Gazeteci kimliğiyle tanıdığımız, son yıllarda ise özellikle ebeveynlik alanındaki yazıları ve atölyeleriyle dikkat çeken Zeynep İşman, kaleme aldığı son kitabı “Birlikte Büyüyoruz” ile anne babalara yalnız olmadıklarını hatırlatıyor.
Kitap, bir rehberden çok yol arkadaşı gibi davranıyor; mükemmel ebeveynlik mitini yıkarken anlayan, dinleyen ve hatalarıyla yüzleşebilen bir ebeveyn olmanın gücünü ortaya koyuyor.
Sanat Okur için gerçekleştirdiğimiz bu özel söyleşide Zeynep İşman’la yazı yolculuğunu, çocuklara ve ebeveynlere dair gözlemlerini, Türkiye’de çocuk olmanın anlamını ve “birlikte büyümenin” gerçek ruhunu konuştuk.
Bu röportaj, yalnızca bir kitabın etrafında dönmüyor. Aynı zamanda bir yaşam biçimini, büyümeyi, kırılmaları ve umutla yeniden başlamayı da anlatıyor.

Sizi tanımayanlar için: Zeynep İşman kimdir? Yazı yazmak sizin için ne ifade ediyor?
Lisans eğitimimi iletişim üzerine yaptım. Mesleğe gazetecilikle başladım. Eğitim alanında, çocuklar ve gençlerle ilgili sosyal sorumluluk projelerinde hem gönüllü hem profesyonel çalıştım. Daha sonra kurumsal hayatın içinde özel şirketlerde kurumsal iletişim yaptım. Yüksek lisansımı psikoloji alanında yaptım ve eş zamanlı ebeveyn koçluğu eğitimi gibi bu alanda farklı eğitimler aldım. 10 yıl önce kızımla yaşadıklarımızı yazdığım bir blog olan Birlikte Büyüyoruz’u bir marka haline getirmeye karar verdim. Bu arada ebeveynlerle buluşmalar, söyleşiler yapmaya başladım. Yine 10 yıla yakın zamandır Milliyet Gazetesi’nde Birlikte Büyüyoruz adında bir köşem var. Aile ve Çocuk Yazarıyım. Türkiye’nin ilk ebeveyn eğitim zirvesi Momtalks’un ortağı ve organizatörüyüm. Ve şimdi de yazar olma yolculuğunda ilk adımlarımı atıyorum. 12 yıllık deneyim ve birikimi bu kitapta buluşturdum. Bu akademik bir kitap değil ama içinde çok bilgi var. Hikaye okur gibi keyifle, bazen tebessümle bazen gözleri dolarak okuyacaklarını düşünüyorum.
Yazı yazmak benim için; kendi içimde ve etrafta olanları anlamlandırmak demek. Dağınık zihnimi düzene sokmak, o sırada çözemediğim şeyleri çözmek, kıymet verdiklerimi ölümsüzleştirmek, kendimle kalabilmek, hayal kurabilmek, kelimelerle oyun oynamak, iyileşmek gibi çok fazla anlam barındırıyor.
Kendi çocukluk ya da ebeveynlik deneyiminizin bu alandaki yazılarınıza katkısı oldu mu?
Olmaz olur mu.. Kendi deneyimlerimden bolca beslendim elbette. Kitapta da zaten deneyimsel bir yerden, bilimsel bilgiyi de işin içine kattığım ama yargılamayan, içgüdülerin sesini dinlemeyi ve her deneyimin biricik olduğunu hatırlatan bir tonla yazmaya çalıştım. Bu alanda çalışırken, öğrenirken, yazarken ve kızımı büyütürken, içimdeki kız çocuğunu da büyüttüm, büyütüyorum. Ebeveynlik böyle bir içsel yolculuk işte.
Anne olmak mı, gazeteci olmak mı, yoksa yazmak mı sizi daha çok dönüştürdü?
Tek bir cevap vererek diğerlerine haksızlık etmek istemem çünkü hepsi dönüştürdü, dönüştürüyor. Hepimiz hayatımızdaki her deneyimle değişmeye ve dönüşmeye devam ediyoruz. Ama anneliğin hayatımda önemli bir kırılım noktası olduğu bir gerçek. Ben genel olarak çocukları çok seven, hangi çocuk olursa olsun gözlemlemeyi, ne yaptığını/düşündüğünü anlamaya çalışmayı, oyun oynamayı, destek olmayı seven biriyim. Ben de bundan besleniyorum belki de.
Kimi zaman bir cümle, bir bakış ya da bir suskunluk bizi yıllar boyu peşinden sürükler. Sizin için ebeveynlik meselesini yazı konusu yapan böyle bir an var mı?
Kızım bebekken, onu bir türlü uyutamadığım uykusuz gecelerde düşünmeye başladım “Ben neyi yanlış yapıyorum” diye. Aylar süren mücadele, uyku eğitimi verme çabaları, tökezlemeler, sonra başlayan terapi yolculuğu. Sanırım en çok bu sıralar başladı benim sorgulamalarım ve içime bakmaya başlamam. Böylelikle de yazmaya başladım ebeveynliği.
Kaleminizi ele alırken bir olaydan mı esinleniyorsunuz ya da aklınıza ilk gelen ne oluyor?
Bana her şey ilham olabilir hiç belli olmuyor. İzlediğim bir dialog, okuduğum bir yazı, sokakta gördüğüm bir ilan, tanık olduğum bir sohbet, bir çocuğun ya da annenin davranışları… O an bir çağrışım yapıyor, konu zihnimde illa büyümeye, insan olmaya, bakım veren ve çocuk ilişkisine bağlanıyor ve hemen bir yerlere not alıyorum. Sonra aldığım notları bilgisayarımda dosyaladığım bölümlere uygun olan yerlere ekleyip, daha detaylı yazıyorum.
Kitabınızda “toplumsal yaşamın simülasyonu” olarak çocuk parklarından söz ediyorsunuz. Bu simülasyonu biraz açarsak?
Çocuk parkları bence deneysel bir alan. Her türden çocuk ve ebeveyn var. Ben Amerika’da doğum yaptım. Orada yaşadığım yerin balkonu bir çocuk parkına bakardı. Aylarca o balkonda çocuk parkındakileri gözlemledim. Sonra Türkiye’de kızımı parklara götürmeye başlayınca, aradaki benzerlikleri ve farkları düşünmeye başladım. Mesela neden oradaki parklarda sadece çocuk kıkırdamaları bazen ağlamaları ve sesleri varken, bizde sürekli bağıran, kızan, komut veren ebeveyn sesi oluyor.
Biz çok müdahaleci bir toplumuz. Çocukları kendi deneyimlerini yaşamaları için asla rahat bırakmıyoruz. Hemen düzeltiyoruz ya da eleştiriyoruz. Çocuğun durup kendini fark etmesine ya da başkalarıyla ilişki kurmasına alan açamıyoruz. Ayrıca çocuklarımız ile var olmayı seviyoruz. Yani en iyi, başarılı, en çevik, en zeki çocuk hep bizimkisi olsun ve biz de göğsümüzü gere gere sergileyelim bunu istiyoruz. Elbette farkında olmadan yapılan şeyler. Ama bu bence şuna yol açıyor: Yetişkin olduğunda kendine bakmayı bilmeyen, kendini geliştirmek ve kendi anlamını yaratmaya çalışmak yerine hep etrafa bakan, etrafla yarışan, etrafın onayını almak için çalışan, içi boşluklarla dolu mutsuz insanlar.
Kitap boyunca çok sayıda anne-babanın iç sesi samimi dil kullanarak aslında okuyucu iç sesi rolü üstlenmişsiniz. Bu iç sesi nasıl duymayı başardınız?
Çokça hata yapıp, ağlayarak. Kolay olmadı yani. Çünkü içimizdeki sesi duymamızı engelleyen ve unutturan çok fazla ses var etrafta. Ben de pek çok kadın ve anne gibi kendini hiçbir zaman yeterli hissetmeyen, hep daha iyisi, mükemmeli için çabalayan, her şeyi hep tam zamanında ve doğru yapmak için uğraşırken, anda olanı kaçıran biriydim. Hala da bu konuda çalışıyorum. Ama işte kendi iç yolculuğum, aldığım terapiler, eğitimler, kendimi desteklemeyi öğrenmem, kendi kaynaklarımın farkına varmam, hata yapmanın en iyi öğretmen olduğunu anlamamı sağladı. Ebeveynlikte telafi her zaman mümkün. Onarmayı öğrenince, hatalar da birer büyüme fırsatı oluyor. Böylece rahatlamaya, dışarıya kulağınızı kapatıp, ihtiyacınız olduğunda açmaya, çocuğunuzla ilişkinizi görüp, öğrenmeye ve size özel çözüm yolları bulabilmeye başlıyorsunuz. Kendinize ve çocuğunuza güvenin. Onlar doğru yolu hep gösterir.
Ebeveynlik üzerine çok sayıda konu başlığını ele alırken sizi en çok zorlayan bölüm hangisi oldu?
“Bağlanmadan ayrılamayız” ve “Bekar ebeveynlik” kısımları diyebilirim.
Türkiye’de çocuk olmanın sizce farklı toplumlarda büyüyen çocuklara oranla avantaj ya da dezavantajları neler?
Biz her şeye rağmen hala birlik olunca çok güzel olabilen, yardım etmeyi seven, bakmayı, ağırlamayı, yedirmeyi, içirmeyi seven bir toplumuz. Cana yakınız ve hızlı aksiyon alıp, hızlı çözümler üretebiliyoruz. Sürekli kriz ve stresle yaşamaya alıştığımız için, zihnimiz problemleri çözmede hızlı. Bunlar çocuklar için de bir avantaj oluşturuyor. Uzun yıllar bakım veriyoruz, sen 18 oldun hadi güle güle demiyoruz. (Bunun fazlası da tabii dezavantaj, bu sefer de asla olgunlaşamayan çocuklar oluyor) Ne yazık ki son yıllarda kaybolmaya başlasa da, hala temel değerlerimiz var.
Öte yandan sınırları olmayan bir toplumuz. Kendi sınırlarımızı bilmiyoruz bir kere, hiç öğretilmemiş ki. Hal böyle olunca çocuklara da model olamıyoruz. Gerek fiziksel gerek duygusal sınır ihlallerimiz çok fazla. Ağlata ağlata yıkamanın ya da zorla ağzına yemek sokuşturmanın iyi bakmak olduğunu sanıyoruz. Korkutarak çocuk disiplin edeceğimizi sanmak gibi büyük bir yanılgımız var.Kimi zaman tehditle kimi zaman şiddete başvurarak. Çocukların sadece çocuk olduklarını unutup, yüksek beklenti içine giriyoruz. Ve en önemlisi de kendi travmalarımızla yüzleşmeden çocuklara yol göstermeye çalışıyoruz. Bu sefer de işler karışıyor. Çünkü çocuğumuzla yaşadığımız her gelişim dönemi, bizi kendi çocukluğumuzdaki o döneme götürüyor. Çocuk büyütmek insanın kendini büyütmesidir. Kendi içsel çalışmamıza yatırım yapmalıyız.
Eğer bir gün çocuklar için bir kitap yazacak olsaydınız, ilk cümlesi ne olurdu?
Sen bu dünyadaki her şeyin en güzeline layık, çok özel bir çocuksun. Kimsenin aksini düşündürmesine izin verme.
