Müzisyen Zeynep Özyılmazel, sahnede yıllardır seslendirdiği “Seni Bana Katsam”ı sonunda stüdyoya taşıyarak dinleyicilerle buluşturdu. Babası Neco’nun unutulmaz repertuvarına ait bu şarkı, onun yalnızca sanatsal yolculuğunun değil, aynı zamanda kişisel dönüşümünün de önemli bir parçası. Yıllar içinde sahnede olgunlaşan ve dinleyicinin belleğinde yer eden bu yorum, Özyılmazel’in müziğe olan içten yaklaşımını ve kendine özgü ifadesini yansıtıyor. Şarkının kayıt süreci, onun çocukluk anılarıyla, geçmişle yüzleşmeyle ve bireysel dönüşümle örülü katmanlı bir hikâyeye dönüşüyor.
Özyılmazel ile yalnızca müziğini değil, üretiminin arkasındaki dünyayı da konuştuk. ‘Zamansız’ projeleri, pandemi döneminde Instagram üzerinden sürdürdüğü “modern saatli maarif takvimi”, yazarlık ve fotoğrafçılık gibi farklı alanlardaki üretim pratikleri, onun çok yönlü sanatçı kimliğini ortaya koyuyor. Kendine dair filtresiz paylaşımları, şöhret ve başarı kıstaslarının ötesine geçerek sanatın bir iyileşme ve bağ kurma aracı olabileceğini gösteriyor. Gerek dijital platformlardaki üretimleri gerekse sahne performansları onun yaratıcılığa duyduğu sonsuz inancı da gözler önüne seriyor. Bu derinlikli sohbetimizde, yalnızca bir şarkının arka planını değil; bir sanatçının iç dünyasını, hayata karşı duruşunu ve üretimle kurduğu çok yönlü ilişkiyi de dinleme fırsatı bulacaksınız…
“Seni Bana Katsam” gibi 70’li yılların dikkat çeken parçalarından birini yeniden yorumlama fikri nasıl ortaya çıktı?
Babasının izinden yürüyen bir kız çocuğu olarak sahneye ilk adım attığım günden bu yana, “onun şarkılarından birini mutlaka yeniden yorumlamalıyım” diye içimde hep bir arzu vardı. “Seni Bana Katsam”da yaklaşık 13 yıldır sahne repertuvarımda yer alıyor; hem benim için çok özel bir yeri var, hem de dinleyicilerden sık sık istek alıyordu. Hatta bir arkadaşım bu şarkıyı düğününde ilk dans parçası olarak seçmişti… 2014 yılına gelindiğinde şarkının söz yazarı Fikret Şeneş vefat etmeden önce, parçayı yayınlama hakkını aldım. Yani aslında 11 yıldır bir kenarda, zamanı geldiğinde doğacak bir şey gibi bekliyordu. Geçtiğimiz dönemde yakın arkadaşım Moshe Aelyon ile bambaşka bir proje üzerine konuşurken konu bir anda bu şarkıya geldi. Moshe, “Seni Bana Katsam’ı mutlaka yorumlaman lazım” dediğinde artık zamanının geldiğini hissettik. O da proje yapımcılığını üstlendi. Her şey doğal bir akışla oldu. Şarkı, kendi zamanını seçti diyebilirim.
Şarkıda geçen “Seni bana katsam biraz karıştırsam. İkimizden bir çift yaratırsam…” ifadeleri, sevgiye dair nasıl bir bakış açısını yansıtıyor? Sizce gerçek bir aşk, bireyin kendisinden hiçbir şey kaybetmeden yaşanabilir mi?
Gerçek bir aşk zaten insandan bir şey eksiltmez ki… Aksine, kişiye çok şey katar. Aşk dediğimiz şey, iki insanın birbirine bir şeyler katmasıyla anlam kazanıyor. Bu yüzden “Seni Bana Katsam”ı sadece klasik bir aşk şarkısı gibi dinlememek gerekiyor çünkü çok daha derin bir anlatımı var.
Bu şarkının taşıdığı duygusal derinliği ve alt metinlerini bize biraz açar mısınız?
Şarkının kayıt süreci benim için oldukça duygusal ve anlamlıydı. O dönem hayatım tamamen farklı bir yöne doğru ilerliyordu. Stüdyoya girdiğimde aslında yeni planlarımı ve hayatımda açılacak yeni bir sayfayı düşünerek bu şarkıyı seslendirecektim. Ancak kayıt gününden bir gün önce içime sinmeyen bazı şeyler oldu ve bu planlardan vazgeçtim. Stüdyoya ise biraz hayal kırıklığı, biraz da duygusal bir boşlukla gittim. Bu şarkı hücum kayıtla alındı, yani duygu neyse o anda tamamen yansıyor. Kayıt sırasında zorlandığım bir an oldu ve gözümün önüne çocukluğum geldi. O anla birlikte şarkının sözleri benim için tamamen başka bir anlam kazandı. Mesela, “Ve sen hayatını boyarsın pembeye, şansını döndürürsün tersine, istesen çevirirsin güneşi kendine…” bölümünde, bir anda kendi içsel gücümü ve geçmişimle olan bağımı hissettim. Ardından gelen, “Seni bana katsam, biraz karıştırsam, ikimizden bir çift yaratırsam…” sözleri bana göre sadece bir romantik birleşimi değil, insanın kendiyle, geçmişiyle ve çocukluğuyla yeniden bütünleşmesini de anlatıyor. Zaten hepimiz hayatımız boyunca çocukluğumuzu kucaklamaya çalışmıyor muyuz? Gerçek benliğimizi, kimliğimizi, fikirlerimizi ortaya koyarak yaşamaya çabalıyoruz. O kayıt süreci tam da bu yüzden benim için çok özel bir deneyimdi. Stüdyoda bir noktada, çocukluğumu kucakladığımı hissettim. Bir de işin daha evrensel bir boyutu var: Bugün dünyada bu kadar kutuplaşma, ayrımcılık ve yabancılaşma varken, “Seni bana katsam” demek aslında bir çağrı gibi geliyor bana. Birbirinden farklı görüşlere sahip insanlara bile bunu diyebilmeli insan. Bu açıdan da bakmak lazım. Ve tüm bu hisleri babamın şarkısıyla ifade ediyor olmak… Her ne kadar kendisi benim şarkıcı olacağıma hiçbir zaman inanmasa bile… Bu da başlı başına ironik ama çok kıymetli bir deneyim oldu benim için.
Babanız Neco’nun sizin kariyerinize dair neden böyle bir cümle sarf ettiğine ilişkin bir düşünceniz var mı?
Onun o cümleyi hangi duygu ya da düşünceyle söylediğini tam olarak bilemem, ama hissiyatı hep öyleydi. Babam, benim şarkıcı olabileceğime hiç inanmamıştı. Hatta bir gün cesaretle “Ben şarkıcı olmak istiyorum” dediğimde, bana doğrudan “Senden şarkıcı olmaz” demişti. O zamanlar bu söz tabii ki içimde bir iz bıraktı, ama sanırım beni daha da motive etti. Bugün geldiğim noktada, artık kendi yolumu çizmiş ve kendi sesimi bulmuş bir sanatçı olarak, ona aslında yanıldığını göstermiş oldum. İşin ironik tarafıysa şu: Babam, ‘Seni Bana Katsam’ adlı şarkıyı kaydettiğinde 29 yaşında genç bir erkekti. Ben ise bu şarkıyı kaydederken 47 yaşında bir kadındım. Onun o dönemki hayat tecrübesinden çok daha fazlasına sahibim. Üstelik kadın olmanın getirdiği farklı bir duygusal derinlik, başka bir bakış açısı da vardı içimde. Bu şarkıyı yorumlarken sadece notaları değil, yaşanmışlıkları da söyledim aslında.
“Seni Bana Katsam” yalnızca bireysel bir aşkı değil, daha büyük bir birleşmeyi, belki de bir aradalığı çağrıştırıyor. Bu kadar ayrışmanın, ötekileştirmenin arttığı bir dünyada gerçekten bir birlik hissi sağlanabilir mi?
İnsan kendini anlamaya başladıkça, kendi iç çelişkilerini fark ettikçe karşısındakini de anlamaya daha açık hale geliyor. Bunun için önce kendi içimizde çalışmamız gerekiyor. Çünkü kendini anlamak aslında ömür boyu süren bir yolculuk… Ne kadar çok kendi yanılgılarımızla yüzleşirsek, o kadar fazla başkalarının da yanılabileceğini kabullenebiliyoruz.
İnsanların hayatlarında attığı her adım aslında gözlerinin içi gülsün diye midir? Mutluluğun peşinde yaşanan bir ömürden söz edebilir miyiz?
Elbette öyle. Unutmamalıyız ki insanlar hayatlarında attıkları her adımı aslında mutlu olmak için atıyor. Bu yüzden bir insanın çocukluğunda yaşadığı sevgisizlik, şiddet, istismar gibi travmalar onun hayata bakışını tamamen değiştirebiliyor. Hatta bir katili bile, onun yaşadıklarını anladığımızda, bir noktada anlayabilir hale gelebiliriz. Bu, davranışı onaylamak anlamına gelmez elbette… Ama empati dediğimiz şey tam da bu noktada başlıyor. Şarkı da aslında tam olarak bunu anlatıyor: “Seni bana katsam” diyebilmek, önce kendinle yüzleşmekten geçiyor.
Şarkının yayınlanma sürecinde kimlerle yol aldınız? Prodüksiyon aşaması nasıl şekillendi? Hem müzikal tercihleriniz hem de ekip seçiminiz açısından biraz perde arkasını anlatır mısınız?
Bu şarkıyı 13 yıldır sahnede söylüyorum, dolayısıyla zamanla kendi tarzım oturdu ve içselleştirdim. Bu yüzden stüdyo kaydı aşamasına geldiğimizde, fazla macera aramak istemedik. Şarkı zaten ruhunu bulmuştu; bizim için önemli olan, o sahne versiyonunun temiz ve kaliteli bir kaydını almaktı. Uzun süredir birlikte çalıştığım orkestra şefim Evren Karakul’la bu projede de yoluma devam etmek istedim. Kendisi aynı zamanda piyanoda da yer aldı. Kontrbasta Volkan Topakoğlu, davulda Ekin Cengizkan, flugelhornda ise Barış Doğukan Yazıcı bize eşlik etti. Tüm ekip birbirini çok iyi anlayan, sahne diline hâkim müzisyenlerden oluşuyordu. Projenin yapımcılığını üstlenen Moshe Aelyon ise hem beni hem de bu şarkının taşıdığı duyguyu çok iyi okudu. Bu sayede şarkının özüne sadık kalan ama aynı zamanda günümüz ruhuna da dokunan bir yorum ortaya çıktı.
Ne şöhret ne de para… Tek isteğim sahnede olmaktı
Zeynep Özyılmazel
Müzik kariyerinizde başarı ya da popülerlikten ziyade, sahnenin sizin için çok daha derin bir anlam taşıdığını biliyorum. Sahnede olmak neden bu kadar kıymetli sizin için? Orada sizi besleyen şey tam olarak ne?
Ben müzik serüvenime doğrudan sahneyle başladım. Ne şöhreti ne de parayı düşündüm hiçbir zaman… Tek isteğim sahnede olmaktı. Bugüne kadar beni en çok geliştiren şey de ısrarla ve tutkuyla sahnede olmamdır. İlk single’ımı Erkin Arslan vesilesiyle yapmıştım ama asıl bağ kurduğum yer her zaman sahne oldu. Aslında müziği de bir bahane gibi görüyorum çünkü benim için asıl mesele insanlarla o anlık ama derin bir bağ kurmak. Sahneye çıkmadan önce en ince detayı bilmek isterim: Mekânın yapısı, sahnenin yüksekliği, seyircinin ayakta mı yoksa oturarak mı izleyeceği, hatta onların o akşam aç mı tok mu olacakları bile önemli benim için. Çünkü o an sadece ben yokum orada; arkamda çalan beş kişilik bir ekibim var ve onların ruh hali de sahnede oluşan enerjiyi etkiliyor. Bu sebeple sahne, bizim için adeta bir şarj alanı. Seyircinin ruh haline dokunabildiğimiz, onları iyi yönde etkileyebildiğimiz her an sahne bir çeşit meditasyona dönüşüyor. Ve evet… Gerçekten de alkışlarla yaşıyoruz. Çünkü orada alınan her alkış, kurulan her göz teması, kurduğun bağın karşılığı gibi geliyor insana.
Sahnede hayata geçirdiğiniz çeşitli projelerde var yanılmıyorsam. Her biri farklı bir temaya ve duyguya odaklanıyor. Bu projelerden ve çıkış noktalarından biraz söz eder misiniz?
Elbette, çünkü aslında her sahne ve her program birbirinden çok farklı. İlk kez sahneye çıktığım yer bir caz kulübüydü ve o dönemden sonra üzerime “caz şarkıcısı” etiketi yapıştı. Oysa ben kendimi bir caz şarkıcısı olarak tanımlamıyorum. Ancak caz söylemeyi gerçekten seviyorum. Bu alandaki projemin adını da “A Taste of Jazz” koydum. Projede, herkesin bildiği ve eşlik edebileceği klasik caz parçaları yer alıyor. Daha erişilebilir bir caz konseri kurguladık diyebilirim. Pandemi döneminde ortaya çıkan başka bir proje de var: “Singing with piano”. Bu projede piyanoya en yakıştığını düşündüğüm parçaları seçtik. Şarkıların hem melodik yapıları hem de anlattıkları hikâyeler ön plandaydı. Sahnedeyken kendimi zaman zaman bir hikâye anlatıcısı gibi hissediyorum, o yüzden bu proje beni çok besledi. Bir başka özel projem de “Bildiğimizden Farklı” adını taşıyor. Bu tamamen Türkçe bir repertuvar. Türk pop müziği öncesi dönemden, yani Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Seyyal Taner, Özdemir Erdoğan ve Nilüfer gibi isimlerin seslendirdiği, hafif Türkçe sözlü şarkılardan oluşuyor. O dönemin müziği benim sesime ve tarzıma çok yakışıyor. Bu projede şarkıların orijinal ruhunu bozmadan ama kendi tarzıma da yaklaştırarak yorumlamaya çalıştım. Genel olarak repertuvarımda çok fazla güncel şarkı yer almıyor. Ben yaptığım işlerin mutlaka bir hikâyesi olmasına önem veriyorum. Bence eski şarkılar hem melodik açıdan hem de anlattıkları şeyler bakımından çok daha derin.
ChatGPT’den faydalanıyorum ama son kararımı ona bırakmam
Zeynep Özyılmazel
Bir müzisyen olarak dijitalleşmenin ve sosyal medya çağının tam ortasında üretmeye devam ediyorsunuz. Bu yeni çağ, sizce sanatçılar için ne tür avantajlar ve zorluklar barındırıyor? Üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?
Güncel ne varsa, elimizden geldiğince işimizde onlardan faydalanmak gerekiyor. Aslında teknolojiye çok meraklı biri değilim; teknik konularda ise ihtiyacım olanı kullanıyorum. Projelerimi de çoğunlukla teknolojik uygulamalar sayesinde hayata geçiriyorum. Örneğin, planlama aşamasında ChatGPT gibi araçlardan faydalanıyorum. Ancak asla son kararı onlara bırakmam, sadece fikir almak için kullanırım. Çünkü benim için insan deneyimi ve insan duygusu hâlâ en önemli şey.

Müziğin yanı sıra yazarlık, fotoğrafçılık ve seslendirme gibi farklı alanlarda da üretim yapıyorsunuz. Bu yaratıcı uğraşlar birbirini nasıl besliyor? Özellikle Instagram’da zamanla bir rutine dönüşen “modern saatli maarif takvimi” paylaşımlarınızla kişisel dünyanızı yansıttığınız bu süreç, hem sizin hem de takipçileriniz için nasıl bir anlam taşıyor?
Bunlar yaratıcı alanlar olduğu için dönem dönem biri öne çıkıyor, diğeri biraz geri planda kalabiliyor ama ben hiçbir zaman tamamen boşta kalmıyorum. Özellikle pandemi döneminde başlattığım ve hâlâ sürdürdüğüm “modern saatli maarif takvimi” adlı Instagram serisi bunun güzel bir örneği. O dönemde, “Eğer tek başıma bir kadın olarak bu şartlarda uyanabiliyorsam, sende de o güç var” diyebilmek için her gün kendi fotoğrafımı çektim. Bu süreç 1000 gün sürdü. Aynı zamanda her gün saat 11:00’de kahvemi içip kısa notlar yazmaya başladım. Bu da bir çeşit dijital günlük haline geldi. Oradaki mesajım da şu: “Hayatın karmaşası elbet sürecek ama sen en azından bir kahve içimi kadar dur, içine dön ve sonra devam et.” Ben Instagram’ı, kapağında adınızın yazdığı ve her gün yayımlanan bir kişisel dergi gibi görüyorum. O mecrayı estetik ya da maddi bir kaygıdan ziyade, kendi iç dünyamı paylaşmak için kullanıyorum. Bazen günün şarkısını, bazen bir soruyu, bazen de bir kubbe fotoğrafıyla yeni bir bakış açısını sunuyorum. Hatta bu paylaşımların bir destek ağına dönüştüğünü söyleyenler oldu. Seyahat yazarı Saffet Emre Tonguç, “Sen insanlara yalnız olmadıklarını hatırlatıyorsun” demişti. Bu benim için çok kıymetli. Günün birinde bu içerikler bir kitaba dönüşür mü bilemiyorum ama zaten “kitaplaşsın” niyetiyle yazmadığım için bu kadar samimi oldular diye düşünüyorum.
Kitap demişken… 2021 yılında okurlarla buluşturduğunuz “Beklenmeyen(e) Yazılar” kitabınız geniş ilgi gördü. O kitapta hangi temalara ve konulara değindiğinizi bize tekrar hatırlatabilir misiniz? Ayrıca, yeni bir kitap çalışmanız var mı? Okurlar ikinci kitabınızı heyecanla beklemeli mi?
Bu kitapta, 21. yüzyıla damgasını vuran ve beklenmedik şekilde hayatımıza giren pandemi sürecinde yaşananları, tarihe iz bırakacak samimi öz hesaplaşmalarla kaleme almıştım. O dönemde hayatı dikkatle dinleyip mesajlarını anlamaya çalıştım, yaşadığım değişimi ve dönüşümü tüm çıplaklığıyla okurlarla paylaştım. Sayfalarda bazen kendime, bazen hayata, bazen de “beklenmeyen” o özel kişiye seslendim. Günlük yazmaya halen devam ediyorum ve belki yakında “Bunu da kitaplaştırayım” diyebilirim. Ancak her zaman içimden geldiği gibi, doğal bir şekilde hareket etmeyi tercih ediyorum.
Üretim sürecinde tıkandığınız, ilhamın zor bulunduğu anlar muhakkak oluyordur. Böyle durumlarda kendinizi nasıl motive ediyor, yaratıcılığınızı tekrar nasıl harekete geçiriyorsunuz?
Bol bol sıkılmak gerekiyor aslında… Pandemi döneminde o kapılar kapanınca, tek başıma evde kaldım ve tüm yaratıcılığım ortaya çıktı. Ama sıkılmak hiç kolay değil; çünkü biz kendimize sıkılmaya pek izin vermiyoruz. Oysa iç sesimizi duyabilmek için durup beklememiz lazım. Yaratıcılıktaki tıkanıklığa da izin vermek, ona alan açmak gerek. Belki de bu sıkışmayı, yeni bir şeyin doğum sancısı olarak görmek lazım.
