Bu yazıda sizleri, Erdoğan Zümrütoğlu’nun 2019 yılında oluşturduğu “Vicdan Aldım Endazesi On Yediye” serisinin ilk eseriyle ve bu eserle yaşadığım izleyici deneyimiyle buluşturmak istiyorum.
Esere ilk bakışta kuvvetli bir gerginlik hissi duyuyorum.İki şey süratle dikkatimi çekiyor: Biri bir belirti; insan bedeninden bir korkuluk ve ölüm durgunluğunda bir ifadeyle insan yüzü… Çok öznel bir his olabilir ama aynı zamanda uzuvlarını kaybetmiş bir savaş gazisini anımsatıyor bana. Lekeler, biçimler, renkler yer yer tesadüfi şekilde kesişmiş; bu kesişmelerden deforme bir beden, bir yüz beliriyor. Uzuvlar kopmuş, beden parçaları kaymış gibi. Omurgayı anımsatan soldaki dikey biçim, bütünün istikametinden sapmış. Beden ruhun, ruh bedenin içinde savrulmuş gibi. Benlikten ayrı, kendine has bir var oluş biçimi. Ama bütüne ait değil. Dik ve hâlâ yaşama dirençli oluşunun etkisi zayıf bu noktada. Bedende bir şeyler ne denli dinamikse, başka şeyler o denli solmuş ve statik.
Koyu gri-siyah ve kan kırmızısı lekeler üst üste… Koyu sıcak sarı, mavi ve gri tonların soğukluğunda sönümlenirken; diğer renkler kırmızı, şeftali, pembe bir yükselişe geçiyor. Bütün bu renk ilişkisi bir denge kuruyor ve hiçbir form baskınlaşmıyor.

Bir birleşme mi bu yoksa bir yıkım mı? Her ikisi de.
Hiçbir form tamamlanmış değil ama yok olmuş da değil.
Bir “olma”nın esnası gibi. Hem yıkım hem yapım.
Yıkım, irinli sıvılarla bedenden boşalırken, mekân aynı anda yapıma başlıyor. Yamalanmış ve eklenmiş… Bu bedene ait olmayan unsurlar çözülürken, tüm bu boşalım sonrası bir geçişe davet ediyor eser beni.
İçimde, eserin içine müdahale isteği doğuyor. El yordamıyla parçaları doğru eksenlere koymak istiyorum. Çeneyi yumuşak bir hareketle kapatmak, kaymış omurgayı yerleştirmek, akan her şeyi durdurmak ve bu bedeni yeniden düzenlemek… Eksenine denkleştirmek. Tam bu noktada, eserin rehberliğinde içe dönük bir yönelim başlıyor. Dengeye erdirme arzusu içimde yükseliyor.
Hiç böyle hissettiniz mi? Ruhunuzu taşıdığınız bedenin ekseninden saptığınızı…
Bu ağır hissi biliyorum.
Bedenimin eylemler içinde hareketine karşılık, o eylemden ve esnadan korkunç bir uzaklıkta olduğumu çok kez biliyorum.
Bu öyle ağır bir duygu ki:
İstikrarlı bir ihanetin içinde sıkışmışlık hissi.
Eylemde ilkeli, içerde ilkesiz olduğumda da, içerde ilkeli, eylemde ilkesiz olduğum zamanlarda da…
Sanatçı, eserin ismiyle bizi belirli bir bağlama çağırıyor: Vicdan.
Bu kelimeyle başta anlamı sorguluyorum. Ardından sert bir hakikatle karşılaşıyorum. Ve görüyorum ki: Kendini iyi sanmak ya da gaddar olmamak, bütünüyle iyi olduğun anlamına gelmez. Kötülük, yalnızca gaddarlıkla ya da radikallikle var olmaz. Etkileri büyüktür ya da küçüktür; görünür veya görünmez. Ve bu görünmez etkiler, çoğu zaman kendimizi iyi sandığımız yanılsamanın doğduğu yerlerdir. Oysa herkes üzer sevdiğini bir kez. Bilerek ve isteyerek. Etkisini bilerek. Kötünün daha romantik olması, kötü olduğu gerçeğini değiştirmez. Kötülük, insanın iradesine teslim edilmiştir yalnızca. Sonucu bilip de yapmaktır.
Peki bunu hayatı boyunca hiç yapmayan biri var mıdır?
Sanmıyorum. Belki de bu sorunun cevabı, herkesin kendi vicdanının derinliklerinde gizlidir.
Vicdanı on yedi endaze kuşanmak, kibire ağırlık yapabilir.
Bu ağırlık, kendi “küçük kötülüklerini” görmeye engel olabilir.
Eksiden artıya, artıdan eksiye uzanan bir doğrunun herhangi bir noktasındasındır sadece.
Geriye bakarsan, endaze fazla gelir; ileriye bakarsan az.
En çok da yarım yamalak bir günahkâr gibi görünürsün.
Ama sen bunu fark bile etmeyebilirsin.
Eser, nihayetinde samimi bir yüzleşmeye davet ediyor ve ben bu daveti kabul ediyorum.
Çünkü “benim” diyebilmeye olanak, ancak bu samimiyetle mümkün.
