Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 6 – KAYIP BEYAZ AYILARIN İZİNDE / Şeyda Aydın

Şeyda Aydın, Edebiyat Yazı Dizisi // Bölüm 6 - KAYIP BEYAZ AYILARIN İZİNDE


Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 6 – KAYIP BEYAZ AYILARIN İZİNDE
Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 6 – KAYIP BEYAZ AYILARIN İZİNDE

Sevgili Eeva,
Bana kızacaksın ama bu sefer çok büyük bir bela açtım başıma. Çileli yollar ve benzer ızdıraplara sahip, şifa arayan yoldaşlar çağırıyordu beni, adımı sesleniyordu sanki. Böylelikle haritamın en kuzeyinin gösterdiği yerlere sürerken buldum kendimi; hem de kendimi kaybedip seni bulacakmış gibi. Neredeyse baygınlık geçirmeme sebebiyet verecek kadar sıcak geçen bir yazın ardından soğuk yörelere delicesine özlem çekiyordum; kat kat giyinmeye, hatta üşümeye razıydım. Ne de olsa ya hep ya da hiçim. Ortasını bulma konusunda yeteneksizliğim yüzünden hak verirsin ki, kışın gelmesini bekleyecek ne hâlim vardı ne de sabrım. Sonbaharın ilk anlarında, dünyanın tepesindeki uçsuz bucaksız beyazlığın kucağında, hüzün ile huzurun içime oturduğu bu eylül ayında, Netta’nın en uzak ucuna doğru gelip, akan suların sarkıt buzullara döndüğü bölgelere vardım. Bu sefer yazarken yaptığım gibi yaptım; klasik müzikler dinleyerek yolları aştım. İşin aslı aşılması zor, ilerledikçe soğuyan yollardı belki ama sana gelir gibi, senin sıcak kollarına koşar gibi hissedince bu yabanıl bölgede her ne ile karşılaşacaksam hepsine korkusuzca açıktım. Kaldı ki yine inanılması güç olaylar yaşadım; kapanmayan iç yaralarım yetmezmiş gibi biraz da dıştan yaralandım. Yollar beni daha da yaralayacak mı, yoksa sonunda her birini sarıp sarmalayacak mı hiç bilmiyorum; geleceğe dair bildiğim tek şey, ölümsüz aşkınla yaşarken; aslında tekrar tekrar ölüp yeniden doğarken öğrenerek büyüyorum.

Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 6 – KAYIP BEYAZ AYILARIN İZİNDE / Şeyda Aydın
ŞEYDA AYDIN

Burada, bu sonsuz beyazlıktaki buzulların dinginliği etrafımda yekpareleşerek sisli ve tuhaf bir enerji atmosferi oluştururken yine bir başıma seni düşünüyorum. Tıpkı, buraya varmak üzere bindiğim, buz kütleleri arasından geçen feribota eşlik eden balinaların, kelimelerle betimlemeye gücümün yetmeyeceği kadar huzurlu hisler veren şarkısını güvertede dikilerek dinlerken, kendimi kaptırmış hâlimle gözlerimi kapadığımda seni düşündüğüm gibi… Merak etme, kalın paltomu giymiş, sarıp sarmalanmıştım elbette. O an, gözlerimi açar açmaz elimde tuttuğum makinemle fotoğraflamak istedim onları; içlerinden biri poz verdi bana; su üstünde takla atıp beni ıslattı hatta. Ama başardım poz almayı, çünkü seninle paylaşmak istedim o an’ı; senin de duymanı istedim şarkılarını. Yoksa duydun mu ta oradan? Ah! Affet beni, bazen böyleyim; istesen de cevap veremeyeceğin, seni çaresiz bırakan sorulardan ibaretim. Sorularım yığılıyordur, yük oluyordur üzerine. Affet; yaşadığı şu ızdırap dolu hayatta tek gayesi seni tekrar bulmak olan, çelimsiz bedeniyle kendini yollarda yaralayan, sıkışarak arafta kalan ve her şeye rağmen hep seni yazan bu aşığı affet.

Neyse, bir ara düşünmedim değil hani, “Yoksa,” dedim kendi kendime, “Seyahatimin ilk günlerinde gördüğüm yalnız balina, ailesine kavuşmuşluğun sevinci ile bana selam mı verdi?” diye. “Yollarımız yine kesişmiş, beni tanımış olabilir mi?” diye. Bilirsin ki tesadüfler yoktur; işaretler, yol gösterenler vardır. İnanmak istedim, “Evet, o, artık yalnız değil, bulmuş aradığını,” dedim. Günler önce burada başıma gelenler üzerine birazdan anlatacaklarım göz önünde bulundurulursa bu hissettiklerim atıldığım akılalmaz maceranın ön işareti olarak kabul edilebilir.

Feribottan iner inmez arabayı oradaki tek dinlenme tesisinin önüne park ettim. Zaten gideceğim yere arabayla gidemezdim; onu park ettiğim yerde bırakıp bir kar motoru kiralamaktı niyetim. Eski çağlardan kalma buz pansiyonlardan birine gitmeden önce, sert bir kahve ve tarçınlı çörek istiyordu canım, bu yüzden restorandaki en manzaralı masaya yerleşip hemen sipariş verdim. Buzul denize nazır, her yeri camdan fütüristik bir restorandı; içerisi de, televizyon sesinden başka bir ses duyulmayacak kadar sakindi. Buraya kadar ben iyi, diğer her şey de normaldi, ta ki televizyondaki spiker haberleri sunana dek. “Neden şimdi? Neden bu kadar geç?” deyip kendimi çığlıklarla dışarı atmak istediğim şey; insanlık için müjdeli bir haber, benim için ise hayatımın en kasvetli cenazesinde oturduğum koltuğa ışınlanmam demekti. Ekrana kilitlenen kızarmış gözlerimle kalakalmış hâlimi ifade etmek yerine, sana yalnızca, “Üzgünüm Eeva!” demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Sana bunu yalnızca, başım önde, iki büklüm bedenimle söyleyebilirim anca. Tüm kanserleri tedavi edecek yöntemi bulmuşlar sonunda. Çok üzgünüm Eeva, geç kaldık sana, tüm dünya geç kaldık sana… Mevsiminde açmayı unutan veya mevsiminden önce solan sakura çiçekleri kadar geç kaldık sana…

O anki yıkık döküklüğümle tek bir noktaya bakarak zamanın nasıl geçtiğini anlamadım; öyle üzgündüm ki, aç olmama rağmen önümdeki çöreğe bile dokunmadım, hatta telefonum defalarca çalsa da bakmadım. Haberi duymuş olacaklar ki, tüm ailemiz iyi olup olmadığımı merak ettiğinden olsa gerek, sıraya girmişçesine arıyordu beni. Kimseyle konuşabilecek gücüm yoktu; ama kendimi yollara vurup içine düştüğüm kasvetten kaçabilecek gücüm vardı. Böylece ne denli soğuk olduğuna aldırış etmeden, paltomu ve beremi üstüme geçirip toparlanarak dışarı attım kendimi. Önce son teknoloji –enerjisi tükenmeyen– bir kar motoru ve ilerleyen günlerde buzul yürüyüşü yaparım belki diye dağcılık malzemeleri kiraladım, sonra biraz erzak satın alıp motora taşıdım, kişisel eşyalarımı almak içinse arabanın yanına vardım. İşte bu noktada günler sürecek heyecanlı ancak çileli maceram başlıyordu, çünkü ilk kez orada gördüm onu, hem de arabamızın önüne çenesini yaslamış dingin vaziyetiyle. İri yarı beyaz bir ayıydı bu; hatta devasa bir kutup ayısı. Beni görünce istifini bozmadan masumane gözleriyle bakış attı sadece. O çocuksu ağlamaklı bakışlarında kendiminkine benzer bir ifade yakaladım; aynen öyle özlemli, aynen öyle kederli… Onca arabanın içinde neden bizimkini seçti diye kendime sorarken, çok geçmeden geldi cevabı. Yanımızdan tesadüfen geçen orta yaşlı, hayli uzun boylu ve başına geçirdiği kapüşondan yüzü seçilemeyen, tahminimce androjen biri, –ki ona Gizemli diyeceğim– benim şaşkın hâlimi görür görmez sesleniverdi. Eliyle ayıyı işaret ederek, “Bu koca annenin adı Mirja, eşi ve yavrusu kayboldu son fırtınada. Zavallıcık günlerdir onları arıyor orada burada, bu yüzden depresyonda,” dedi. Yürek dağlayan bir şiir gibi içimi yakıp geçti bu kafiyeli sözleri. Kederi büyüyen gözlerimi Gizemli’den ayıya, yani Mirja’ya doğru kaydırıp kaldım. O da benim gibiydi; ayrı düşmüştü sevdiğinden; üstüne üstlük yavrusundan da… Var ettiğimiz muhteşem uygarlığımızda hiçbir insan hiçbir hayvanı yüzüstü bırakmazdı; dolayısıyla merak ettim. “Peki, başka kimse aramadı mı onları?” diye sordum. “Aradık,” diye cevapladı Gizemli başını iki yana sallayarak, “Tüm kasaba, kar köpekleri, dronelar ve robotlardan oluşan arama kurtarma ekipleri el ele verip aradık, ama bulamadık, yer yarılmış içine girmişler gibi yoklar. Eğer en kuzeydeki kimsesiz bölgeye sürüklenmişlerse imkânsız zaten. Oraya kimse gidemez, çok tehlikeli, bu intihar olur,” diye ekledi ve tüm gizemiyle gözden kayboldu.

Baş başa kaldığımız o sırada yavaşça hareketlendi Mirja; yattığı yerden kalkıp dört ayak üzerinde yürüyünce boyu iki buçuk metre oldu –ki muhtemelen iki ayak üzerinde yükselince beş metre olurdu. 900 kiloluk varlığı ile istikameti bendim; yaklaşıyordu. Bilirsin ki, insanlardan çok hayvanlarla daha derin bağlar kurarım; olduğum yerde dikilip ne yapacağını merak ederek bekliyordum. Tam önümde durarak üstümü başımı kokladı; siyah botlarımdan bordo paltoma, ellerimden boynuma ve en son yüzüme kadar. Hâlimi görmeliydin Eeva. Bu yakınlaşmaya karşı tek tedirginliğim seni güldürecek biliyorum ama söylemeliyim; içimden, “Ne olur, yüzüme hapşırma, yoksa 50 kiloluk bedenimle savrulan bir yaprak gibi uçarım,” dedim. Oysa o, hapşırmak yerine inlemeye benzeyen ama şefkatli bir sesle birlikte başını geriye atıp gözlerimin ta içine baktı. Uzun uzadıya… O an beni okumuştu belli ki, kalbimi ve oradaki seni görmüştü. Benimse tüm ruhuma, ona yardım edemeyecek olmamın verdiği çaresizlik hissi çöreklenmişti. O gün aldığım haberle zaten yeniktim; kendi ruhumun perişanlığından kaynaklanan karamsarlıkla ikinci kere elimden hiçbir şey gelmediğini düşünerek, “Dilerim sevdiklerini bulursun Mirja, kendine iyi bak,” dedim. Haritamın gösterdiği 10 kilometre ilerdeki pansiyona gitmek için artık hazırdım, kar motoruma atladım. Her hareketimi izleyen Mirja’yı içim parçalanarak arkamda bıraktım. Eminim ki, yan dikiz aynasından gördüğüm, arkamdan bana attığı o uzun bakışı asla aklımdan çıkmayacak; bana kendimi işe yaramaz hissettiren, yüzüstü bırakmışlığımı, hayal kırıklığına uğratmışlığımı yüzüme vuran o bakış… Meğer bir yardım çığlığıymış bu.

Yeryüzünün bembeyaz olduğu, gökyüzünün masmavi olduğu engebeli yollarda, yalnızca üzerimdeki bordo palto ile ayırt edilebilecek bir nokta gibi süzülerek ilerliyordum. Hava epey sertti; üstüme geçirdiğim maske, gözlük, bere, hatta dev kapüşonun içinde görünmezdim, yine de burnumdan parmak uçlarıma kadar üşüyordum ama umursamıyordum. Aklım takılıydı Mirja’ya, belli ki onun da aklı bana. Ben onu bırakmış olsam da, o beni bırakmamıştı. Bunu fark etmem, bakışlarımı tekrar dikiz aynasına kaydırıp, onun, beni tam arkamdan koşarak takip edişini görmemle ani oldu. O an için belki onun benim üzerimde bıraktığı etkiyi; bana empatiyle transfer olan ızdırabını kişiselleştirdiğimi anlayacak durumda değildim, tek bildiğim onu fazlasıyla umursadığımdı. Bu dilsiz yardım çığlığını; bu işareti görmezden gelemezdim; niyetini az çok tahmin ediyordum ama emin olmalıydım. Motoru yol ortasında durdurup gelmesini bekledim. Öyle hızlı koşuyordu ki, burnundan soluyor gibi çıkardığı tuhaf sesler, rüzgârın da yardımıyla bana kadar ulaşıyordu. Bir dakikaya yanıma varınca ona, “Neden ben?” diye sordum. Oysa o, yüzü bana dönük hâlde homurdanarak motorun önündeki yola oturdu. Beni anlamasını bekleyip bir insanmışçasına konuştum onunla. “Sana yardım edemem ki, bu habitatta senin gibi hayatta kalamam ben; çelimsiz, yetersiz bir kadınım, senin için faydasız bir detayım, sadece yazarım ve gücümü aldığım tek şey aşkım,” diye ekledim ellerimi iki yana açarak. Mirja ise oturduğu yerden kalkıp yavaşça bana sokuldu; burnumun ucuna kadar gelince durdu. “İşte bu yüzden yardım edebilirsin,” dercesine gözlerime baktı. Her şeyin koptuğu veya aramızdaki bağın kuvvetlendiği an da, işte burasıydı. Nasıl olduysa oldu, kalbime cesaret ve inanç yayıldı. Damarlarımda dolaşan kanın hızının arttığını bile hissedebiliyordum. Bir karar vermem gerekiyordu; sağa sola, etrafa bakarak düşündüm; hiçbir şey yokmuşçasına pansiyondaki sıcak yatağıma gidip huzurla uyuyamazdım. Beni iyi tanırsın ki, kendine işkence etmeyi ziyadesiyle beceren, boyundan büyük işlere girişen ve zor yollarda yürümeyi seven bir inatçıyım. Bilmediğim bir yörede, bilinmezliğe doğru içine çekildiğim –hele hele tehlikeli– bir arayış macerasının düpedüz intihardan farksız olduğunun farkındaydım; yine de dünden razıydım. Bunu söylediğim için bana kızma Eeva, ama o gün içten içe kendimi acıtmak, yaralamak, hatta ölüme yürümek istediğimi itiraf etmeliyim. Bunların ötesinde tek ulvi önceliğim, gözlerinde kendimi gördüğüm Mirja’nın arayışına naçizane bir yoldaş olmaktan başka bir şey değildi.

Eskiler derlerdi ki, en kuzey büyülüdür; tanrıların ve devlerin gizli geçitleri ile örülüdür; aklını başından alıp götürür. Benim için oraya gitmek vardı, dönmek yoktu; çünkü kendi hikâyemde ölümsüz bir kahraman yoktu; yalnızca ve yalnızca, Mirja’nın kayıp ailesini bulmaya dair inancım vardı, hepsi bu. Tüm bunların neticesinde bu zorlu yolculuğa doğru dümenimi kırıp son kararımı verir vermez, elbette ki öncelikle erzak ve malzeme kontrolü yaptım. Kaldı ki zaten son zamanlarda tam bir garanticiydim; ihtiyacım olan her şey yanımdaydı. Ardından haritama baktım, sonrasında tebessümle Mirja’ya döndüm. “Öyleyse en kuzeye gidiyoruz,” dedim ve iri gözlüklerim ile maskemi yüzüme geçirmeden önce gülümseyerek ekledim. “Büyülü kuzey ışıkları yolumuzu, sevgi kalbimizi aydınlatsın.”

Bir baktım ki, on beş dakikaya yola koyulmuştuk, hâlbuki yarım saat öncesinde sadece bir pansiyonda pineklemeye gidiyordum; oysa dakikalar içinde değişen her şey beni farklı bir plana sürükleyiverince, motorumun yanında koşan heybetli bir kutup ayısı ile en kuzeyin tehlikeli buzul yollarına doğru sürerken buldum kendimi. Akışına bırakılınca hayat gerçekten dendiği gibi; sürprizlerle dolu…

Bir saate medeniyeti geride bırakmıştık. Ne pansiyonlar vardı etrafta ne robotlar ne de insanlar ve hayvanlar. Donmuş dev şelalelerin, sivri tepelerin, dipsiz mağaraların yanından geçiyor, soğudukça soğuyan havaya karışıyor, uğuldayan rüzgâra karşı geliyorduk. Nereye gittiğimizi bilmesek de korkmuyorduk, içimizdeki sesin rehberliğine güveniyorduk. O ilk günümüzde yorulunca ve karnımız acıkınca bir mağara bulup sığındık. Yanımda getirdiğim –kapatana kadar sönmeyen– teknolojik kamp ateşi aletini açarak ısındık. Ben yanımdakilerden yedim, Mirja ise kendi başının çaresine baktı; buzu delip bir balık yakalayarak oracıkta yedi. Onun ziyafetini görür görmez yüzümü ekşittiğimi, “Iyk!” diye bir ses çıkardığımı ve arkamı döndüğümü belirterek seni güldüreyim. Gece ilerlediğinde, zihnimde “Suite bergamasque” çalıyordu bir piyanoda ve ben o ezgilerde kaybolan bir çocuktum; çünkü Mirja’nın pamuksu beyaz postuna geriden bakarken çocukluğumdaki oyuncak ayım gelmişti aklıma; senin sevdiğin gibi ışıldayarak gülümsedim geride kalan çocukluğuma. Uyku vakti geldiğinde ise tulumun içine girip uzandım; bakışlarımı yukarıya kaydırıp baktım. Mağaranın tepesindeki yarıktan görünen manzara öyle emsalsizdi ki, uzandığım yerden izlerken kaptırmıştım kendimi. Gökyüzünde renkten renge uzanan ışıklardan bir deniz vardı sanki. Sen yanımdayken çıkamadığımız yolculuklara bin pişmandım, sesli düşünerek, “Ah Eeva! Keşke çok önceden buralara gelseydik de, şu an gördüklerimi sen de görebilseydin,” dedim. Hiç aklına gelir miydi sevgilim, senin yanında berjerde okuduğum son kitabı böylesi bir atmosferde bir ayıya sesli olarak okuyacağım? Evet, yaptım; o gece yanımda uzanan Mirja’ya o malum kitabı okudum. Okurken her duraksamamda başını kaldırıp “devam etsene” dercesine yüzüme bakıyordu. Birbirimizi anlayıp sevdiğimize, iç yaralarımızı gördüğümüze şüphe yoktu.

Mucizeye rastladığımız an’a kadar olan zor zamanları –senin için hazzetmesi zor olan bazı hayatta kalma detaylarını– seni üzmeye kıyamadığımdan es geçip anlatacağım. Günler günleri kovalamıştı. İlk üç gün hava açıktı; benzer şekilde tekrar ederek rutinlik boyunca yol aldık. O süreçte bir hayat belirtisine rastlamamıştık. Neticede bir umut; bizi onlara yönlendirecek bir işaret bekliyorduk. Her yarım saatte bir duruyor, o işareti arıyorduk; Mirja havayı koklaya koklaya; bense etrafa baka baka… Umut dolu bir neşe içindeydik ama ilerleyen günler etkisini giderek arttıran hırçın bir tipi başlayınca önümüzü dahi göremez olduk. Beyaz bir sisle kaplı başka bir dünyanın içinde rotasızca ilerliyorduk. Böylece içimizdeki o neşe de endişeye bıraktı yerini. Ne kadar soğuk olduğunu söylesem az gelir. Sadece soğuktu; çok soğuk; sensizlikle yüzleştiğim an’lar kadar soğuk… Başımı sıkıştırarak ağrıtan; kaslarımı büzerek geren bir soğuk… El ve ayak parmaklarımı, hele ki burnumu hissetmiyordum artık. Bilhassa parmaklarım morarmaya başlarsa büyük sorundu; onları kaybedebilirdim. Bu insani zayıflığımı Mirja gibi yüce bir varlığa hissettirmemeye çalışsam da nafileydi; benim için sıkça mola veriyor, hatta uyku zamanı gelince beni ısıtmak için yanıma sokuluyor, anca öyle rahat ediyordu.

Altıncı gün sırt çantamdaki yiyeceğin azaldığını fark ettim; yine de idare eder, açlıkla baş edebilirdim. Doğayı koruyan, uygar ve vegan bir Nettalı, doğadaki canlı varlıkların canını kendi canı için tüketmeyi asla göze alamazdı ne de olsa. Aç acına ölür, yine de beslenmezdi balıklarla. Bunu iyi biliyordu Mirja, ama pes etmiyordu önüme balık atmaya. “İyi ki,” diyordum ona, “bisküvilerim hep yanımda.” Direndiğim yere kadar direnmeye; nefsimi sınavdan geçirmeye kararlıydım. Hiç kuşkusuz bu yolculuk sadece nefsimi değil, aklımı ve insanlığımı da sınavdan geçirecekti. Soğuğun ve açlığın halüsinasyonlarımı tetiklemesinden kokuyordum ki zaten sen gittiğinden beri var olmayan şeyler görmek, takip ediliyormuş hissi yaşamak olmazsa olmazımdı. İtiraf ediyorum sevgilim, yine o his vardı içimde, lafını etmeye çekinsem de ta ilk andan itibaren takip edildiğimi hissediyordum; birileri ya da bir şeyler beni izliyordu. Bunun sen olduğuna inanmak istiyordum, bu yüzden sekizinci gün gelip tüm umutlar tükendiğinde, tek yapabileceğim senden yardım dilemekti. Bir buzul duvarın dibine çöküp ritüel yaptım; elime senin küllerinden bir dirhem alıp üfledikten sonra dedim ki, “Ey taptığım kadın, aşkı evrene yayılan kalbim, bir işaret gönder ve bize yolu göster.”

Dokuzuncu gün ile birlikte beklediğim o işaret de geldi. Dev bir çıkmaz sokakta kapana kısılmıştık. Üç yanımızı çevreleyen sarp ve dik bir buz dağının eteklerindeydik. Motoru sürebileceğim, Mirja’nın da koşabileceği bir yol yoktu önümüzde. Göğe yükselen ve sisin içinde kaybolan koca duvarlar vardı sadece. Hâlbuki benim gibi bir orman köylüsü dik dağlara tırmanmayı iyi becerirdi, oysa bu kaba buz dağına tırmanmak imkânsızdı; çevresinden dolaşmaksa, değerli olan zamanı boşa harcayıp bir gün kaybetmek demekti. Hem yorulmuş hem de mahvolmuş vaziyetteydik; birbirimizin gözlerine bakınca çökmüş ruhumuzun biçare ifadesini okuyabiliyorduk. Nihayetinde Mirja bendim, ben Mirja’ydı; ikimiz de kalplerimizin yansımasıydık. Halen yaşadığına inandığı sevdiklerine bir an evvel kavuşmalıydı, çünkü eğer başarırsa, ben sana kavuşmuş gibi olacaktım. Anlaşılıyordu ki, basbayağı içselleşmiştim onunla. Ayrıca içinde bulunduğumuz hezimet ile doğru orantılıydı çözüm arayan düşüncelerim; çıkışsız bir labirentte dolaşıyordu boşu boşuna. Çözümsüz oluşuma yenik düşmüşçesine olduğum yere yığıldım; âdeta çöktüm buzul dağın duvarına. Karşımda bir sağa bir sola, çılgın gibi volta atıyordu Mirja; hem ağlıyor hem ağıt yakıyordu aslında. Rüzgârın uğultusuna karışan bu ağıtlar ağrılar sokmuştu başıma. Seni kaybettiğim günkü halimi birebir hatırlattı bana. Ağlayan bir kutup ayısının, köşeye sıkışan ufacık bir çocuktan hiç farklı görünmediğini sana nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Onun bu kalbimi kıran masumane yakarışlarına dayanamadığımdan, başımı ellerim arasına alıp tam büzülecektim ki, bakışlarımı ileriye kaydırmamla onu görmem bir oldu. Önce, “Olan oldu ve sonunda aklımı yitirdim,” dedim, çünkü gördüğüm şey olmaması gereken bir yerdeydi; doğasına aykırıydı ama orada olduğuna inanarak geçirdiğim şokla ayağa kalktım. Eğer Mirja da onu görürse halüsinasyon görmediğim kanıtlanacaktı, bu yüzden, “Mirja, bak!” diye haykırdım. Hayret ifademle; yani, bir süre havada asılı kalacak olan parmağımla işaret ettim onu. Daha önceden karşıma çıkan aynı geyiği; heybetli boynuzlarında sakura çiçekleri açmış olan, dağın yamacında dikilerek direkt bize bakan o geyiği… Göz alarak uzanan beyazlığın içinde alev almış bir meşaleyi andırırken apaçık seçilerek parlıyor; âdeta yükseliyordu. Görmüştü; Mirja da onu görmüştü, hatta şaşırıp birkaç adım öne çıkarak burnunu kaldırmış, yüce varlığından doğan içgüdü sayesinde telepatik bir bağ kurarak selam vermişti.

Çok geçmeden geyiğin tavırlarında bizi kendisine çeken bir enerji fark ettik; kendisini takip etmemizi istiyordu belli ki. Motoru bırakmalı ve yürümeliydim artık; hiç tereddüt etmeden sırt çantamı ve aletlerimi kaptım. Mirja ile aynı anda hareketlendik; ona doğru yürüdük. Biz hareketlenince kadim ifadesiyle arkasını dönüp sisin içine girdi. Ürkek adımlar atsak da, merakla onu takip etmekten başka seçeneğimiz yoktu tabii. Peşindeydik. O siste sadece, V şekilli boynuzlarda nefes alır gibi hareket eden sakuraları seçebiliyor, onları izliyorduk. Bu sefer sadece kuzey ışıkları değildi yolumu aydınlatan; kalbimdeki büyüden yansıyandı. Yarım saat içinde bizi getirdiği yerin neresi olduğunu görünce ağzımız açık kalarak baktık. “Tanrılar Geçidi veya Tanrılar Dağı” dedikleri yer, burası olsa gerekti. Dağa zikzaklı çıkan, koca basamakları olan bir merdivendi. Görevini tamamlamış gibi çoktan gözden kaybolmuştu geyik; bize yolu göstermişti. Tırmanmamız için yeterli bir nedendi.

Mirja ile nasıl yaptıysak yaptık, en tepeye varınca bizi bekleyen bir ödül varmışçasına; aç acına bir saat boyunca o merdivenleri çıktık. Mirja pençeleriyle tutunuyor, ben ise iki çapamla birden destek alıyordum. O tepeye vardığımız anda da bizi bekleyen ödülü gördük. Çektiğimiz onca çile sonrası bulmuştuk onları. Az ilerideydiler; ikisi de. Hiç beklemedi Mirja; önden o koştu, hemen ardından ben. Velhasıl sevincimiz yarım yamalaktı; çünkü Mirja’nın eşinin arka ayakları bir yarığa sıkışmış, saplanıp kalmıştı. Yanı başında da minik bebeği; hiç bırakmamış burnunun ucuna yatmıştı. Birbirlerine yanaşır yanaşmaz koklaştılar. Acı içinde inliyordu Mirja’nın eşi, “Beni bırakın ve kendinizi kurtarın,” diyordu sanki.

Sevgili Eeva, şimdi senin için eski çağlardaki yazarlar gibi epik bir destan bırakacağım bu paragrafa, çünkü burası böyle anlatılır anca. Kalbim paramparça olmuştu bu manzaraya. Kaldı ki aynı kalbimin sağ kalan parçaları dayanmazdı böyle bir sona. Başımı iki yana sallayarak, “Hayır, kurtulacaksın!” diye mırıldanıyordum ki sırtımdaki çekice uzanmamla birlikte var gücümle vurmaya başladım buza. Bu sefer bir insanın ellerindeki çekicin sesi yükseliyordu Tanrıların Dağı’nda. Oraya vardığımız gün sayısı kadar dokuz günde yaratılmıştı dünya. Her şeyin bir nedeni vardı illa. Durmaksızın çekiç sallarken nefes nefese tükenmiştim ama buzdaki tuzaktan kurtulmuştu bir saat sonrasında. Topallasa da yürüdüğünü görmüştüm hatta.

Ah Eeva! Bazen senin de dediğin gibi öyle şapşal oluyorum ki. Onların koklaşıp sevişmelerini geriden izlerken, o sevincimle geri geri yürüdüm; nereye bastığımı fark etmedim ve kötü düştüm. Ama öyle böyle bir düşüş değildi. Meğer dağın üzeri görünmez boşluklardan tuzaklarla kaplıymış. Zemin öyle inceymiş ki, bastığımda çatlayıverince ayaklarım altında bir yarık açıldı. Böylece metrelerce aşağı çekildim; sivri uçlu sarkıtlar ve dikitlerden oluşan derin karanlık bir çukura sırtüstü düştüm. Düşer düşmez ölümcül yaralar aldım. Kanıyordum. Bedenimi kıskıvrak saran ağrıyı, hele ki sırtıma bıçak gibi saplanan onlarca buz dikitini tarif edemiyorum bile. Uzanıyordum sere serpe; aldığım yaralar ölümlü bir aciz olduğumu vuruyordu yüzüme. Aklım onlardaydı yine de. Mirja ve diğer ikisinin bana yukarıdan baktığını görebiliyordum; aşağıdan üç minik nokta gibiydi kafaları. Onlara sesleniyor, kısık sesle, “Kendinizi kurtarın,” diyebiliyordum biçare. “Benim kendi hikâyem buraya kadar…”

Dünyanın en kuzeyinde, her şeyin sona erdiği yerde, hayatımın da sona erdiğini düşünüyordum neredeyse. Nihayetinde iki nefestim ölüme, ta ki o mor ışık demeti, düştüğüm uzun çukuru boylu boyunca aydınlatana dek. Işıkla aynı anda yeraltından gelen uğultulu bir sarsıntı da cabası… Bir dakikaya bana doğru hareket eden gölgelerin yansımasını duvarda görünce birilerinin geldiğini anladım. Orada; metrelerce aşağıda, kimsenin beni bulamayacağı bir çukurda yapayalnız ve yaralıydım; üstüne üstlük geçirdiğim felçle kılımı kıpırdatamazken savunmasız olunca haliyle korkuyordum. İçimden, “Başıma bundan daha kötü ne gelebilir ki?” diyordum. Zaten başımı da oynatamıyor, bakamıyordum; ama birilerinin o mor ışığın içinden geçip bana yardıma geldiğini hissediyordum. “Yoksa…” diye geçirdim içimden, “Uzun zamandır bana tuhaf hisler yaşatan sessiz izcilerim mi bu gelenler?” Maalesef muamma… Yalnızca iki kişi anımsıyorum; tepeden tırnağa siyah giyimli; siyah paltolu, kapüşonlu, gözlüklü ve maskeli; dolayısıyla kim oldukları gizemli… Ellerini bana uzattıklarında ise istemsizce gözlerim kapanıverdi. İşte filmin koptuğu sahne tam burası; sonrası yok, çünkü sonrasında nasıl olduysa, günlerin ardından gözümü başka bir yerde açtım.

Velhasıl diğer olaylar silsilesi bundan sonra başlıyordu. Gözümü açtığımda manzaralı bir hastane odasındaydım; pencere yanındaki yatakta sargılar içinde yatıyordum. Halen kuzeydeydim, ama kasaba merkezinde feribot iskelesine bakan bir hastanedeydim. Meğer ta o zamandan bu zamana üç gün süren bir iyileşme uykusundaymışım. Uyanır uyanmaz karşımda –aslında direkt gözlerime doğrulttuğu ışıkla beni kontrol eden– bir doktor gördüm; orta yaşları az geçmiş kır saçlı bir kadın… Kendi durumum umurumda değildi, bu yüzden ona ilk sorduğum, “Mirja ve ailesi iyi mi?” oldu. Neden bahsettiğimi anlamamış halini görünce her şeyi anlattım. Ayrıca oraya nasıl getirildiğimi sordum.

“İki kişi getirdi sizi,” diye cevapladı doktor.“ Merakım gittikçe artmıştı. “Peki, bu iki kişinin yüzleri neye benziyordu, tarif edin lütfen?” diye sordum heyecanla.

Gözlerini devirerek cevapladı doktor. “Sizinle ilgilenirken, yüzlerine pek dikkat etmediğimi itiraf etmeliyim Sayın Virtanen. Siz perişan vaziyetteydiniz zaten. Çantanızı bile unutmamışlar, uyanınca ihtiyacınız olur diye bize bırakacak kadar inceydiler. Simsiyah uzun paltoları, kafalarında koca kapüşonları vardı. Sizi tanımadıklarını, sadece size tesadüfen denk gelip yardım ettiklerini belirttiler. Belli ki dağ yürüyüşüne çıkmış turisttiler –gerçi şaşılacak şey belki ama– dağcılara göre üstleri başları kâğıt gibiydi. Sizi bırakmaları ardından –ki bu da çok tuhaftı– arkamı döndüğümde çoktan gitmişlerdi,” diye ekledikten sonra aklına bir şey gelmiş gibi “ama” deyip imrenen bir tebessümle devam etti: “birbirlerine âşık iki kadın oldukları barizdi ve kalıbımı basarım sevgiliydiler.”

Gözlerimi kırpıştırarak baktım doktora, çünkü böyle bir ipucunun hiç yardımı dokunmazdı bana. Hemcinslerin birlikteliği çoğunlukta ve olağandı ne de olsa. Yine de anlattıklarından, mor ışıkla belirenler ile beni hastaneye getirenlerin aynı kişiler olduklarını anladım. Yani halüsinasyon değildi son sahnede gördüklerim. İşin aslı Mirja’ya takılıydı düşüncelerim; o kişiler üzerine pek kafa yoracak durumda değildim.

Hayvan Kontrol’den o coğrafyayı iyi bilen birini çağırdılar hemen. Benim yaşlarımda bir kadın, ama benden hoş, boylu poslu; hatta yeşil gözlü, kâküllü bir kızıl… İsmi Sónata Paavola. Veterinermiş ve oradaki tüm hayvanları ezbere bilirmiş. Odama girip yatağımın yanına bir sandalye çekerek oturdu. Her şeyi detaylarıyla benden dinledikten sonra kibar suskunluğunu bozdu. Kendinden emin bir ifade vardı üzerinde, şuh bir sesle, “Sayın Virtanen…” diye başladı söze, “bahsettiğiniz Mirja, tam bir aydır ortalarda yok, zaten benim de canım buna çok sıkkın, çünkü ailesini ararken o da kayboldu. Onun hikâyesini yerel televizyon kanalında görüp etkilenmiş olmalısınız. Ayrıca üzgünüm ama anlattıklarınız mantık dışı. Tanrılar Dağı dediğiniz yere kadar bir kar motoru ve kutup ayısıyla dokuz günde gitmiş olamazsınız. Ya donarak ölürsünüz ya da donarak ölürsünüz. Kafa yapan çikolatalardan yemediğinize veya halüsinojenik kullanmadığınıza emin misiniz?” dedi dalga geçercesine.

Bilinçaltımın oyunlar oynadığını; Mirja’yı kendi yansımamın bir parçasıymış gibi hayal ettiğimi, sırf intihar yürüyüşü gibi beyhude bir çaba uğruna en kuzeye bir başıma gittiğimi yahut hiç gitmediğimi kabul etmek istemiyordum. Emindim; yaşadıklarım ne bir illüzyon ne de bir halüsinasyondu. İlaveten hem sinir etmek hem de göz süzmek yeni bir flört şekliyse ben bilmiyordum; ama Sónata’nın bana kur yaptığı çok netti. Ah Eeva, elbette ki sana âşık olmasam karşılık verebilirdim; oysa kalbim sana aitken, üstüme gelen tüm hamleleri isteksiz ifadelerimle savuşturmak durumundaydım. Ona yanlamasına bakarak, “Donmamışım işte, buradayım ya! Ki nasıl düştüm buraya? Değil halüsinojenik kullanmak, hobilerim arasında kaza geçirip kendimi yaralamak gibi eylemler yok!” dedim, bunu neden dediğime takılarak es verip anca devam ettim: “Peki, kar motorum nerede öyleyse? GPS’ten yerini tespit edin ve görün lütfen. Her şeyi geçtim, tek bilmek istediğim Mirja ve ailesinin iyi olup olmadığı…”

Park yerinde Mirja ile beni birlikte gören Gizemli de gelmişti aklıma, ancak kim olduğunu bilmediğimden onu bulun ve sorun diyemedim. Ayrıca Sónata’nın yüzündeki ifadeden okuduğum kadarıyla anlaşılıyordu ki, diretmek manasızdı; delirmiş gibi görünmemek için akıllılık edip sustum. Acıyan sırtım yetmezmiş gibi tüm kaslarım dokuz günlük yolculuk sebebiyle sızlıyordu. Öyle yorgundum ki, her şeyin üstüne birkaç gün uyuyabilirdim; uykusuz kalışımın tek nedeni Mirja’yı merak edişimdi.

Sónata’nın tüm inançsızlığı ile odamın kapısından çıkıp gitmesinin üzerine kapaklanan iki durağan günün ardından olanlar oldu. Nitekim o güne değin yatakta yatarken zihnimi meşgul etmek için kitap okumuş, film izlemiştim. Sónata tekrar kapıdan içeri girdiğinde ise yüzünde aynı ifade yoktu; salt tebessüm ve mahcubiyet vardı. “Sana bir özür borçluyum, o nedenle kahve ve çikolata getirdim; kafa yapmayanından,” diye şakalaşarak başladı müjdesine. “Bununla beraber üç refakatçi de getirdim,” der demez kapının iki kanadını açtı iyice. Çekingen adımlar atan iri beyaz patileri kapı eşiğinde görür görmez gözlerime inanamadım. Önce Mirja, hemen ardından sırasıyla eşi ve yavrusu daldı odama. Ardından herkes; tüm hastane personeli… Ve herkesin yüzünde aynı hayret ifadesi… Sónata’nın anlattığına göre; Mirja ve ailesini park yerinde arabamızın başını beklerken bulmuşlar. Ben gelirim diye ayrılmak istememiş, zorla ikna etmişler. Bir de üzerine kar motorumun yerini GPS’ten tespit edince tüm anlattıklarımın doğruluğundan emin olmuşlar. Herkes bana ve Mirja’ya bakıyordu oralara nasıl gidip hayatta kaldığımızı soran gözlerle. Bense Mirja’ya çevirdim başımı, gözlerine baktım nasıl döndüklerini, hatta eşinin arka ayaklarının nasıl iyileştiğini soran gözlerle. O ise tam o an pencereden dışarı baktı uzunca. Onunla aynı anda aynı yere ben de bakınca kapkara bir kuş gördüm semada. Bir kuzgundu ve süzülüp uzaklaşıyordu.

Sakura çiçekleriyle doğru yolu gösteren bir geyik, mor ışıklardan çıkan birbirine âşık iki kahraman kadın, semada uçan bir kuzgun… Evet, halen benim de aklımı kurcalayan çokça muamma olsa da hepimizin iyi olduğuna şükrediyorum. Sana tüm bu satırları hastane odasındaki yatakta uzanırken ve aynı odanın zemininde başımı bekleyen beyaz ayıların ilhamı sayesinde yazıyorum. Ah sevgilim, bazen yazarken her şeyi tekrar yaşıyormuşçasına bitap düşüyorum, her şeye rağmen gel gör ki anca sana yazdıktan sonra rahatça uyuyabildiğimi, seni sevdiğim kadar iyi biliyorum. Sevgilerimle. Kayıp Beyaz Ayıların ve Senin İzindeki Aşığın ve Gerçeğin; Veera.

(Devam edecek) – (Bu bölüm, yok etmeye çabaladığımız dünyamızda soyları tükenmekte olan tüm kutup ayılarına adanmıştır.)

(Bu yazı dizisi, roman kahramanı Veera’nın, çıktığı uzun seyahat süresince sevgilisi Eeva’ya yazdığı mektuplardan oluşmaktadır ve Diğer Evrenin Senaristi romanı yan hikâyesidir; ayrıca bu romanın devamı olan Diğer Evrendeki Kadın ve Parçalanmış Yansımalar romanlarına göndermeler ve detaylar barındırmaktadır.)

Şeyda AYDIN, Diğer Evrenin Senaristi, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2018 Aralık – 2.Baskı, 2021 Mart
Şeyda AYDIN, Diğer Evrendeki Kadın, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Şubat
Şeyda AYDIN, Parçalanmış Yansımalar, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Eylül – 2.Baskı, 2021 Ağustos

Şeyda AYDIN, ya da bilinen diğer adıyla Sheida Aiden, 23.04.1981 tarihinde İzmir’de dünyaya gelmiş, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini İzmir’de tamamlamış; Dokuz Eylül Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığı bölümünden mezun olmuştur. Şu an İstanbul’da hayatına devam etmektedir ve gelecekte de nerede yaşayacağını henüz bilmeyenlerden biridir, evren nereye sürüklerse işte diye düşünmektedir. Şeyda Aydın, roman ve senaryo yazarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir