Venedik Bienali Öncesi Burcu Ünlü ile Şehir Hafızası, Işık ve Tuvale Sığmayan Duygular Üzerine

Burcu Ünlü
Burcu Ünlü

Son dönemde çağdaş sanat sahnesinde dikkat çeken isimlerden Burcu Ünlü, üretim pratiğini klasik ve akademik bir sanat yolculuğundan çok hayat deneyimleri, seyahatler, sezgiler ve kişisel hafıza üzerinden şekillendiriyor. Bu yüzden eserlerinde yalnızca renkleri ya da formları değil, zamanla biriken duyguları, şehirlerin görünmeyen katmanlarını ve insanın içinde kalan izleri görmek mümkün.

1982 Düzce doğumlu sanatçı, profesyonel olarak sanat eğitimi merkezli bir geçmişten gelmiyor. Farklı alanlardan beslenen bu yolculuk, işlerine hem güçlü bir estetik hem de samimi bir anlatım dili kazandırıyor. Belki de tam bu nedenle Burcu Ünlü’nün resimlerinde teknik kadar sezgi, kompozisyon kadar his ön plana çıkıyor.

Soyut resmi kişisel bir haritaya dönüştüren sanatçı; ışık, karanlık, geçiş anları ve şehir hafızası gibi kavramlar etrafında üretim yapıyor. Özellikle İstanbul’a odaklandığı son dönem işleri ise kenti yalnızca fiziksel bir yer olarak değil; aidiyet, melankoli, çoğulluk ve dönüşüm duyguları üzerinden yeniden yorumluyor.

2026 yılında Venedik Bienali paralel programında yer alan Personal Structures sergisine seçilmesi ise sanatçının uluslararası yolculuğunda önemli bir adım niteliğinde. Biz de Burcu Ünlü ile üretim pratiğini, İstanbul’u, ışık ve karanlık arasındaki ilişkiyi ve eserlerinin arkasındaki duygusal katmanları konuştuk.

Sanatla kurduğunuz bağın akademik bir eğitimden çok hayatın içinden geldiğini biliyoruz. Resme yönelmeniz sizin için nasıl bir döneme denk geldi? Hayatınızda nasıl bir kırılma yarattı?

Resimle kurduğum ilişki zaman içinde kendini belirginleştiren bir yönelim olarak gelişti. Hayatın belirli eşiklerinde yoğunlaşan duyguların, sözcüklerin ötesinde bir ifade alanı aradığı bir dönemde görünür hale geldi. Bu süreçte resim, içsel deneyimin yüzeyde biçim kazandığı bir alan olarak şekillendi. Gündelik yaşamın içinde biriken izler, karşılaşmalar, geçiş anları ve hafızada yer eden kırılgan detaylar, resmin katmanları içinde yer bulmaya başladı. Üretim pratiğim, belirli bir planı takip etmekten çok, deneyimin zamanla yoğunlaşması ve üst üste birikmesi üzerinden ilerliyor.

Seyahatler, şehirlerle kurulan ilişkiler, kişisel hafıza ve sezgisel karşılaşmalar, üretimin temel kaynaklarını oluşturuyor. Farklı deneyim alanlarının bir araya gelmesi, resimde hem estetik hem de düşünsel derinliği birlikte taşıyan bir yapı kuruyor. Zamanla resim, üretim alanının ötesine geçerek bir düşünme ve algılama biçimi haline yerleşti. Gördüğüm bir yüzey, karşılaştığım bir ışık ya da hatırladığım bir an, resim aracılığıyla yeniden kuruluyor. Bu nedenle resim, benim için dünyayı anlamlandırma ve yeniden kurma sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak ilerliyor.

Sizi bu kadar şehir odaklı üretmeye iten duygu ne? Şehirlerin en çok hangi tarafı sizi besliyor?

Beni şehirlerde en çok görünmeyen katmanlar besliyor; hafıza, ritim ve geçmişin bugüne sızan izleri. Şehir, karşılaştığımız fiziksel yüzeyin ötesinde, zaman içinde biriken ve sürekli yeniden düzenlenen bir yapı olarak açılıyor. Bu birikim, mekanın algılanma biçimini dönüştüren bir yoğunluk yaratıyor. Şehri sabit bir form üzerinden okumuyorum. Akış, karşılaşma ve geçiş anları üzerinden kurulan bir deneyim alanı olarak ele alıyorum. Bu nedenle şehir, içinde dolaşılan bir yapıdan çok, insanla birlikte değişen ve her temasla yeniden şekillenen bir organizma gibi beliriyor.

Her şehrin kendine özgü bir temposu var. Bu tempo, hareketin ötesine geçen bir yapı; ses, ışık, boşluk ve kalabalık arasındaki ilişkilerle kurulan bir ritim. Üretimimde bu ritim, yüzeyde katmanlar ve renk aracılığıyla görünür hale geliyor. İlgimi çeken şey, bu yapının yüzeyde doğrudan algılanmayan kısmı. Bir duvarın taşıdığı iz, bir sokağın hafızası ya da belirli bir anın bıraktığı yoğunluk; tüm bu unsurlar şehirle kurulan ilişkinin derinliğini belirliyor.

İstanbul serinizde şehri olduğu gibi değil, daha çok hissettirdikleriyle anlatıyorsunuz. İstanbul sizin için ne ifade ediyor?

İstanbul benim için yoğun bir duygu alanı olarak açılıyor. Çelişkileri, çoğulluğu ve melankolisiyle sürekli hareket halinde olan, aynı anda birden fazla zaman dilimini taşıyan bir yapı. Bu yoğunluk, şehirle kurulan ilişkiyi sabit bir tanımın dışına taşıyor ve her karşılaşmada yeniden kurulan bir deneyim yaratıyor. Semt isimlerini kullanmam da bu yaklaşımın bir uzantısı. Her biri, coğrafi bir işaret olmanın ötesinde, belirli bir duyguya, bir karşılaşmaya ve bir hafıza katmanına karşılık geliyor. Balat, Adalar, Beyoğlu; her biri farklı bir ritim, farklı bir yoğunluk ve farklı bir algı biçimi açıyor. Bu nedenle seride kurulan yapı, haritaya bağlı bir düzen yerine, duygular arasında kurulan bir geçiş alanı olarak ilerliyor.

İstanbul’un sürekli değişen yapısı, yüzeyde güçlü bir hareket hissi yaratıyor; buna eşlik eden derinlik ise zamana yayılan bir süreklilik taşıyor. Şehir, her dönüşümle birlikte yeni bir katman ekliyor, bu katmanlar bir araya gelerek karmaşık bir bütünlük oluşturuyor. Üretimimde bu yapı, katmanlar, renk ve yüzey aracılığıyla karşılık buluyor.

Çalışmalarınızda ışık ve karanlık sıkça karşımıza çıkıyor. Bu ikiliğin sizin hayatınızdaki karşılığı nedir?

Işık ve karanlık, üretimimde karşı karşıya gelen iki uç olarak değil, algıyı derinleştiren iki eş zamanlı unsur olarak yer alıyor. Işık, yüzeyi açan ve yön veren bir etki yaratırken; karanlık, derinliği yoğunlaştıran, bakışı içeri çeken bir alan kuruyor. Bu ilişki, resimde katmanların nasıl algılandığını da belirliyor. Hayatla kurduğum deneyimde de benzer bir yapı hissediyorum. Zorlayıcı anlar, algının yönünü değiştiriyor ve başka bir farkındalık alanı açıyor. Bu süreç, yüzeyde görünen ile içeride biriken arasındaki mesafeyi dönüştürüyor. Işık ve karanlık arasındaki geçiş, bu nedenle deneyimin farklı yoğunluklarını taşıyan bir yapı olarak ortaya çıkıyor.

Burcu Ünlü
Burcu Ünlü

İşlerde hem coşkulu bir renk dünyası hem de güçlü bir doku var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Bu denge, üretim sürecinin içinde kendiliğinden oluşan bir yapı. Sezgi, yön belirleyen temel unsur; renk ve doku bu sürecin iki ana taşıyıcısı olarak birlikte hareket ediyor. Renk, yüzeyde duygusal yoğunluğu kurarken; doku, zaman içinde biriken izleri ve hafızayı görünür hale getiriyor. Resimde kurulan yapı, ilk bakışta açılan bir alan ile yaklaştıkça derinleşen bir katman arasında ilerliyor. İzleyicinin yüzeye yaklaşmasını, bakışını yavaşlatmasını ve resimle fiziksel bir ilişki kurmasını önemsiyorum. Bu karşılaşma, görmenin ötesine geçen, dokunsal bir algıyı devreye sokuyor. Yüzeydeki yoğunluk, bu algıyı yönlendiren bir yapı oluşturuyor.

Renk ve doku arasındaki ilişki, sabit bir denge üzerinden kurulmaz. Süreç içinde birbirini dönüştüren, yer yer öne çıkan, yer yer geri çekilen bir akış halinde ilerler. Bu akış, resmin kendi ritmini oluşturur. Oyun duygusu ile derinlik arasındaki ilişki de bu ritim içinde şekillenir.

Yeni bir işe başlarken sizi ilk harekete geçiren şey genelde ne oluyor?

Yeni bir işe başlama anı, genellikle belirli bir duyusal yoğunlukla ortaya çıkıyor. Bu, bir şehirde yürürken karşıma çıkan ışığın yarattığı etki, bir anın bıraktığı iz ya da zihinde kısa süreliğine beliren bir çağrışım olabiliyor. Bu ilk karşılaşma, net bir görüntü ya da tanımlı bir fikir olarak değil; yönü henüz belirlenmemiş bir his olarak beliriyor. Süreç, duyunun açtığı alan içinde ilerliyor. Algı, gördüğünü olduğu gibi kaydetmek yerine dönüştürüyor, parçalıyor ve yeniden düzenliyor. Bu dönüşüm, resmin ilk katmanlarını oluşturuyor. Ardından renk devreye giriyor. Renk, bu ilk yoğunluğu yüzeyde taşıyan bir yapı kuruyor. Katmanlar eklendikçe resim kendi iç ritmini oluşturuyor ve yönünü giderek belirginleştiriyor. Bu akış, resmin gelişim hattını belirleyen temel unsur haline geliyor.

Başlangıçta beliren o ilk duygu, resmin ilerleyen aşamalarında farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkıyor. Her katman, bu ilk karşılaşmanın başka bir versiyonunu taşıyor. Bu nedenle resim, süreç içinde kendini kuran ve açan bir deneyim olarak gelişiyor.

Venedik Bienali paralel programında yer almak önemli bir eşik. Bu deneyimin ardından sizi heyecanlandıran yeni hayaller ya da projeler neler?

Bu deneyim, önümde açılan üretim alanını daha geniş bir perspektiften görmemi sağladı. Şu anda ilgimi çeken şey, mevcut pratiği farklı ölçeklerde yeniden düşünmek; yüzeyle kurduğum ilişkiyi mekânın içine taşımak ve izleyiciyle kurulan teması daha doğrudan hale getirmek.

Resmin kendi sınırlarını genişleten, katman ve yüzey ilişkisini farklı formlarda ele alan çalışmalar üzerine yoğunlaşıyorum. Bu süreçte üretimin yalnızca tuval üzerinde kalmadığı, mekanla birlikte hareket eden ve izleyicinin deneyimiyle şekillenen yapılar üzerine düşünmek belirleyici hale geliyor.

Aynı zamanda farklı coğrafyalarda üretim yapma fikri, her karşılaşmanın yeni bir katman açtığı bir süreç olarak ilerliyor. Her yeni bağlam, resmin yönünü küçük kırılmalarla değiştiriyor ve üretimi canlı tutan bir hareket alanı yaratıyor. Beni heyecanlandıran şey, bu hareketin nereye evrileceğini görmek ve her yeni işte bu dönüşümü biraz daha görünür kılmak.

Sizin için sanatın bir izleyicide gerçekten karşılık bulduğu an nedir?

Sanat benim için cevap vermekten çok alan açmakla ilgili. Eğer işlerim bir izleyicide bir duygu, bir anı ya da kendi iç ışığıyla ilgili küçük bir hatırlama yaratıyorsa, orada gerçek karşılaşma oluyor. Sanırım bütün üretimimin merkezinde de bu var.

YAZAR

Pelin Ateş
Sanat Okur yazarı

Pelin Ateş

Marmara Üniversitesi’nde Radyo Sinema Televizyon eğitimi alan Pelin Ateş, 2012 yılından beri kültür – sanat, mekan, moda, kozmetik ve turizm alanlarında iletişim danışmanlığı yapıyor.

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.