İstanbul’da doğup sanat hayatına Türkiye’de adım atan Buse Babadağ, kariyerine Amerika’da devam ediyor. 11 yıldır ABD’de profesyonel olarak dans eden Babadağ, bugün Ballet San Antonio’da Prima Balerin (Principal Dancer) unvanını taşıyor. Bu unvanla birlikte, Amerika’da profesyonel bir bale topluluğunda bu konuma yükselen ilk Türk balerin olarak dikkat çekiyor.
2023 yılında Pointe Magazine’de yer alan röportajı ve bu sezon Hürriyet gazetelerinde yayımlanan başarı hikâyesiyle uluslararası görünürlüğü daha da artan Babadağ, sahne üzerindeki performansının yanı sıra temsil gücüyle de öne çıkıyor. Bale gibi disiplinin merkezde olduğu bir sanatta, kültürel kimliğini koruyarak yol alan bir sanatçı olarak öyküsü ilham verici.
Bu söyleşide, hem kariyerinin dönüm noktalarını hem de yurt dışında sanat üretmenin dinamiklerini konuştuk.
Kariyerinize Türkiye’de başlayıp Amerika’da bir bale topluluğunun baş balerini olmaya uzanan bu süreçte, eğitim ve disiplin açısından sizin için belirleyici dönüm noktaları neler oldu?
İstanbul’dan Münih’e, Almanya’nın en iyi bale akademilerinden birine kabul edilmem, kariyerimdeki ilk büyük dönüm noktalarından biriydi. Orada, bir zamanlar dünyaca ünlü baş balerin olarak sahnelerde yer almış eğitmenlerden birebir eğitim almak, beni Avrupa’daki bale kültürüne güçlü bir şekilde hazırladı.
Daha sonra ilk profesyonel kontratımı alarak Tulsa Ballet ile Amerika’daki kariyerime başladım. Oradaki dansçıların olağanüstü teknik seviyeleri, daha ilk yılımda bana limitlerin ne kadar zorlanması gerektiğini gösterdi.
Özellikle Indianapolis’e geçişim, eğitim açısından bir başka kırılma noktasıydı. Avrupa’dan çok farklı olan Balanchine stiliyle çalışma imkânı buldum ve bu, dans ediş tarzımı büyük ölçüde çeşitlendirdi.
Ve tabii ki kariyerimde en büyük şans olarak gördüğüm şey, Sofiane Sylve ile çalışabilme fırsatıydı. Onunla sahnede ve stüdyoda birebir vakit geçirmek, bir ‘Principal Dancer’ olmanın ne anlama geldiğini yakından öğrenmemi sağladı.
Disiplinin ne kadar belirleyici olduğunu ise en çok pandemi döneminde fark ettim. Aylarca evde kapalı kalmak, her gün kendimde eksik hissettiğim noktalara odaklanmak için bana eşsiz bir zaman sundu. Pandemi sonrası stüdyolara döndüğümüzde, o dönemki sanat yönetmenimin de dahil olduğu tum is arkadaslarimin ilerlememe hayran kalması, emeklerimin karşılığını aldığım özel bir donemdi. Disiplinli çalışmam sayesinde teknik, fiziksel ve sanatsal olarak gözle görülür bir sıçrama yaşamıştım. Bu dönüşümden sonra kariyerim hızla yükselmeye başladı.
Farklı ülkelerdeki (Türkiye, Almanya, Amerika) eğitim anlayışlarını deneyimleyen bir sanatçı olarak bu farklı ekol eğitimlerin sizi en çok hangi yönleriyle etkilediğini ve sanatsal gelişiminize nasıl katkı sağladığını paylaşabilir misiniz?
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda bale eğitimime başladığımda, ilk hocam Polonya kökenli ve kariyerinin tamamını Avrupa’da geçirmiş olan Christopher Paluch’tu. Kendisiyle Rus tekniği temelinde ama sadece Rus ekolüne bağlı kalmayan bir anlayışla çalışmaya başlamak, Türkiye’de karşıma çıkan en büyük şanslardan biriydi.
Sonrasında Almanya’ya gittiğimde, özellikle Münih’te, Rusya’nın Vaganova metodunu çok disiplinli bir biçimde uygulayan bir sisteme dahil oldum. Bu teknik, vücudumun esnekliğini, bacak çizgilerimi ve turnout (bacakların dışa dönüklüğü) gibi klasik balenin temel teknik gerekliliklerini oturtmak açısından benim için çok güçlü bir temel oluşturdu. Almanya’daki bu sistem, esnekliğe ve teknik vucut çizglerine verdiği önemle vücudumu şekillendirmemde önemli rol oynadı.
Amerika’ya geldiğimde ise her şey değişti. Vaganova’nın American bale topluluk repertuvarları için her zaman yeterli olmadığını gördüm. Burada ozellikle George Balanchine’in geliştirdiği, çok daha dinamik ve hızlı olan Balanchine tekniğiyle tanıştım. Bu stile vücudumun adapte olması yaklaşık iki yılımı aldı. Sanki her şeyi yeniden öğreniyordum.
Ballet San Antonio’ya geçişimle birlikte Fransız dansçı Sofiane Sylve ile çalışmaya başladım ve Fransız ekolünü tanıdım. Son dört sezondur da bu stil ile dans ediyorum. Fransız tekniği, Balanchine’in sert ve hızlı yapısından sonra bana adeta bir nefes gibi geldi: her adımın mantığını, tekniğini ve estetiğini bir arada sunan, zarif ve anlamlı bir hareket dili. Amerika’daki bu çeşitlilik, kariyerim boyunca beni hem teknik hem de sanatsal açıdan zenginleştirdi ve dönüştürdü.

Amerika’daki bale dünyası oldukça rekabetçi olmalı. Ballet San Antonio gibi kurumsal bir yapıda, yabancı bir sanatçı olarak yer edinmek ve ilerlemek konusunda neler deneyimlediğinizi öğrenebilir miyiz?
Yabancı bir sanatçı olarak Amerika’da bale dünyasında yer edinmek gerçekten zorlu bir süreçti. Çalıştığım her topluluğun yabancı dansçılara yaklaşımı farklı oldu. Bazı yerlerde farklı bir ülkeden geliyor olmak bir çeşit renklilik ve zenginlik olarak görülürken, bazı topluluklarda ise bu durum sessizce bir mesafeye dönüşebiliyor. Bale San Antonio ise bu açıdan oldukça dengeli ve eşitlikçi bir kurum. Burada herkesin performansı bireysel olarak değerlendirilse de, rollerin dağılımında çoğu zaman bir Amerikalı dansçıyla denge gözetiliyor. Yani bir başrol bana veriliyorsa, diğer önemli rolün bir Amerikalı dansçıya verilmesine özellikle dikkat ediliyor. Bu da benim, bir Amerikalı meslektaşıma kıyasla, kendimi çok daha fazla ispat etmem gerektiği anlamına geliyor.
Eğer Amerika’da doğmuş ve burada büyümüş olsaydım, belki de 3 yaşından itibaren büyük bir topluluğun okulunda eğitim almış ve bale kariyerime daha kolay bir başlangıç yapmış olacaktım. Ancak benim hikâyemde her adımı kendim inşa etmem gerekti. Bunu takdir ettiklerini elbette hissediyorum ama baş balerin olabilmek için, hem sahne üzerindeki performansımla hem de topluluğa olan sadakatimle her zaman kendimi yeniden kanıtlamam gerekti. Bu da beni daha güçlü, daha çalışkan ve daha kararlı bir dansçı yaptı.
Prima Balerin unvanının getirdiği sahne içi ve sahne dışı sorumluluklar, günlük rutininizi ve sanatınıza bakış açınızı nasıl değiştirdi?
Böyle bir unvana sahip olmak tarif edilemez bir onur—gerçekten rüya gibi. Ama bu rüyanın beraberinde getirdiği beklenti de bir o kadar büyük. Baş balerin olmak sadece teknik olarak sahnede mükemmel olmak değil; aynı zamanda duygusal olarak da izleyiciyle buluşabilmeyi gerektiriyor. Kötü bir gün geçiriyor olsanız bile sahnede bunun hiçbir izine yer yok. Her zaman zirvede olmak, her performansta ruhunuzu sahneye taşımak zorundasınız. Bu da ciddi bir baskı demek.
Aynı zamanda bulunduğunuz topluluğu temsil ettiğiniz için sadece sahnede değil, şehirde ve yurt dışında da rol model olmanız gerekiyor. Bu bilinç, günlük rutinlerime de doğrudan yansıdı. Artık günüm, sadece bir prova programından değil; esneme, kas aktivasyonu, sağlıklı beslenme ve zihinsel hazırlık gibi birçok bileşenden oluşuyor. Örneğin, sabahları kendi hazırladığım, vitamin ve kas destekleriyle güçlendirdiğim smoothieler vazgeçilmezim oldu. Daha fazla uyumaya ve bol su içmeye de özen gösteriyorum.
Bence baş balerin olmak sadece güçlü bir teknik değil; aynı zamanda ruh güzelliği, seyirciyle iletişim kurabilme becerisi, oyunculuk yeteneği ve hatta yürüyüş, koşusu , el ve parmak kullanımıyla sahnede estetik bir fark yaratma sanatıdır.
Türk dansçıların uluslararası sahnede daha görünür olabilmeleri ve yurt dışında kariyer inşa edebilmeleri için hangi adımlar atılmalı? Hem eğitim süreçleri hem de karşılaşabilecekleri zorluklar açısından neler gözlemliyorsunuz, ne önerirsiniz?
Bence en kritik adımlardan biri, Türkiye’deki temel bale eğitimini aldıktan sonra, kısa süreli de olsa Avrupa’da eğitim deneyimi yaşamak. Avrupa’daki bale okullarında genç dansçılar, dünyanın dört bir yanından gelen yaşıtlarıyla birlikte gelişiyor ve kendilerini hem teknik hem mental olarak seçmelere (audition) hazırlıyorlar. Böyle bir ortamda bulunmak hem vizyon genişletiyor hem de rekabet gücünü artırıyor.
İkinci olarak, İngilizce seviyesinin güçlü olması şart. Bu, sadece sahne üstü için değil; sosyal çevrede var olabilmek, kendini ifade edebilmek ve dışlanmamak için de çok önemli. Ne yazık ki, iletişim kuramadığınızda insanların sizi anlamadığını ya da yeterli görmediğini hissetmek moral bozucu olabiliyor. Ben Almanya’da okumaya hazırlanırken hem Almanca hem İngilizce kursuna gitmeye başlamıştım; bu da bana büyük avantaj sağladı.
Günümüzde bir diğer zorluk ise vize süreçleri. Özellikle uzun süreli öğrenci ya da çalışma vizeleri çok daha karmaşık ve zahmetli olabiliyor. Bu yüzden genç dansçılara, öncelikle kısa süreli yaz okullarına katılmalarını öneriyorum. Çünkü bu programlara turistik vizeyle gitmek çok daha kolay ve gerçekçi bir ilk adım olabilir. Aynı zamanda yaz okulları hem bir topluluğun ilgisini kazanmak hem de sahne baskısı olmadan yeni stiller deneyimlemek için çok değerli. Orada kurulan bağlantılar (networking) ise gelecekte hiç ummadığınız fırsatların önünü açabilir.
Genç yaşta bile biri sizi fark edip yönlendirebilir, bu şansı kaçırmamak gerekiyor.
Pointe Magazine’de yer alan röportajınızda, “kendi farklarınızı kucaklamayı ve onları güce dönüştürmeyi öğrendiğinizi” söylüyorsunuz. Bale gibi belirli normların hâkim olduğu bir sanat formunda, farklılıklarınızla var olmayı nasıl başardınız? Bu farklılıklar, sahnedeki varlığınızı ve sanatsal ifadenizi nasıl şekillendirdi?
Türk genetik yapısına sahip olmak ve özellikle Amerika’da etnik olarak neredeyse hiç rastlanmayan bir kökenden geliyor olmak, benim sanatsal yolculuğumda en belirgin farklarımdan biri oldu. Vücudumun Akdeniz estetiğini taşıması, ten rengim, yüz hatlarım ve hatta İngilizce aksanım dahi sahnede bambaşka bir duruş kazandırdı bana. Zamanla bu farkların kotu bir sey değil, büyük bir avantaj olduğunu fark ettim. Kimliğimi kucakladıkça sahnedeki varlığım da güç kazandı.
Amerika’daki profesyonel bale topluluklarında Türk bir balerin olarak var olmak—ki uzun yıllar boyunca böyle bir örnek yoktu—başlı başına dikkat çeken bir durumdu. Ben de bunun farkındalığıyla kendimi daha bilinçli bir şekilde ifade etmeye başladım. Bu farkındalık zamanla sahnede daha fazla “kendim” olmamı sağladı. Rollerimi yalnızca teknikle değil, kendime özgü bir enerjiyle doldurmaya başladım.
Bazı rollerin bana daha kolay verilmesi de aslında bu “otantik” görünümümle ilişkilendirilebilir. Ama bu sadece dış görünüşle sınırlı kalmadı; bu farklılık duygusu bana güçlü bir ‘ben buradayım’ hissi verdi. Ve bence bu his, beni hem ruhen hem de sahne duruşu olarak baş dansçılığa taşıyan en önemli yapıtaşlarından biri oldu.
Önceki soruma paralel olarak bu süreçte size ilham veren veya yol gösteren bir mentör oldu mu? Olduysa, bu ilişkinin sizin için önemi neydi ve mentörlüğün bir sanatçının gelişimindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kesinlikle oldu. Kariyerim boyunca birçok kıymetli sanat insanıyla çalışma fırsatım oldu ama Ballet San Antonio’daki artistik direktörüm Sofiane Sylve, bugüne kadar hayatıma giren en büyük mentorum diyebilirim. Onun sahnedeki duruşu, zarafeti, karizması, konuşma tarzı, güçlü kadın figürü oluşu, dans ederkenki o etkileyici enerjisi ve hatta moda anlayışı bile bana ilham verdi. Sahne dışındaki tavrıyla da bana hep örnek oldu.
Onunla sadece çalışmadım, danıştım da. Yeri geldiğinde fikir aldım, yeri geldiğinde içimi döktüm. Bu sayede mesleki yönüm kadar kişisel duruşum da güçlendi. Bence bir dansçının bu kadar zorlu ve disiplinli bir sanatta ilerleyebilmesi için böyle bir mentöre sahip olması büyük bir şans. Onun varlığı, yolumu kaybetmeden yürümemi sağladı.
Artık ben de bu deneyimi başkalarına aktarıyorum. Amerika’daki birikimim ve profesyonel tecrübelerim sayesinde genç dansçılar bana ulaşıyor, özellikle kariyerlerini nasıl şekillendirecekleri konusunda danışmak istiyorlar. Mentorluk yapmamı isteyen, beni örnek alan pek çok genç dansçıyla birebir ilgileniyorum. Onların gelişimini desteklemek, tıpkı bir zamanlar benim yaşadığım gibi bir yol gösterici olabilmek benim için çok anlamlı.
Mentörlük sadece teknik rehberlik değil; aynı zamanda bir güven hissi. Sanatçı için bu ilişki, gelişimin hem duygusal hem de sanatsal boyutunu destekleyen çok değerli bir güç kaynağı.

Kariyeriniz boyunca sizi teknik ya da duygusal açıdan en çok zorlayan veya dönüştüren eser hangisiydi? Bu eserle çalışmak size neler kattı?
Beni dayanıklılık açsısından en çok zorlayan eser kesinlikle George Balanchine’in “Serenade” adlı balesindeki dört Rus kızı solosu oldu. Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin Serenade for Strings in C Major, Op. 48 adlı eseriyle sahnelenen bu bölüm, başından sonuna kadar hiç durmadan dans edilen, inanilmaz müziğiyle adeta rüya gibi akan bir yapıya sahip. Müzikalitesi kadar stamina gereksinimi de inanılmaz. Bir ay boyunca her gün saatlerce prova yapmamıza rağmen gösteri günleri, ben ve diğer üç kız arkadaşım sahneye her girisimizde nefes nefese ama tutkuyla atlıyorduk. Bitirdiğimde hem ruhsal hem fiziksel olarak tamamen tükenmiş hissediyordum ve her bitiminde gözlerimden yaşlar geliyordu. O eserin muzigi simdiye kadar duydugum en guzel parca ve bu eseri her dans ettiğimde, sanki ruhum ödüllendirilmiş gibi hissediyorum.
Teknik olaraksa en şaşırtıcı şekilde beni en çok zorlayan rol ise, Ballet San Antonio’nun Fındıkkıran prodüksiyonundaki Şeker Perisi (Sugar Plum) başrolü. Koreografisi Haley ve Easton Smith’e ait olan bu rol, neredeyse her zor hareketin arka arkaya geldiği, kesintisiz 9 dakikalık bir performans gerektiriyor. Her yıl yeniden sahnelemeden önce içimde bir ürperti hissettiğim ama başardığımda bana inanılmaz bir güç duygusu veren bir rol. Her iki eser de bana dayanıklılık, sahne kontrolü ve duygusal derinlik anlamında büyük katkılar sağladı.
Geçtiğimiz yıl San Antonio’da “West Side Story” müzikalinde Jet Girl karakterlerinden biri olarak sahne almışsınız. Klasik balenin dışına çıkan bu deneyim sizin için nasıl bir dönüşümdü? Müziğin, oyunculuğun ve bedenin farklı biçimlerde buluştuğu bu sahnede kendinizi nasıl konumlandırdınız?
Müzik ve piyano eğitimi almış olmama rağmen sahnede şarkı söylemek tamamen farklı bir deneyimdi. Koro kısmında yer almama rağmen dans ederken aynı anda notaları tutturmak ve sadece bağırarak şarkı söylememek gerçekten çok zordu.
Ama prova süreci ve gösteri dönemi boyunca sahne arkasında tanıştığım müzikal sanatçılarıyla o kadar çok eğlendim ve güldüm ki, bu süreç benim için unutulmaz bir anıya dönüştü. “West Side Story” başlı başına çok güçlü bir hikâyeye sahip. Jet Girl karakterine bürünmek, dönemin Amerika’sında bir genç kızı canlandırmak, fiziksel ve duygusal anlamda bana yepyeni bir sahne dili sundu. Kostümleri, müziği ve enerjisiyle bu deneyim klasik balenin dışına çıktığım en keyifli adımlardan biri oldu.
