Yapı Kredi Kültür’ün Beyoğlu’nda bulunan binasında “Bir Arada” sergi dizisinin ikincisi 90’lardan bu yana üreten ve aynı kuşağa ait İstanbullu iki sanatçının eserlerini bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Didem Yazıcı‘nın üstlendiği, Fulya Çetin ve İlhan Sayın’ın çalışmalarının yer aldığı bu kapsamlı sergi 9 Mayıs’ta açıldı ve 4 Ocak 2026’ya kadar devam edecek.

Kent ve doğa manzaraları, hayvan ve insan portreleri, soyutlamalar ve objelerle karşımıza çıkan sanatçıların ortak noktaları arasında en belirgin olanı her ikisinin de insanın doğa üzerindeki tahakkümünü düşündüren incelikli eserler üretmeleri. Resim temelli ancak resimle sınırlı kalmayan bu çalışmalarında, izleyiciyi bitki ve hayvanların da özne konumunda olduğu büyülü bir dünyaya çağırıyorlar. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çevresel adaletsizlikler ve sömürgecilik gibi günümüzün sosyopolitik konuları süzgeçlerinden geçirerek nazik, sade ve kendine özgü bir sanatsal dile çeviriyorlar. İlhan Sayın adını Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” şiirinden alan sergisinde doğanın direnişine, zamanın geçiciliğine ve mimariye odaklanırken Fulya Çetin “Gündüz Rüyaları”nda kadın ve doğanın varoluş mücadelesinden hareketle eko-feminist bir görsellik kuruyor.
İçeri girer girmez sizi karşılayan Ormanda isimli yağlıboya resim Fulya Çetin’in anlatmak istediklerinin özeti ve toplamı gibi. “Gündüzleri düş kurmak yalnızca hayalperestlere mi özgüdür? Yoksa yaşadığımız hakikat sonrası zamanda gerçeklere tutunmaya çabalarken delirmemek için gereksinim duyduğumuz bir kaçış mı?” Gözlerini kapatıp yemyeşil yaprakların arasında doğayla bir olmuş o kadının yüzündeki huzur, soruların yanıtını ararken bize yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Geniş ana salonun duvarındaki büyük ölçekli çalışmalar da yine sanatçının Olympos’taki evinin bahçesiyle ilgilenirken bitki yaşamıyla olan ilişkisinden yola çıkarak oluşturduğu işleri. Ortadaki camlı sergileme alanında ise İlhan Sayın’ın müthiş bir portre serisi yer alıyor. Sayın burada Aysel Gürel, Björk, Bergen gibi renkli ve güçlü karakterlerin simge aksesuarlarını ön plana çıkarırken kendilerini varla yok arasında resmetmeyi tercih etmiş. Kâğıt üzerine kuru boya ile yaptığı bu çizimleri çok sevdim.
Yine çok sevdiğim işlerden biri de Fulya Çetin’in kentin kültürel hafızasında yer edinmiş Emek Sineması’nı resmettiği suluboya çalışması oldu. Karanlık odada, karşısında perde ile sergilenme biçimini de ayrıca sevdim. Sevgililer serisinde geleneksel akrabalık tanımlarının ötesine geçen bağları ve seçilmiş ailenin ve birlikteliğin sessiz anlarını kutlama hali çok etkileyici geldi bana. Oradaki o derin bağlılık, kırılganlık paylaşımı ve duygudaşlığın izleyiciye doğrudan geçebildiğini düşünüyorum. Uçuşan Saçlar serisinin ardında yatan fikri de çok sevdim. Kurşun kalem ile yapılmış bu resimlerde toplumun saça yüklediği bütün ağırlıklardan kurtulup hafiflemiş, havada uçuşan saçlar var. Ağaç yapraklarının rüzgâra uyum sağlaması gibi saçlar da kendini esintiye bırakmış.

İkinci kata çıktığımızda ise İlhan Sayın’ın işlerini görüyoruz. Sanatçının mukavva üzerine toz pastel kullanarak yaptığı Kuşlar Kitabı serisine bayıldım. Öznesi üç maymun olan bu seride üç farklı ruh hali betimlenmiş. Kuşlar kitabını inceleyen maymun meraklı, ipin üstünde yürüyen maymun tedirgin ve kırık cam küreye bakan maymun ise düşünceli ve hayal kırıklığı içinde. Moloz yığınları ve düğümlenmiş demir çubukların arasında yaşam mücadelesini, direnişi ve kurtulma umudunu simgeleyen geyiğin yer aldığı Demir Çağı’nı çok sevdim. Resimdeki geyik aynı zamanda heykeltıraş Pierre Louis Rouillard tarafından Sultan Abdülaziz’in siparişi üzerine 1864 yılında Paris’te Thiebaut kardeşlerin dökümhanesinde yapılmış ve bugün Divan Oteli’nin önünde duran bronz geyik heykelinden tanıdık gelecektir. Bu anlamda kent hafızasına da dokunuyor.
İlhan Sayın’ın pratiğinde tekrar eden kırık porselen motifine iki örnek olarak sergi afişinde de yer alan Yuva 2-Altın Kuş ve Kırık Manzara isimli toz pastel ve renkli kuru boya ile yapılmış çalışmalar gerçekten çok etkileyici. Yine insanın doğa üzerindeki tahakkümünü sorgulayan manzaraların resmedildiği seri de öyle. Burada Aspendos Tapınağı’nın çevresi, Pompei’deki duvar resimleri, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürüldüğü 1930’lu yıllardan bir görüntü, harap haldeki eski bir hamam duvarına yazılmış günümüze ait duvar yazılar gibi iç içe geçen zamanlar, belirsizlikler, tezatlar ve detaylar var. Asıl mesele ise insanın zaman karşısındaki güçsüzlüğü ve buna karşı verdiği mücadelenin beyhudeliği. Sanatçının 2013 yılında yaptığı Sokak Köpekleri’ndeki kıvrılıp sessizce yatmış o masum canları ve günümüzde hâlâ onların yaşamını tehdit eden yasanın anlamsızlığı anlatma çabamızı düşününce içim biraz burulmadı değil.
Her iki sanatçının da burada sözünü ettiğim ve edemediğim şahane işlerini görmek için yolunuzu İstiklal Caddesi’ne düşürmenizi öneririm. Sergi 4 Ocak’a kadar devam ediyor. O zamana kadar da birkaç kez gezmek isteyeceğinize emin gibiyim.
Şimdiden iyi gezmeler.
