Veera’nın Seyahatnamesi / Şeyda Aydın

Şeyda Aydın, Edebiyat Yazı Dizisi // Bölüm 1 – İlk Günler

Veera'nın Seyahatnamesi / Şeyda Aydın
Veera’nın Seyahatnamesi / Şeyda Aydın

Hiç şüphesiz Diğer Evrenin Senaristi romanımı okuyup duygulanan bazı okurlarım tarafından sitem edilircesine bana sorulan sorulardan biriydi neden Veera’nın yolculuğuna değinmediğim. Geçen günlerde romanın İkinci baskı, yeni versiyonu çıkınca sitemler yine gündeme geldi. Nihayetinde, çok arada kalmış, bölümler arasına sıkışmış gibiydi o yolculuk, yine de hep zihnimdeydi, amma velâkin başlı başına farklı bir hikâyeydi ve bu yüzden başka zamanda; romanlarım dışında başka bir ortamda anlatmak üzere erteledim hep. O yolculukta onun neler yaptığını, neler yaşadığını merak eden okurlarımı görmezden gelemezdim elbette. İşte o gün geldi; bir yazı dizisi olarak herkesle paylaşma zamanım sonunda geldi. Huzurlarınızda, Diğer Evrenin Senaristi Bölüm 14 ile 16 arasında kalan, Veera’nın anlatılmamış seyahati… Veera’nın, bazen yol üstü dinlenme tesislerinde, bazen de kaldığı pansiyonlarda –direkt olarak Eeva’ya hitaben– el yazısıyla yazdığı; yolculuğunu ve hislerini ona anlattığı mektuplardan oluşan seyahat günlüğü…

Bölüm 1 – İlk Günler

Sevgili Eeva,

ŞEYDA AYDIN

Sürükleniyorum. Evet, sensizken bazen beni etkisi altına alan his bu; sürüklenmek… Fırtınada yelkeni kırılmış antik bir gemi gibiyim bazen ve sürükleniyormuş gibi hissediyorum kaba saba dalgalar ortasında. Gittiğim her neresiyse her daim en sonunda, kayalarına vuracağım adanın sen olduğunu biliyor olmama rağmen sürükleniyorum. Pusulasız, yıldızsız, kuzeysiz, sensiz… Oysa görünürde, Netta’nın düzgün ve kibar insanlarla dolu kıyı şeridindeki yollarda haritamla ilerliyorum, senin arabanın direksiyonunu sıkıca tutarak, senin deri ceketinin içinde sana sarılarak, parfüm kokun burnuma gelerek… Vanilya özlü parfümün anılara dalıp gitmeme; geçmişte kaybolmama sebep… Silüetinin yan koltukta oturduğunu ve bana dokunup durduğunu söylemeye gerek bile yok. Öyle bir anda –yapmamam gerekirken– sanki senin kollarındaymış gibi kendimi koyvermişken direksiyon başında tam uyukluyordum ki, ön sağ lastiğin aniden patlaması kendime getirdi beni. Büyük ihtimal kaza yapmamam için bir işaretti evrenden; bir işaretti senden. Oradan bile koruyor, gözetiyorsun beni, değil mi? Ayrıca lastiğin tam o noktada patlamasını, bilhassa durmamamı istediğine de eminim, çünkü arabayı durdurmamı ve görmemi istedin o pansiyonu. Hem uçurumun kenarına aşağı düşecekmiş gibi hem de denize nazır inşa edilmiş, fütüristik mimaride camdan oluşan pansiyonu. Kaldı ki, güneş batmak üzereydi o sıra, arkamı dönüp baktığımda pansiyonun yeşil neon lambası beni davet edercesine “boş oda” diye yanıverdi, sonra da gözüm başka bir yere kayıverdi, denizin ortasında taklalar atan yalnız bir balinaya. Eşi neden yanında değildi, yoksa o da benim gibi miydi? Çok büyük kaybeden yalnız bir gezgin miydi? Onun su üstünde süzülüşünü, bir nevi dans edişini bagaja yaslanarak izledim bir süre. Yorgunluğumu, susuzluğumu, beslenmemle ilgili her şeyi ihmal ettiğimi başıma vuran bir ağrı ve karnımın guruldamasıyla anca idrak ettim o an. Gerçi, yolda ilerlediğim sırada, torpidoya bıraktığın çikolatayı görünce tebessümle sevinmiştim, ama son tüketim tarihinin epey geçmiş olduğunu fark edince hüzünle yemekten vazgeçtim, hatta arabayı uzun süredir kullanmadığın –kullanamadığın– o tarih detayından aklıma gelince elimden kayıp gitti o çikolata. Düşüp kayboldu arabada bir yerlerde, sanki koltuğun altında kara delik açılmış, o da içinde kaybolmuş gibi. “Lanet olasıca bir metafor olmalı bu!” diye söylenerek iki büklüm hâlime karşın ısrarla aradım onu. Ama bulamadım; yok oldu. Bilirsin, kullanmayı en sevmediğim, kaçındığım kelimedir “Yok!” Aklıma evren kadar bir yokluğu getirip duruyor, gözüme sokuyor çünkü. Üstüne üstlük bu yetmezmiş gibi, seninle ve sevdiklerimizle gittiğimiz hani o “Yaşayan Son Feministler Grubu” toplantısının yapıldığı komşu şehir Katla’yı içim sızlayarak geride bıraktım, hatta genç bir çift mütevazı motosikletleri üzerinde birbirlerine sarılarak geçip gitti tam yanımdan. Ah! O yollardan, Yasmin’in evinin dibinden geçmek yeterince ağırdı zaten; bahçesi o günkü gibi kalabalık değildi, ıssızdı; tıpkı benim ıssızlığım kadar ıssızdı… Üzerinde limonata sürahisi olan o masa orada olsaydı keşke ve keşke sen de masanın yanında olsaydın hınzır gülüşünle. Ah Eeva, keşke zamanı geriye alma yeteneğim olsaydı; rüyada takılı kalmışçasına yaşayarak bazı anların içinden çıkmak istemezdim muhakkak. O anlardan biriydi bu.

Beni durdurduğun, böylece görmemi ve huzur bulmamı istediğin manzara fotoğraflanmayı hak ediyordu ki fotoğraflamak geldi içimden, Rolleiflex fotoğraf makinemi bagajdan kaptım hemen. Evet, seni çekip durduğum o fotoğraf makinesi; “Senin kadar antika” diye benimle dalga geçip eğlendiğin… Arabayı yol kenarında öylece geride bırakıp, rüzgâr tersten eserken ve saçlarımı uçururken, yemyeşil ve tabak gibi bir yamaçta oynaşan kuşların arasından uçurumun ucuna kadar yürüdüm. Rüzgârın uğultusu kayalıklarda dikilip denize doğru ağıt yakan bir kadın gibi geliyordu kulağıma. Belki huzurluydu, belki de değildi, işiten kişinin psikolojisine göre değişirdi, orasın kesin. Güneş ufukta batarken ve denize kızıl bir renk verirken birkaç poz aldım sana göstermek için. Sana yazdığım ve öteki diyara postalayacağım mektuplardan oluşan bu defterin arasına koymak için.

O sırada, külüstür arabamızda sorun olduğunu fark edip, yardıma ihtiyacım olduğunu anlayan pansiyon görevlisi çiftin bana el salladığını görünce ben de aynı karşılığı verdim. Ütopik Netta’daki insanların dostluğuna diyecek yok tabii. Netta’daki insanlar için hep, iletişim kurmaya değecek kadar iyiler derdin. “Dışarıda koca bir dünya var bebeğim!” O an, bu sözün aklıma gelir gelmez, tereddüt etmeden pansiyona doğru yürüdüm. Bir yandan yuvamızdan ilk kez ayrı düşmüş olmama kederlenirken, öte yandan evcimenliğimin tabularını ilk kez senin hayallerindeki seyahatle yıkarken bir yerlerden bana bakıp gülümsediğini de hissedebiliyorum. İşte şu an senin sayende geceyi burada, yuvadan uzakta geçiriyorum, senin de seveceğin, manzaralı camdan bir odadayım, turkuaz deniz tam karşımda, kuzey ışıkları semada, ortak şarkılarımız kulağımda. Elbette odaya girmeden önce, bu sevimli çift ile birlikte akşam yemeği yedik, şömine başında sohbet ettik. Onlara seni anlattım, “O hayattı, ben de gerçektim; biz güzeldik, hâlâ güzeliz,” dedim. Sustular; konuşamadılar. Yüzlerine yayılan hüzünle karışmış tebessümün bana söylemek isteyip söyleyemediklerini okuyabildiğimi sanıyorum. Ayrıca bir kuzgun da –zannedersem evden beri– beni takip ediyor, onu ürkütmemek için görmezden geliyorum; belli ki yoldaşa ihtiyacı var. Bunları sonra yazacağım, bu sadece başlangıçtı ki zaten buraya değin yazdıklarımı yazarken ağlamadım dersem yalan söylemiş olurum, yazmaktan değil ama galiba ağlamaktan yoruldum. Beni merak etme, iyiyim, çünkü nerede olursam olayım seninleyim. Aşk; eninde sonunda bir gün acıtacağını bile bile sevmek ama yine de bütün olmayı bilmek demek değil mi zaten? Sevgilerimle. Gerçeğin; Veera.

(Devam edecek)

Şeyda AYDIN, Diğer Evrenin Senaristi, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2018 Aralık
Şeyda AYDIN, Diğer Evrenin Senaristi, İkinci Adam Yayınları, 2.Baskı, 2021 Mart

Şeyda Aydın

Şeyda AYDIN, ya da bilinen diğer adıyla Sheida Aiden, 23.04.1981 tarihinde İzmir’de dünyaya gelmiş, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini İzmir’de tamamlamış; Dokuz Eylül Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığı bölümünden mezun olmuştur. Şu an İstanbul’da hayatına devam etmektedir ve gelecekte de nerede yaşayacağını henüz bilmeyenlerden biridir, evren nereye sürüklerse işte diye düşünmektedir. Şeyda Aydın, roman ve senaryo yazarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir