, “Hakikaten olacak iş değil!” diyerek şaşkınlığını gizleyemedi. “Bir tek ikimiz mi ayığız, yoksa sarhoş olan sadece ikimiz miyiz?” diye sordu. Bu bir soru değildi belki ama yüzümü buruşturup alnımı tutacak kadar cevapsızdım; bu yüzden anca, “Sana da mutlu yıllar Sónata,” diyebildim. İşin gerçeği onu korkutmak istememiştim; çünkü anbean içimi kemiren bu gizeme karşılık içimden, “Yoksa,” diye geçirdim, “Yoksa bu bir illüzyon; bir büyü veyahut zihin kontrolü olmasın!”

Öngörülemezliğinde; o tekinsiz çekiliğinde bile muazzamlık yatan bu varlık gerçekte kimdi? Peki ya gerçek miydi? Öğrenmek için hazır yalnızken konuşmam gerektiğini ki zaten bunun için içeride beni beklediğini hissediyordum. Hemen Sónata’dan rica ettim; misafirlerle kendisinin ilgilenmesini, eve kimselerin girmemesini söyledim ve harekete geçtim. Aklım bin bir soruyla dolup taştığından olsa gerek, beynim sanki yerinden çıkacakmış gibi zonkluyordu; üçüncü gözümün açık oluşu yüzündendi bu. Yine de ürkek bir heyecanla; olabildiğine ağır adımlarla –film sahnesini itekleyen melankolik bir şarkı gibi– evin kapısına doğru yürüdüm, zira onunla nasıl konuşacağımı bile bilmediğimden kafamı toplamakla meşguldüm. Evin salonuna girer girmez de onunla göz göze geliverdim. O an tutulmuştu dilim; ileriye de hareket edemedim; sadece dikildim ve onu izledim. Orada; tam karşımda, yemek masasında oturuyordu; hiç istifini bozmadan, masanın üzerinde yatan iki kediyi boyunlarını kaşıyarak seviyordu siyah ojeli zarif elleriyle. Paltosunu çıkarmış, çantasıyla beraber kanepe üzerine koymuştu, hem de düzene takıntılı olduğu anlaşılacak kadar muntazam biçimde. Üzerindeki simsiyah ve dapdar takımları sayesinde atletik biçimli vücudu apaçık ortadaydı. Ayrıca eski çağlardaki savaşçı kabilelerin tarzıyla birebir, yanlardan sıfır numara kazınmıştı saçları. Öte diyarlarda tanrıçalar böyleydi demek ki; dövmeli, piercingli… Korku hormonu salgılayan varlığımla karşısında dikildiğimi anlamış olacaktı ki, güven aşılayan bir gülümsemeyle karşılık verdi. Gri gözlerindeki samimiyet bana cesaret verince çözüldü dilim; konuşuverdim. “Tam olarak kimsin sen?” diye soruverdim.

Kedilerden birini, Fannar’ı kucağına alırken o upuzun konuşmasına başlayıverdi. Konuşurken de inanılmaz derecede hayranlık uyandırıyordu; etkili kullanıyordu sesini ve kelimelerini. “İnan bana, şimdi böyle bir soruya tüm açık sözlülüğüm ve netliğim ile cevap versem,” dedi ve bir es verip sırıtarak devam etti: “bahse girerim düşer bayılır, üzerine bir de altına edersin –ki bunu hiç istemem. Hele hele senin gibi saf yürekli ve kırılgan bir kadına asla yapmam böyle bir acımasızlığı. O yüzden kim olduğuma dair boyumdan uzun, kilomdan ağır olan hayat hikâyemi pas geçmemizin yerinde olacağını düşünüyorum. Kendimle ilgili sadece şunu söyleyebilirim; içgüdüleriyle iz süren bir izciyim, kendine has bir melezim. Aslında herhangi bir insandan pek farkım yok benim; yiyorum, içiyorum, tuvalete gidiyorum, sevişiyorum, uyuyorum; ben de herkes gibi birilerini seviyorum ama sonunda kaybediyorum. Neyse… Direkt konuya gireceğim. Sen beni tanımıyor olabilirsin ancak ben seni iyi tanıyorum; hatta –ne tatlı bir detay– benimle aynı burçtan olduğunu, hayvanlarla insanlardan daha iyi anlaştığını biliyorum, tıpkı benim gibi. Hakkında bildiklerim sebebiyle de sana karşı sempati beslediğimi bilmelisin; çünkü bana, değer verdiğim birini anımsatıyorsun. İlaveten diğerlerine, yani Lofn ile sevgilisi olan ötekine, sana karşı aşırı kibar olacağıma dair bir söz verdim –ki hem beynimi yediler hem de sözlerimi her halükarda tutan biriyimdir. Kimseye ihanet etmeyecek kadar onurluyum da, tıpkı senin gibi. Demem o ki, benden korkmana gerek yok, bilakis bana güvenebilirsin; çünkü artık senin öteki yarın, en sağlam yanın ben olacağım; küreği sen çekeceksin, yelkeni ben kıracağım. Ayrıyeten seni her türlü kazaya karşı gövdemle koruyan bir kalkan olacağım. Sen de bana aradığım kişiyi bulmam konusunda yardım edeceksin. Gerçi onlar bana, aradığım kişiyi bizzat tanıdığını ve nerede olduğunu bildiğini söylediler ama… Biliyor musun?”

Dışındaki ifadelerden her ne kadar buz gibi soğuk, bıçak gibi keskin görünse de, hatta kim olduğunu tam belirtmeyecek kadar gizemli ve kibirli bir izlenim çizse de dediklerine inanmıştım; çünkü içindeki samimiyetle konuştuğunu hissedebiliyordum. Salonun ucunda çekingen vaziyetimle dikiliyorken, aniden öne doğru adımlar atıp ona yaklaşırken buldum kendimi. Aynı anda, günlerdir merak ettiğim ve tüm sırrı çözecek olan o soruyu sordum. “Buna cevap verebilmem için öncelikle kimi aradığını bilmem gerekli. Adı lütfen?” dedim.

İfadesi birden değişti; dili tutulacak kadar hem de. Soruma karşılık suskun kalışından anlaşılıyordu ki, aradığı kişinin adını dilinden geçirip heceleyemeyecek kadar travmatikti. Belli ki bu kişinin adı, her şeyin kilidini açacak olan anahtardı. Masanın üzerinde duran –seyahatnamem için kısa notlar aldığım– küçük defterden bir sayfa yırtıp, yanındaki kalemi alarak hızlıca yazdı. Ardından o sayfayı, zarif bir hareketle masanın üzerinde bana doğru kaydırdı.

Gri gözlerinden kendiminkileri ayırmaksızın masaya yaklaştım, tereddüt etmeksizin kâğıda uzandım ve okumak üzere elime aldım. Okur okumaz da o anki hislerimle düşüncelerimi tutamadım; sesli olarak, “Köy!” deyip kalakaldım. Yazdığı kişinin soyadı farklıydı ama kim olduğunu ilk iki adından hemen anlayarak aylar öncesine, seyahatimin başlangıcındaki duraklardan birine gitti aklım. İşte o an, yüzüme çarpılan bir kova soğuk suyla uyandırılmış gibi ayıldım; tam bir üçgen örüntüsü oluşturan noktaları birleştirerek anladım, sakuralı geyiğin neden orada kendine kaza süsü verip yolumu kestiğini, beni neden köye yönlendirdiğini, köydeki dostlarımla tanışmama neden olan her şeyi…

Tesadüf olmayan; resmen önceden planlanan her şeye öyle şaşırmıştım ki, aklımı güçlükle topladım ve elbette ilk olarak, “Onu neden arıyorsun?” diye sormaktan kendimi alıkoyamadım. Cevap olarak bana, “Benim için özel biri,” deyip geçiştirince iyice gerildim. Sonunda atışır gibi konuşmaya başladık art arda; aslında tam bir restleşme vardı aramızda. Dik bakışlarını benimkilerine kilitleyerek konuşuyordu; o hâlâ masada, ben de ayakta… Aklıma türlü türlü şeyler gelmiş, korkmuştum. “Yeni evlendi. Netta’nın uzak ucundaki bir şehirde eşi ile birlikte mutlu mesut yaşıyor şimdi. Ne işin var ki onunla?” diye sorunca ben, gözlerini devirdi ilkten. “Evlendiği kadını da kısmen tanıyorum ve inan bana, düşündüğün gibi değil,” dedi başını iki yana sallayarak. “Dedim ya özel diye. Onu seviyorum, ona değer veriyorum ama sandığın şekilde değil,” diye ekledi.

Her kim olursa olsun, bir varlığın huzuruna ve mutluluğuna çomak sokmak kimsenin haddi değildi; dolayısıyla bu cevap bana yeterli gelmedi. Sanki şaibeliydi ifadeleri. Onu baştan aşağı süzmemin ardından, tepeden yağdırdığım donuk bakışlarımı direkt üzerine dikecek kadar şüpheci olduğumu anlamış ve gerilmiş olmalıydı ki, önce boynunu kütletti, sonra robotsu bir edayla oturduğu sandalyeden kalktı. Âdeta sabrı zorlanmışçasına iki elini yanlara, masanın üzerine koyup öne doğru eğildi; yüzünü benimkine iyice yaklaştırarak, yükselttiği sesiyle bana dedi ki: “Kendi evreninde en sevdiği insanı kaybedip en çok acı çeken insan olduğunu sanıyor olabilirsin, ancak ben de kendiminkinde kaybettim! Onu seviyorum, çünkü en değer verdiğim insan o benim! Hem de başka bir zamanda ve başka bir evrende onu çoktan kaybetmiş olmama rağmen! Ki ben onun, başka bir zamanda ve başka bir evrende gerçekleşmiş, ama şu an bulunduğumuz zamana göre orada henüz gerçekleşmemiş bir zamanda zalimce öldürüldüğünü izledim! Ona saplanan bıçak yüzünden ölüp giderken, fışkıran kanı her yanıma bulaşırken elimden hiçbir şey gelmedi; can çekişini çaresizce seyrettim! Çoktan kaybettiğim annem o benim! Şimdi ise, neredeyse onunla aynı yaşta olan hâlimle diğer evrenin geçmişine zaruretten geldim; çünkü onu görebilmek için bana verilen tek şans bu! Niyetim sadece, nefes alışını görebilmek, hepsi bu! Vaktinde elimden aldıklarına karşılık evrenin bana olan borcu bu!”

Ah! Sanki bana saplanmıştı o bıçak; acıdı içim; zorlukla ayakta duracak kadar titredim. Nitekim onu incitmek değildi niyetim; ama pürdikkat dinleyip gözlerinin içine bakarken incindiğini görüp ondan beter incindim. Öteki diyarda, diğer evrende nerede, nasıl, neden öldü diye soramayacak kadar çekindim; ezilmişti kalbim, vaktiyle kazara ezdiğim çileklerden beter. Ah Eeva! Hem başka bir evrende kaybetmekten hem de başka bir evrende –yani burada– bulmaktan bahsediyordu. Zira seninle konuştuklarımız gelmişti aklıma; başka bir evren ve zamanda seni bulursam, hiç durmamam hakkında. İkimizin ikinci şanslara dair tutunduğu umudun farklı bir tezahürü vardı karşımda; bir boyuttan diğer boyuta, ama bizimkinin zıddına; ta oradan buraya… İşte o dakika kalbimle bakınca her şeyi görebiliyordum onda; kalbinden aldığı cesaretle evren duvarlarını aşanı… Kendimi incitecek detaylara takılmıştım neticede; benim gibi kaybeden birine, benim gibi ölümü izleyen çaresiz birine… En azından tekrar kavuşma kesinliği olan benden şanslı birine. Diğer ikisinin niçin onu direkt olarak kendilerinin buluşturmadığını, niçin dolambaçlı olan benim yolumun seçildiğini ve niçin yoldaş olarak bana gönderildiğini de anlamıştım; için için anlamıştım. İşte o noktada bir tanrıça değil; benden farksız, kalbi paramparça bir insan olmuştu gözümde. Önce Lofn, şimdi de bu; benziyorduk biz; düpedüz aynı kaybın, aynı ızdırabın yolcusuyduk hepimiz. Bir kez daha öğrendim gerçek bilgelik yolunun acıdan ve kayıplardan geçtiğini. Önce iliklerime kadar sevmeden, sonra kemiklerimle beraber yitirmeden, ardından parçalanıp kendimle yüzleşmeden asla evrilemez; öğrenemezdim. Hiç şüphesiz…

Koca evrenin borcunu ufacık bedenime yüklenircesine, “Madem öyle, seni annenle buluşturmak benim de borcum,” diye başladım sözlerime. Dostlarımla vedalaşmak için zamana ihtiyacım vardı, bunu düşünüp saatimdeki takvimi kontrol ederek devam ettim: “Ancak bir hafta sonraki feribotla çıkabiliriz yola. Araba üç aydır otoparkta, hem ona bakım yaptırmalıyım hem de sağlam erzak hazırlamalıyım, çünkü gideceğimiz yer merkezdeki bir neon şehir, Netta’nın ana karasında ve bu adadan çok uzakta… Şimdi dinlen lütfen,” diye ekledim sakinleşmesini dilercesine.

Neyse ki, az önce bana diklenen anlayışsız ve sabırsız kadın değildi artık; mahcup ve yıkık bir ifadeyle gülümseyecek kadar sakinleşmişti; teşekkür edercesine başını salladı ve gerisin geri sessizce oturuverdi sandalyesine. Nerede uyuyacağını düşünerek sağa sola bakıyordum ki, “Kanepede uyurum ben,” dedi, sanki aklımı okur gibi. Kadimler arasındaki yerini ve yeteneklerini belki çözerim diye adını öyle merak ediyordum ki, “Peki sana ne diye hitap etmeliyim, adın nedir?” diye sorunca ben, tatmin etmeyen bir cevap verdi hemen. Bakışlarını yoğun bir kederle yere indirerek, “Şimdilik hiçbir şey…” dedi. “Çünkü burada hangi adımı kullanacağım konusunda; hangisiyle var olacağım konusunda kararsızım. Zamanla anlarım elbet.”

Bembeyaz pürüzsüz tenine oldukça yakışan küllü gri saçları ve gözleri sebebiyle mecburen bir süre Gri diye anacaktım onu, ta ki adını bahşedene dek. Kâhin’in bana içirdiği halüsinojenik karışımın algılarımı uyandırmasından olsa gerek, ona hayal gücümle bakınca kimsenin göremeyeceği bir şey görüyordum; ruhunu tanımlayan o hayvanı. Ancak o an için ben de onun gibi kararsızdım; zamanla bana adını söyleyecek kadar yakınlaşacak, ben de onun hangi hayvan olduğunu kavrayacaktım. Rahatça dinlenmesi için onu yalnız bırakmak üzere arkamı dönmüş hâlde dışarı çıkıyordum ki, aklıma gelen bir detayı ona söylemek üzere başımı çevirdim. “Yazdığın soyadı,” dedim, “onun asıl soyadı değil.”

“Evet, bunu öngördüm aslında,” dedi içlenir de gizler gibi. “Öğrendiğim kadarıyla sizin diyarınızdakilerin soyadı babalardan değil, annelerden geliyormuş yıllardan beri. Ben sadece, vaktinde bana da verdiği soyadıyla anmak istedim onu. Başka bir hayatı bensiz yaşıyor olsa da, onun aynı kişi olduğunu hissediyorum, durum bu. Çok uzun zaman önce, aslında gelecekte rastladığım bir kadın bana, ‘Başka evrenler var; çok daha iyi evrenler…’ demişti. Şimdi seni görünce ne demek istediğini anladım.”

Nedendir bilinmez, böyle deyince dayanamadım; ne desem onu ve kendimi incitiyormuş gibi hissetmemle salondan fırlayıp dış kapıdan çıkmam bir oldu. Susup kaçmıştım; kaçıp susmuştum; yutkunmuş ve dışarı vurmuştum kendimi. Sonra bir anda, kapı önündeki basamaklarda direk gibi dikiliyorken, yılbaşı partimizde eğlenen tüm dostlarıma gözlerimle veda ederken buldum kendimi. Sen de hak verirsin ki zordur vedalar; üç ayımı geçirip sıkı sıkıya bağlandığım kuzeyden birkaç güne tamamen ayrılacak, belki bir daha hiçbirini göremeyecektim, ne Mirja’yı ne de Sónata’yı.

O vaziyetimle herkesi geriden izlerken, bu duygusal anımı bozan Sónata’dan başkası değildi. Masallardaki hancı güzeller gibiydi; elinde bir tepsi yemek ve içecek ile aniden tam karşımda belirdi. Alev almış gibi yanımdan hızla geçip içeri dalarken bana dedi ki: “Ev sahibi olarak misafirimize kibar davranıp yemek götürmemin uygun olacağını düşündüm, belki açtır.” Bunu söylerken nedense yanakları kıpkırmızıydı; feromon salgılıyordu sanki. Bu hâlini o dakika çözmem imkânsızdı tabii, ama kısa süre içinde şahit olacaklarım karşısında hayret edecektim ikisine. İkisi arasında yaşanacaklara dair Kâhin’den mesaj gelse güler geçer, konduramazdım kesinlikle. O yüzden şimdi sıkı dur Eeva, kadim bir yolcunun evdeki varlığına hâlâ inanamıyor olmam yetmezmiş gibi; üzerine bir de hiç hesapta olmayan bir takım şeylere nasıl inanamadığımı anlatacağım sana.

Sabah saatlerine doğru yılbaşı partimiz sona ermiş, Mirja ile ailesi dâhil tüm misafirlerimiz gitmişti. Sónata ile ortalığı üstünkörü topladıktan sonra salona geçmiştik; yorgunluk kahvesi içiyorduk masanın köşesinde. Henüz adını bile bilmediğimiz esrarengiz misafirimiz de kitaplıktan kaptığı bir kitabı okuyordu kanepede, hem de o dingin ve keskin çekiciliğiyle. Her şey o kadar olağandı ki, sanki üç ev arkadaşı gibiydik, ta ki Sónata’nın ona nasıl baktığını fark ettiğim an’a dek. Bizim kızıl güzel, o zekâ küpü kadın, âdeta IQ seviyesi düşmüşçesine kadını izliyordu, hem de alık alık. Sonra bir anda nasıl yaptıysa yaptı, müzik çalarda afrodizyak etkili romantik bir caz/blues listesi açtı. Üstüne üstlük sabahın köründe tam da sevişmelik bir liste… Kâhin’in caz ve blues hakkında dediklerine gidince aklım, az kalsın kahkaha atacaktım; ama kendimi engelleyerek dudaklarımı ısırdım. Bir yandan ona, diğer yandan ötekine bakarken gözlerim şaşı olsa, buna bile bu kadar şaşırmazdım. Kaldı ki zaten ikisi arasında elektriklenen kaçamak bakışları, yeşil gözler ile gri gözlerin birbiriyle kesiştiğini yakalayınca da, onları yalnız bırakmakta karar kıldım.

Uyumadan önce duş almak için banyoya gittim, ama duştan önce banyo kapısının aralığından bir süre ikisini izledim o bildiğin şapşal tebessümlerimle. Benim gittiğimi bile fark etmemişler, sohbet etmeye başlamışlardı flört edercesine. Bir romantik/bilim-kurgunun ironik sahnesi gibiydi; geçmişin caz şarkıları fonda çalarken geleceği temsil eden âşıklarınki gibi. Hatta duyabiliyordum konuşmalarını. Kaşla göz arasında malum soruyu sordu Sónata; kendinden emin ifadesiyle, “Hayatında özel biri var mı?” dedi. O da cevap verdi; tereddüt dahi etmeden, “Biri vardı ama ayrıldık; gözlerimizin önündeki perde kalkınca birbirimize uygun olmadığımızı geç de olsa anladık,” dedi. Hah! İşte o an ikisi adına içime su serpildiğini itiraf etmeliyim. Hâllerinden anlaşılana göre uyumayacaklar, kendilerini akışa bırakarak saatlerce konuşacaklardı. Mevzu derinse şayet, olması gereken buydu belki de; evrenin kesin bir bildiği vardı ve akışa müdahale imkânsızdı. Nitekim inanılır gibi değildi; kim bilir belki Lofn’un bahsettiği yardımın ilk adımı bu olsa gerekti; çünkü öteki diyardan çıkagelen o buz dağı kadın, Nettalı Sónata’nın şefkatli yakınlaşması karşısında sanki erimiş, durgun bir deniz misali durulmuştu. Görünen o ki, Gri de tıpatıp annesinin yolundan gidiyordu; kızıl bir afete denk geliverince kaçamadığı bir radara girmişti. Bense bu olanları hayretle gözlemliyordum; henüz yoldaşımla, öteki yarımla tam tanışmamışken, Sónata’nın benden hızlı iletişim kurmuş olmasına bir yandan şaşırıyor diğer yandan üzülüyordum. Ne yazık ki bir haftaya gidecek olan ikimizdik; geride kalan ise Sónata olacaktı. Bu ani değişken karşısında içimden, “Keşke biraz daha uzun kalabilseydik burada,” diye geçirip hüznümün üstüne sanki ben kapanırcasına banyo kapısını kapadım.

Duş sonrası bornozumla banyodan odama geçerken ne gördüm dersin? Bizim Sónata boş durmamış, Gri’nin yanına oturmuştu; ta dibine kadar sokulmuştu. Kitaplardan konuşuyorlar ve geride duran benim onları izleyip gülümsediğimi göremeyecek kadar birbirleriyle meşgul görünüyorlardı. Odama geçip yatağıma uzandığımdaysa, aklıma başka türlü şeyler geliverince, ikimizin ilk gecesini düşünüp düşün içine düştüm. Ardından, düşlerde bile kaçamadığım gerçeğime döndüm; kendi kendime, “Ah, ne tuhaf bir melankoliksin Veera! Her yerde Eeva ile kendini görüyorsun! Dilerim seninkine benzemez sonları; en azından mutlu olur başlangıçları,” diye söylenerek ürpertimi durdurdum; her şeyi de iyiye yordum ve yılın ilk günü her günkü gibi yine seninle uyudum.

Meğer öyle yorulmuşum ki, sekiz saat deliksiz uyumuşum her yılbaşı ertesi yaptığım gibi. Karışık saçlarım, şiş suratımla kahve yapmak için mutfağa gittiğimde, ocak başına geçmiş olan Sónata’nın hünerlerini konuşturduğunu gördüm. Fısıltıyla, “Çikolatayı çok seviyormuş,” dedi berimizdeki kanepede kestiren Gri’yi ima ederek. Tencereyi karıştırırken de, “Dayanamadım ve ona kendi ellerimle ev yapımı çikolata yapmak istedim, özel bir sürpriz olarak,” dediği an ise saçlarım kadar karıştı ifadem; gözlerimi kırpıştırarak baştan aşağı süzdüm onu. Doğal olmasına doğaldı fakat bildiğim günlerinin aksine, o uzun bakır kızılı saçlarını seksi bir gelişigüzellikte toplamış, zümrüt yeşili gözlerine makyaj yapmıştı; alev almışçasına çekici görünüyordu. Anlaşılan o ki, ateş bacayı çoktan sarmış, yangın çıkmıştı. Onu öyle görür görmez, suratımdan beter şişti içim; nedense panikledim; yersiz hislerle sebepsizce korkuverdim; onu uyarmak istedim. “Ah Sónata, temkini elden bırakma; çünkü ateşle oynuyor olabilirsin, kalbin yanabilir; çünkü o buraya ait değil, ne bizim evrenimizden biri ne de bizden biri! İnsan gibi mi değil mi onu bile bilmiyoruz. Ayrıca bilim-kurgu gibi hem paralelden hem de gelecekten geliyor; yani basit bir fizik problemine; zaman ve evren teorisine göre, onunla aynı yaşlarda olsak bile gerçekte ikimiz de onun annesi olacak yaştayız!” demek istedim, ama akışa müdahale haddim olmadığından vazgeçtim. Belki olaylara farklı açıdan bakıyordum, belki benim hiç alışık olmadığım şekilde; yalnızca sıradan bir flörtleşmeydi. Hâlbuki yanılıyor olmak için evrene yalvarabilirdim; çünkü bunun gerçek aşk olmasını tercih ederdim. Yoldaşım, öteki yarım o olacaksa eğer, sahteliğine tahammül edemezdim. Ne de olsa ben bendim; venüs merkezli aşk kadını Veera’dan başkası değildim; değilim, gerçek olana değer veren hep benim.

Uyanıp doğrulunca direkt Sónata ile muhatap oldu; kaldı ki zaten beni görmezden geliyor, sanki hayaletmişim gibi dışlıyordu. Bir anlığına var olduğumu fark edip yanıma geldi; kulağıma eğildi. “Yola çıkınca seninle uzun süre baş başa olacağız ve epey konuşacağız, demem o ki, şimdi lütfen onunla ilgilenmeme izin ver,” dedi ve tam bir kalp hırsızı gibi sırıtarak göz kırptı. O yaramaz ifadesini görür görmez, az kalsın Sónata’yı odama çekip dikkat etmesini, ateşle oynadığını söyleyecektim, ama yine iyiye yorarak vazgeçtim. Çaktırmadan varlığını süzerken, kendimi onun yerine koyarak anlamaya çalıştım; bir vakitler kaybettiği annesini capcanlı görecek olmasından korkuyor, travmasını bastırıp kafasını dağıtıyor olabilirdi. Neticede bu genel tavırlarının yanıltıcı bir maske olduğunu; duygusuz ve sığ olmadığını hissediyordum; eğer kendini bana ve annesine benzetiyorsa, hem sevgi dolu ve onurlu hem de derin ve net olmalı diye düşünüyordum. Böylece düştüğüm tüm paradokslardan sıyrılıp mantığımı duygularımla eşitleyerek zihnimi arındırdım; tam da Veera gibi kalbimle baktım her şeye. Kuzeyin soğuk kış günlerinde kar inerken hafifçe, evin içinde sıcak bir aşk filmi oynuyordu sanki gözlerimin önünde. Pencere yanındaki berjerde oturuyor, zamanı yavaşlatıp ağır çekime alarak izliyordum ikisini de. Kendi elleriyle ona çikolata yediriyordu Sónata, sanki kendi tatlılığı yetmezmiş gibi bir de üzerine. Kaşığı tutarken tereddütle, “Çok sıcaktır, dikkat et yanma!” diyordu; Gri’nin ise tüm odağı tek bir kişide; yanmayı falan umursamıyordu bile bile. İşte orada öylece, kendi sükûnetli sessizliğimde film izler gibi; birbirlerine çekildikleri tüm sahneleri izlemiştim bir saat süresince. Ta ki o, Sónata’ya bir soru sorup beni de filme dâhil edene dek.

Sónata’nın yüzüne düşmüş perçemi düzeltti Gri; derinlerde kaybolmuşçasına gözlerine bakarken de konuşuverdi. “Buraya gelmeden önce bana anlatılanlardan biliyor olsam da buranın tarihini tam bilmiyorum, bu yüzden senin ağzından dinlemek isterim asıl hikâyeyi. Böylesi bir dünya kurmayı siz nasıl başardınız, anlatır mısın bana?” diye sordu. Kibar bir el hareketiyle beni işaret etti Sónata. “Bu konulara hâkim olan araştırmacı yazar orada!” dedikten sonra tam karşımdaki kanepeye oturdu; imalı gözlerini benimkilere dikerek, “Bence sen tarih kısmından başla, gerisini ben getiririm,” dediği an, onun hemen yanına Gri’nin oturduğunu gördüğümde, başladım dokuz kıtanın uyanışını anlatmaya. Orada Gri’ye ne dediysem –hatta Sónata’nın dediklerini de– aynen yazacağım sana; mühim bir andı nasılsa. Ben anlattığım sırada, ellerinde kahve bardakları; hikâyeciyi merakla dinleyen çocuksu ifadeleri ile bakıyorlardı bana.

Berjere iyice yaslanarak, “Bu hikâye bizim doğduğumuz zamanların hemen öncesine dayanır,” diye başladım cümlelerime. “Muhtemelen ben ve Sónata yaşındakiler, aile kavramı sadece anne ve baba olan, eski klasik düzenin son kuşağıyız. Çünkü bizim kuşak doğmadan önceki yıllarda bir sabah uyandıklarında artık farklı olduklarını hissetmişler; yeryüzündeki tüm insanların bilincinin bir anda değiştiğini fark etmişler. Yani aslında, pozitif yönde bir evrime maruz kalmışlar; bilinçsel bir evrimin yeni doğan çocukları oluvermişler. Bunun nasıl olduğu asla çözülememiş; ilahi bir lütuf veya büyülü bir şifa olup olmadığıysa koca bir sır olarak kalmış. Dünya üzerinde yaşayan her canlıya karşı sonsuz bir sevgi hissetmeye başlamışlar. Sonuçta kutsal olan kalp; kutsal olan aşk ve sevgi… İşte o sabah yeni idrak edebilmişler bunu. Ne var ki öncesinde, birbiriyle savaşıp zorbalık eden; ırklar, cinsiyetler, cinsel kimlikler sebebiyle birbirinden nefret eden ilkel insanlardan başka bir şey değillermiş. Oysa başarmış, değişmişler; insanı anbean aşağı çeken ve yok eden o rezil içgüdüleri artık hissetmiyorlarmış; şiddet duygularından tamamen arınmışlar. Kalpleri öyle saf bir noktaya ulaşmış ki, cinsiyetlere, cinsel kimliklere, ırklara yönelik ayrımlara dair eser kalmamış içlerinde; herkesi değerli birer insan olarak görmüşler. Böylece “Dokuz Kıta Manifestocuları” adı verilen bir grup; her meslekten, her ırktan insanlar bir araya gelmişler ve zihinlerinde aniden ve aynı anda beliren Netta Manifestolarını yazmışlar. Buna niçin Netta Manifestoları adı verildiğine gelirsek, her ne hikmetse ilk zihin uyanışları Netta’da gerçekleştiğinden olsa gerek. İlk maddelerde ise insanları ötekileştirip birbirinden ayıran, insanlar arasında husumetler çıkaran ifadeleri kaldırmışlar; ırksal ve cinsel kimliklere, hatta cinsiyetlere yönelik hiçbir ifadeyi kullanmayacaklarına dair sözler vermişler. Hâlbuki zaten en başından beri olması gereken buydu; hepimiz eşit ve evrensel olmalıydık ve tüm dünyanın iyiliği için de böyle yaşamalıydık. Ortak lisanı kibar ve naif bir hâle getirdikleri gibi; lisandaki negatif ifadeleri ortadan kaldırınca, hitap şeklini değerli insana karşılık gelen cinsiyetsiz ifadeler altında toplamışlar. Sonrasında, kimse kimseyle savaşmayacak ve öldürmeyecek diye de anlaşmışlar; dolayısıyla zaman içinde evlerindeki tüm silahları yok etmişler, tüm silah fabrikalarını ve orduları kapatmışlar. Hemen ardından dünyanın her yerine barış da gelmiş. Eşit ve adil haklar adına, tüm dünya üzerinde ülkeleri birbirinden ayıran sınırları bile kaldırmışlar; adına “Dünya Bütünlüğü” denen, merkezi yönetimi her yıl değişen bir meclis kurmuşlar. Ortak gaye, sevgi, empati ve yardımlaşma ile yeryüzünde nefes alarak, insanın gerçek varoluşunu doğru biçimde uygulamak olmuş. Böylece biz de, gel zaman git zaman bize verilen zekâyı ve sağlanan olanakları doğru yönde kullandık; bilimde ve sanatta ilerleyerek her canlının huzuru için çalıştık. Evren ile dengede; mükemmel bir uyum içindeyiz. Velhasıl eski dünya insanları ile kendimizi kıyaslarsak onlardan çok öteyiz; evrim geçirdik biz,” dediğim yerde bir es verdim. Saygım gereği sözü Sónata’ya bırakmak istedim; tutkulu bir veteriner, iyi bir çevre bilimcisi olduğundan, devam etmesini rica edercesine ona baktım.

Beni anlayınca teşekkür edercesine gülümsedi Sónata; kaldığım yerden de devam etti heyecanla. “Dünya burada dokuz kıtadan oluşur; dokuzuncusu Netta ile kuzeyindeki adalarıdır, hatta şu an bulunduğumuz yer Netta’nın en kuzeydeki adası oluyor. Yani uzun lafın kısası, bu dokuz kıtalık dünyada sadece insanlar değil konu; başından beri tüm hayvanların refahı ve doğa için de çalıştık. Besin kaynağı olarak hiçbir hayvanı öldürememeliydik ve aynen öyle yaptık; tüm hayvanları hayatımız pahasına koruduk; ne de olsa onlara karşı koşulsuz bir sevgi besliyoruz, aynı şekilde onlar da bize. Zihnimizle konuşmaya başladık birbirimizle; güvenmeyi öğrendik birbirimize; böylelikle barış içinde indiler şehirlere; ne biz onların canına kast ettik ne de onlar bizimkine. Doğa ana’nın ilk çocukları olan hayvanlar bize değil; ikinci çocuklar olan bizler, kardeşlerimiz olan hayvanlara ayak uydurduk, çünkü doğru olan bu. En başa dönersek, öyle geliştik ki tükettiğimiz besinler için alternatifler bulduk; hayvanları öldürmemize, onları ihtiyaçlar dâhilinde kullanmamıza gerek olmayacak şekilde tasarladık tüm besinleri; kalori ve kolesterolü yok edip organikliği bozmadan hem de. Şehirleşirken bile makineleşmeyecek, düzeni bozmayacak kadar doğaya saygılıydık; hem yemyeşil hem de retro-fütüristik bir dünya olarak geliştik. Her ne kadar buzul iklim nedeniyle burada hiç ağaç göremesen de ana karanın ormanlarla dolu olduğunu göreceksin, çünkü diktiğimiz binaların karşılığında milyonlarca ağaç diktik. Binaları da dikey bahçelerle sarıp sarmalayarak, insandan önce devasa bir orman olan dünyayı onurlandırdık. Yakıt, elektrik ve diğer tüm enerji kaynaklarını, güneşin ve rüzgârın, hatta geri dönüşümün bereketinden aldık; araçlarımızın ve evlerimizin tüm ihtiyacını onlarla sağladık. Sağlık için; AIDS gibi pek çok hastalığın tedavisini bulduk ve bağışıklık sistemi geliştiricilerle buna benzer tüm hastalıkları ortadan kaldırdık. Sonrasında insanın beden bütünlüğünü en iyi seviyeye getirmek için projeler yaptık; mesela bedensel engelleri üstün teknoloji protezler sayesinde yok ettik. Ayrıca obeziteyi de tamamen yok ettik; hepimiz sağlıklı kilomuza ulaştık ve öyle yaşamaya başladık. Bunun yanı sıra robotik teknoloji gelişirken öte yandan nanoteknolojide de ilerledik. Şimdilerde ise hücresel yenilenmeyi bularak insan ömrünü uzatmaya, kanseri yok etmeye başladık. Bunların yanı sıra çok önceleri, cinsiyet yahut cinsel kimlik ayrımı yapmaksızın çiftlerin bebek sahibi olmasına olanak sağladık. Yani, yetişkin olduğu müddetçe; hissettiği aşk, yaşadığı ilişki, kurduğu aile sebebiyle kimse kimseyi yadırgamaz bu evrende; doğa bile hermafroditken ki biz insanın ne haddine? Esas olan sevgidir; aşktır bize göre. Başarılı bir evrimin sonucuyuz biz ve böyle olduğumuz için her birimizle gurur duyuyoruz, çünkü hepimiz eşitiz ki zaten bunun aksi durumu düşünülemez, değil mi?” dedi teyit bekleyerek.

“Şimdi daha iyi anlıyorum zihinlerin nasıl değiştiğini; insanların evrimsel uyanışını…” diye mırıldandı Gri; gözlerini hüzünle yere indirirken de dokunsan ağlayacak gibi devam etti: “Aynı zamanda, annemin hayal ettiği o ütopya çok önceden kurulmuş bu boyuta… Demek bu nedenle malum olmuş ve başını belaya sokan o romanı yazmadan edememiş…” diye söylenirken neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrimiz olmadığından afalladık. O ise öyle eğri büğrü görünüyordu ki, kendini tam bırakacakken, ona güç verdi Sónata; elini tuttu sıkıca; şayet kendini bırakacak olursan, seni tutan hep ben olurum der gibi.

Karşımda onları öyle görünce içlene içlene sustum anca; neyse ki suskunluğum sırasında kafamızı dağıtacak bir eğlence fikri yetişti içimdeki imdat feryatlarına. Partimizdeki misafirlerden duyduğum kadarıyla yılbaşı ertesi bile kuzeydeki yeni yıl eğlenceleri bitmek bilmezmiş; kasabalı bir müzik grubunun, kasabanın tek barında gece konseri vereceğini biliyordum ve gitmek için yanıp tutuşuyordum. Bu niyetimi ikisi ile paylaşınca bana katılmak istediklerini söylediler. İki saate hazırlanıp evden çıktık ve dosdoğru bar konserinde bulduk kendimizi. Ben bira almak için bar bankosuna yanaştığım sırada, onlar çoktan pistte dans etmeye başlamışlardı. Işıklar altında, tam ortada dans ederlerken o eller nerelerde gezindi anlatamam; birbirlerinden gözlerini ayırmaksızın vücutlarına öyle dokunuyorlardı ki, ortalık yerde birden sevişmeye başlasalar hiç şaşırmazdım buna. Bir türlü de öpüşmediler orada; hatta öpüşseler ben rahatlayacaktım, ama bakışlarıyla yaptılar her ne yaptılarsa. Bar bankosunun oradan ikisini izleyerek biramı yudumlarken, diğerini tam bilemem ama Sónata adına çok mutlu olduğumu, gülümseyip durduğumu belirtmeliyim; çünkü tanıdık birini görüyordum onda; onu ilk kez bu kadar mutlu ve umutlu görüyordum, aynı zamanda yarını umursamayacak kadar şapşal… Sonuç olarak bu zarif kızıl, sadece kalbini hoplatan, yüksek feromonlu bir venüs kadını bulmamıştı; hayallerinin çok ötesinde birine, hem paralelden hem de gelecekten çıkagelen bir tanrıçaya rastlamıştı. Ne tuhaf, beni Kâhin’e götüren Sónata’ydı; oradaki pek çok mucizeye vesile olması yanında, farkında olmadan kendi mucizesinin yolunu hazırlamış dahi olabilirdi. Gri içinse neye niyet neye kısmetti; Netta diyarında sadece –güya öteki diyarda ölmüş olan– annesi ile buluşmakla kalmayacak, belki şimdiye değin kendi diyarında rastlamadığı gerçek aşkı bile bulacaktı, kim bilir?

Ertesi gün, yani bugün öğle vakitlerinde ikisini evde yalnız bırakıp, Mirja dâhil herkesle vedalaşmak, arabayı da bakıma vermek üzere kasabaya gitmiştim. Vedalar canımı yaktığından bu konuda yazıp tekrar canımı yakmak istemiyor, es geçiyorum. Bu ağlamaklı işleri halledip akşam saatleri eve döndüğümde, ikisini de ortalarda göremedim, ama üst kattan gelen müziği işittim; üstelik olabildiğine ateşli gitar soloları… Tam “Sónata!” diye seslenecektim ki, Sónata’nın sesi kulağıma farklı biçimde geliverince, her yanı utanç içinde kızarmış olan kendimi odama zor attım. Hem Sónata’nın hem de diğerinin, yani her ikisinin nerede olduğunu o an anladım; üst kattan gelen –ve birbirine karışan– seslerin alt kattaki benim kulaklarımı ateşe vermesine bakılırsa ne yaptıklarını da. Hah! Beklenen sonunda oluyordu; üst katı yıkarcasına sevişiyorlardı, sanki zamanları tükenmiş, dünyanın sonu gelmiş gibi; sanki biz gibi… Bir odadan diğerine; bir duvardan ötekine; hatta çamaşır makinesi üzerinden yatak odasına; şifonyerin üzerinden de yatağa…

Bizi düşünerek ikisine hak vermemin tam yeriydi; anlamı olan hisler, tutku dolu dokunuşlar ile buluşunca cinsellik vazgeçilmezdi. Derken, sanki biz sevişiyormuş gibi rahatladığımı hissettim. “Fırsat bu fırsat, sonunda kafam rahat!” dedim ve alt katın tamamen bana kalmış olmasını verime çevirdim. Bir anda, odamdaki masada bu mektubu yazarken buldum kendimi, tabii ki kulaklıklarımı takıp müzik dinleyerek. İki saat öncesiydi; gece yarısını ettiğimden esneyişlerime aldırış dahi etmeden yazmaya devam ediyorken, biri veya birileri salona veya mutfağa inmiş olacaktı ki, holdeki hareket sensörü sayesinde gece lambası yanıverdi. Dikkatimi dağıttığından, refleks bir hareketle başımı eğip kapı aralığından bakmış oldum. Boydan boya dövmeli olan vücuduna sardığı beyaz bir havluyla –dörtte üçü çıplak vaziyetiyle– mutfakta gezinen Gri’yi gördüm; buzdolabını karıştırıyor, aşırıcı bir gece oburu gibi görünüyordu. Kim bilir kaç saattir durmaksızın seviştiklerinden olsa gerek, sonunda birilerinin karnı acıkmıştı. İyi ki de acıkıp mola vermişlerdi; nihayetinde evi başımıza yıkmadıkları için hepimiz adına şanslı hissediyordum.

İki elinde atıştırmalıklarla tam üst kata çıkacakken, odamın önünde kara bir gölge misali durdu birden; aralık olan kapımı nazikçe itti. Ben de hemen kulaklıklarımı çıkarıp başımı ona çevirdim “bir şey mi var?” dercesine.

Yazıyor olduğumu görür görmez tebessüm ederek, “Sen iyi bir yazarsın, herkesin kafasının basmadığı metaforları hemen anlarsın,” diye başladı sivri uçlu sözlerine. “Hikâyende bir kahraman düşün; yetimlere verilen geleneksel bir adı var. Bu yetime yaşadığı ilk hayatta sürüyle işkence edilmiş, üzerine bir de değer verip sevdiği her şeyini kaybetmiş olsun, ardından bu geçmişini intikam alarak geride bıraksın. Kaçtığı için de mecburen ikinci hayat başlangıcında kendine yeni bir ad vermiş olsun, oysa ikinci hayatına travmayı taşıdığından ve kötü niyetli insanlara karşı bir infazcıya dönüştüğünden, bunu da ilki gibi geçmişte bırakmak istesin. Sence bu kahraman, ne yapardı kendisine üçüncü bir başlangıç verilse?” diye sordu.

Of! Kızgın ve keskin bir demirle kalbimi dağlayıp geçti sözleri. Ne kastettiğini içim hem yanarak hem de kanayarak idrak ettim, ama bozuntuya vermemek için gözlüklerimi düzeltir gibi yaparken anca cevap verebildim. “Kendine başka bir ad verir, öyle başlardı üçüncüsüne. İtiraf etmeliyim ki, yazdığım her hikâyede kendi personalarıma yeni adlar veriyor, her birini kullanıyorum başrolde. Savıma göre her persona farklı bir insan, farklı bir hayat çünkü.”

Holdeki boy aynasında kendi yüzüne bakıp bir yerlere dalarak, “Deja vu…” dedikten birkaç saniye sonra şöyle devam etti: “Pekâlâ, o hâlde adım konusunda kararımı verdim. Yaşadığım iki hayatı birden kucaklıyorum; hataları, kusurları ve anıları ile beraber. Böylelikle ilk hayatımdaki yetim adımın ilk iki harfi ile ikinci hayatımdaki adımın son iki harfini kullanarak, üçüncü bir ad türeteceğim ve artık kendime Ella diyeceğim; sana, yeryüzünde güvenebileceğin nadir insanlardan biri olduğunu söyleyen Ella olarak.”

Kederli ve düşünceli bir gülümseme yayılırken yüzüme, “Öyleyse merhaba Ella,” dedim sadece. Çünkü nedense dediklerini düşünmeden edemedim; eğer koyu karanlık bir tarafım olsa ve aniden vücut bulsa, bunun kesinlikle o olacağını; mecburen aynen onun gibi yapacağımı… Ve ona bakakalmışken iç seslerimle dedim ki: “Öyleyse merhaba kıyamayıp gözlerimle kucakladığım yetim çocuk, asıl şimdi hoş geldin. Merhaba öteki yarım, merhaba küllü karanlığım…”

Üst kata, Sónata’nın yanına dönmek üzere arkasını bana dönmüştü; tam gidiyor diye düşünürken duraksadı; yavaşça arkasına dönüp tekrar bana baktığında ise gri gözleri parlayıverdi. Pervasız tavırlarına dair oluşan paradokslarımı okumuş da beni rahatlatmak ister gibi, “Ondan gerçekten hoşlanıyorum,” dedi Sónata’yı kastederek.

En gözü pek ifademle, “Lütfen…” dedim ona, “Bencillik yapıp onu hüsrana uğratma ve sakın ona sert davranma, çünkü ben öyle yapmaz; her kim olursa olsun hiç kimseyi hiçbir şekilde incitmezdim. Mümkünse bireyselleşme ve buradaki dengeyi bozma!”

Belki en uysal ifadesiyle, “İnan…” dedi bana, “Öncesinde nasıl biri olduğumu görsen benden korkardın, yakın zamanda öğrendiğim lanetli soy ağacımı bilsen daha da korkardın, hatta bundan dolayı asla değiştiremeyeceğim bir takım özelliklere sahibim, yine de her şeye rağmen kalbimin attığını hissedebiliyorum. Anla diye açıklama gereği duyuyorum, bugüne dek yaşadığım ilişkilerde bana dokunulmasına izin vermeyecek kadar şiddete eğilimli bir travmatiktim, oysa bugün ilk kez birine gerçekten güvendim ve koşulsuz teslim oldum; çünkü bugüne dek kimse bana Sónata’nın dokunduğu gibi dokunmadı. Çünkü ondan önce karşılaştığım insanlar hiçbir zaman beni etkileyecek kadar yoğun olamadı ki zaten ilişkilerde değer verdiğim olmazsa olmazlarım; bugüne kadar arayıp da bulamadıklarım; şefkat, güven, saflık, netlik, fazlaca derinlik, fazlaca iç estetik… İtiraf etmem gerekirse, buraya geldiğimde bunlardan çok daha fazlasını onda buldum. O nedenle merak etme, denge kontrolümde… Bilmem anlatabiliyor muyum?” deyip sabırsızca üst kata, Sónata’nın kollarına koştu.

Evet, anlatabilmişti; kendi henüz tam farkında değildi ama aşktı bunun adı ve ona dokunarak kalkanını, personasını yerle bir etmişti. Gri Gözlü Kadın veya Gri değildi artık; basbayağı Ella’ydı. Keza, aşkın ruha şifa veren şefkatli dokunuşları, değil sadece varlığı, değiştirirdi dünyayı. Açıkçası ona bakınca ne gördüğümü seninle paylaşabilirim artık; ona bakınca ben, kül beyazı postlu, gri gözlü bir kar kurdu görüyorum; yeni yıla girerken on ikiye beş kala, tam da kar taneleri düştüğü sırada, Sónata ile bana hediye gibi gelen… Başka diyarları, dünyaları veyahut boyutları bilmem ama Netta’da her şey bir başka; her karanlık sonunda bariz bir aydınlık… Bir Manifestocu sözü şöyle der: “Ey karanlık ve lanetli olan, olur da bir gün Netta’ya düşerse yolun, karanlığının aydınlığa; lanetinin efsunlu bir güzelliğe dönüşeceğini er ya da geç sen de göreceksin.” O da kendini dönüştürmeye başlamış; iki hayatı birleştirmiş, üçüncüsünde Ella olmuştu.

Sevgili Eeva, şimdi, şu dakika görsen gerçek hâlimi; kaçamayıp yüzleştiğim gerçeğimi… Âdeta tek kişilik bir film sahnesi gibiyim burada; uzadıkça uzayan, derinleştikçe derinleşen bir plan sekansta, kar değerken cama, sensiz ve boş bir odada, masa başında, kulağımda şarkılarla… Ve hep taş yerine kelimeler basıyorum bağrıma… Neyse ki hâlimi anlayan kediler hep yanımda… Senin gözlerinle buluşmadığından, üçgen kalbimde boynu bükük yetimler gibi boşlukta kalıp yas tutan bu satırları okusan bana neler derdin acaba? Haklısın, cevabını veremeyeceğin sorular sormayı bırakıp artık susmalıyım; susup uyumalıyım; fazla dram sevmezsin ne de olsa, istesen de gelemeyeceğinden bir de benim yerime incinirsin oracıkta. O hâlde her neredeysen beni unutmayarak yaşa; mutlu ve büyülü yıllar sana.

(Devam Edecek – Yepyeni bir yılda, ocak ayındaki yolculukta hepinizle buluşmak dileğiyle.)

(Bu yazı dizisi, roman kahramanı Veera’nın, çıktığı uzun seyahat süresince sevgilisi Eeva’ya yazdığı mektuplardan oluşmaktadır ve Diğer Evrenin Senaristi romanı yan hikâyesidir; ayrıca bu romanın devamı olan Diğer Evrendeki Kadın ve Parçalanmış Yansımalar romanlarına göndermeler, detaylar ve açıklamalar barındırmaktadır.)

Şeyda AYDIN, Diğer Evrenin Senaristi, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2018 Aralık – 2.Baskı, 2021 Mart
Şeyda AYDIN, Diğer Evrendeki Kadın, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Şubat
Şeyda AYDIN, Parçalanmış Yansımalar, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Eylül – 2.Baskı, 2021 Ağustos
Şeyda AYDIN, Kadınların Öldüğü Yer, Tilki Kitap Yayınevi, 1.Baskı, 2020 Kasım

Görsel Künye: Stuart Lippincott/Dijital Artist

Şeyda AYDIN, ya da bilinen diğer adıyla Sheida Aiden, 23.04.1981 tarihinde İzmir’de dünyaya gelmiş, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini İzmir’de tamamlamış; Dokuz Eylül Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığı bölümünden mezun olmuştur. Şu an İstanbul’da hayatına devam etmektedir ve gelecekte de nerede yaşayacağını henüz bilmeyenlerden biridir, evren nereye sürüklerse işte diye düşünmektedir. Şeyda Aydın, roman ve senaryo yazarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir