Kalben’i kitlelerle buluşturan “Sadece”nin akustik versiyonunun YouTube’a düşmesinin ve hafızalara kazınan Sofar Sounds performansının üzerinden 12, adaşı ilk albümünü yayınlamasının üzerinden 10 yıl geçti.
10 yıl, bir müzisyen için elbette uzun bir zaman. Ama dinleyiciler için de bu süre başka türlü akıyor; sanki hepimiz birlikte 10 yaş almışız gibi… Ne çok anımızda, acımızda, gözyaşımızda, telaşımızda; ne çok arkadaş buluşmamızda, konser heyecanımızda yer aldı Kalben. Onun müziğinde kendine yer açan herkes için bu süre, sadece bir zaman dilimi değil; birlikte büyünen, birlikte hissedilen bir yolculuk.
Onu dinlemek, bir şarkıyla değil; içinde hâlâ duran ya da çok önce sakladığın bir duyguyla karşılaşmak, hayatı kabullenmek gibi.
Benim Kalben’le kurduğum bağ, bir dinleyiciyle sanatçı arasındaki klasik mesafeden çok uzak. Aynı dili konuştuğum, aynı şeyleri farklı zamanlarda hissetmiş olduğum biri tarafından anlaşılmak, kucaklanmak gibi. Ve bunun yalnız bana ait olmadığını; onun müziğine yakın duran herkesin benzer bir yerden bağ kurduğunu düşünüyorum.
Kalben’i bir röportajında dinlerken, kırılganlığını nasıl taşıdığını ve yalnızlığını nasıl dönüştürdüğünü anlatıyordu. Metaforları yine en çok etkilendiğim yerdi; sanki iç sesim gibi fısıldadı: “Bazen kendimi ölmek üzere olan bir hayvan gibi hissediyorum.”
Üretimi, duygu hatları ve yüreğe dokunan anlatımıyla; şiir gibi akan dili, dürüstlüğü ve sakınmadan söyleyebilme haliyle Kalben, müzik dünyasında kendine ait ayrı bir alan kuruyor. Bu alan, yalnızca sözlerle değil, müzikal tercihlerle de şekilleniyor; sade ama katmanlı yapısıyla dinleyiciyi hızla tüketilen bir akıştan çıkarıp, içinde kalınan bir duyguya yerleştiriyor.
Hayatımın yaklaşık bir buçuk yılını kaplayan bir yasın içindeyken, en çok onun şarkılarına tutundum. Özellikle Yara, benim için bir şarkıdan çok daha fazlasıydı. Spotify’da yıllarca en çok dinlediğim sanatçılar arasında yer alacak kadar onunla kaldım; çoğu zaman onunla kabullenişe, yavaş yavaş iyileşmeye yaklaştım.
Müziğinin 10. yılında, 5. stüdyo albümü Kayıp Aşıklar Ülkesi ile yeni bir eşiğin içindeyken; onunla üretim, dönüşüm ve hissetme biçimleri üzerine konuştuk. Belki de biraz, hepimizin içinde aynı anda çalan o yerden: Kalben
10 yıl önceki Kalben’le bugünkü Kalben’in en büyük farkı sence ne? Bugünkü halin, geçmişteki kendine hangi konuda artık “orada değilim” derdi?
Hayatımın her alanında tüm sorumlulukların bana ait olduğunu biliyorum şimdi. İnsanlardan yana bir beklentim yok. Yaratıcı alanda, maddi konularda ve gündelik işlerde her şeye dair tüm soruların yanıtını bulmaya çalışması gereken benim. Yardım isteyebilir, destek alabilir, dayanışma içinde olabilirim ancak günün sonunda kimse beni kurtarmaya gelmiyor. Herkesi mutlu etmek için uğraşmaktan, bir aşkla tamamlanacağımı zannetmekten, dünyayı yöneten beşyüz zengin herifin düzenini değiştirmek için etimden ve kanımdan vermekten vazgeçtim. En iyi yaptığım her ne ise ona odaklanmak, enerjimi sevinç, umut ve ışığa adamak , dayanışmaya ihtiyacı olanların yanında olmak, doğanın ve hayvanların muhteşem sevgisiyle gelişmek ve özgürce dolaşmak bugünümün özeti. Deneyimlerim doğrultusunda rahatça söyleyebilirim ki sakinken iç sesimi dinlediğimde tüm dış seslerin yönlendirmelerinden daha sağlam yürüme şansım oldu. Yani artık başkalarında değilim, kendimdeyim.
Türkiye’de 10 yıl boyunca müzik yapmak, sadece üretmek değil aynı zamanda direnmek gibi de. Bu süreçte seni en çok yoran şey neydi ve buna rağmen kalmanı sağlayan şey ne oldu?
Kadın tacizcileri, tecavüzcüleri ve şiddet uygulayıcıları organizatörler, yapım şirketleri ve medya tarafından desteklenmeye; salon bulmaya ve turne yapmaya devam ederken ben her albümde kendimi yeniden yaratmak ve ispat etmek zorundayım. Bunu aşamıyoruz çünkü ben bir erkek değilim ve bir erkeğin ayrıcalıklarına asla sahip olmayacağım. Çıkıp bir de utanmadan kadın olmanın bedensel fırsatlarından faydalansaydın, kadın gibi giyinip bizim kurgumuza göre davransaydın, bizim arzuladığımız, standart bir bedene sahip olsaydın, istediğini yapsaydın da gizli yapsaydın, her türlü insanın eşit yaşam hakkını savunacağına cehennemde yansaydın diyenlerle yaşıyoruz. Çocuklarına, gençlerine, ormanlarına, denizlerine sahip çıkamayan bir toplum haline geldik. Çok dayak yedikten sonra ayağa kalkamayan yılgın bir dövüşçünün bağrında yaşamaya benziyor bu dönem. İnançla ve inatla üretmeye, paylaşmaya ve tüm ihtimalsizlikleri ihtimale dönüştürmek için çalışmaya devam ediyorum çünkü ben kim olduğumu, hangi değer ve ülkülerin tarafında olduğumu çok iyi biliyorum. Kötülük bağır çağır at koşturuyorsa, ben ve arkadaşlarım da onun karşısında bağır çağır şarkı söyleyeceğiz. Muhteşem insanlar var bu ülkede. Muhteşem dağlar, hayvanlar, kırlar var. Muhteşem ozanlar, şairler ve düşünürler var. Muhteşem anneler, babalar ve evlatlar var. Muhteşem bir tarih ve mimari var. Muhteşem fedakarlıklar üzerine kurulmuş bir ülke burası. Bir dönemin içinden geçiyoruz diye bu zamanı tek gerçeklik zannetmek aptallık olur. Aptallık etmek istemem.

Bu albümü dinlerken insanda bir “kapanış” hissi de var, bir şeyin yeniden başladığı hissi de. Senin için “Kayıp Aşıklar Ülkesi” bir veda mı, yoksa başka bir şeyin ilk cümlesi mi?
İnsan seslerinin, şiir ve şarkıların, umutlu çığlıkların kaybolduğu bir yer, aynı zamanda en güzel renklerin ve dokuların bir arada olduğu; en üretken insanların ve toplulukların bir arada varlık gösterdiği yer. Bana göre bu albüm gerçeklikle göz göze gelmekten çekinmiyor, korkularını arkadaş ediniyor, yalnızlığın içindeki kalabalığı keşfediyor ve o kalabalıkla aile olma arzusunu yayıyor. Bunca sene boyunca ülkemin ve dünyanın dört bir yanına gittim. Hakkari’den New York’a, Ekaterinburg’dan Sinop’a, görmediğim çok az yer kaldı. Kayıp Aşıklar Ülkesi’nin içindeki yıldızlar, ve hiçbir hırsızın çalamayacağı sesler bu yollarda tanıştığım candan insanlar… Bizzat müzik üretimimdeki en büyük destekçilerden ilham alarak doğurdum bu albümü. Birlikte üretttiğim Güneş Özgeç, Mehmet Mutlu, Umut Çetin, Genco Arı, Cenk Erdoğan ve bu albümde katkısı olan Esin Aydıngöz, Erkan Oğur, Can Şengün gibi isimlere baktığımızda onların da benimle aynı yerden beslendiğini ve odaklarında müziğin olduğunu göreceksiniz. Değer verdiklerimi, değer verdiklerimle paylaştığım bir albüm olması bakımından benim için bir ilk. Üretim sürecinde en berrak ve kendimden emin olduğum; tüm kararlarından razı olduğum; dünyaya bir eser bıraktığımızı bildiğim bir albüm bu albüm. Vedalaştığım şey ise bana ve müziğime iyi gelmeyen herkes ve her şey.
Yıllar içinde şarkıların hep çok açık ve samimiydi ama hiçbir zaman kendini tamamen dağıtmayan, sınırlarını koruyan bir yerde durdu. Bu albümde ilk kez “bunu artık saklamıyorum” dediğin bir duygu oldu mu?
Kayıp Aşıklar Ülkesi’ndeki hikaye anlatımına ve melodik katmanların kurgularına bakarsanız her şeyin tam da olması gerektiği gibi olduğunu, abartıdan ve fazlalıktan uzakta süregelen bir doğumun vuku bulduğunu göreceksiniz. Bu albümde ilk kez söylemek istediklerimi tam da söylemek istediğim gibi söylüyorum. Sesimden eminim. Sesimin anlattıklarından da. Bu albümdeki aşıklar, sadece birbirini seven insanlar değil, fikir ve hayalleri olan ozanlar, şiirleri kağıt köşelerinde yitip gitmiş şairler, güzel sesleri duyulmamış olanlar, bir hanenin içinde kaybolmuşlar, ölümlerine yas bile tutulmamışlar, nereye gittiği yahut gömüldüğü bilinmemişler de. Benim güzel ülkemin o kadar çeşitli aşığı var ki. Daha bugün Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eserlerini görme şansım oldu. Sergiyi dolaşırken iki aşığın beraber ve ayrı ayrı kurdukları dünyanın içinden geçmek kalbimi hislerle doldurdu.
Seni dinleyenlerde çok ortak bir his var: Sanki herkes kendi hikâyesini senin şarkılarında buluyor. Sen yazarken bu ortak bağı hissediyor musun, yoksa tamamen kendine mi yazıyorsun?
İçine doğduğum ve içinde ben olduğum toplumdan, Anadolu’dan, Mezopotamya’dan ve gezegenden bağımsız yazmak, çizmek imkansız bana göre. Çok geçici ve balon gibi bir eylem olurdu öyle bağ kurmak ve üretmek. Hiç oradan yaklaşmadım hayata çocukluğumdan beri. Topraktaki solucanı da çiçeği de ağaç köklerini de görmek, bilmek istedim. Toprakların renk renk, çeşit çeşit olduğunu, verimliliklerinin koşullara göre değiştiğini ancak bir de özlerini ne yaparsak yapalım değiştiremeyeceğimiz şeylerin de olduğunu öğrendim seneler içinde. İnsanlara ve hayatlara toprakmış gibi yaklaştım. Nitekim moleküler olarak hepimiz biriz zaten. Uzayda bizim RNA’ları buldular ancak böyle muhteşem bilgiler ilgimizi pek çekmiyor. Nedense bunca ortaklığımız olduğunu anlamak, bir olmak istemiyoruz. Kendimizi çeşitli yapılar ve kurumsallıklar içinde özelleştirme ve o özellik içinde aidiyet kurma çabamız bana korkunç geliyor. Hele de bu çabanın yıkıcı, yok edici ve kökten sonlandırıcı bir yere doğru gittiğini izlerken derin bir korkuyla sarsılıyorum. Bütün bu güzelliğin, eşsiz kaynakların ve sonsuz doğurganlığın içinde bizler yoklukla, savaşla, ayrımcılıkla, nefretle, cinayetle, tecavüzle, katliamla sınayıp duruyoruz birbirimizi. Öte yandan bir çocuk bana bir şaka yapıyor ve kahkahalarla gülüyoruz. Kedilerimle sessizlikte saatlerce oturuyoruz. Yetenekli gençlerin yazdığı mektupları, çizdiklerini, elleriyle yaptıklarını biriktiriyorum. İstiklal’de, Vondelpark’ta, Hyde Park’ta, Phi Phi Adası’nın vahşi ormanında yürüyorum. Her bir yürüyüş bana umut getiriyor. Tüm bu yıkımın ve yok oluşun içinde öyle güzel renkler, balıklar, maymunlar, sesler, diller, ninniler, ağaçlar, sular ve insanlar var ki. Asla bitmeyecek bir yaşamı duyumsama şansına erişiyorum dünyaya açıldığım gezintilerimde ve müzikle çıktığım turnelerde. Yani kendimden bir ok olup hissettiklerime doğru ve her şeyden ötürü, hepimize yazıyorum.

Uzun yıllardır sahnedesin ve dinleyicinle canlı bir bağ kuruyorsun. Bir konserde seni en çok dönüştüren, “ben artık başka biriyim” dediğin bir an oldu mu?
Haziran 2024’te gerçekleşen yaş sınırsız konserimizin tüm biletleri tükenmişti. Kimi gençler arkadaşlarıyla, kimi kendiyle, kimi aile üyeleriyle ordaydı. 1500 kişilik dev bir aile olmuş, beni ve müziğimi kucaklamaya gelmişlerdi. Ne olursa olsun birbirimizi anladığımızı ve birbirimize sarıldığımızı gösteren muhteşem bir deneyimdi. O konserde kronik depresyonuma yenilmemek için ne gerekirse yapmam ve bir an bile kendimi, yaşamı boşlamamam gerektiğini idrak ettim. Bu idrak, her gün yenilenmesi gereken bir idrak. Öyle de devam ediyorum. Buradan sadece bir insan olarak benim iyiliğimi, sağlığımı düşünen; bana dua eden ve güzel niyetler gönderen tüm arkadaşlarıma sevgi gönderiyorum.
Şarkıların çoğu zaman bir şeyi iyileştirmekten çok, onunla kalmayı da öğretiyor gibi. Sen bugünlerde bir duyguyla kalmayı mı seçiyorsun, yoksa ondan çıkmayı mı?
Duygularda kalıyorum son 2 senedir. Onlarla oturuyorum. Bazen günlerce… Bazen aylarca… Bazıları var ki onlarla ömür boyu oturacağım, anne ve baba ölümlerinin getirdiği bitmeyen özlem gibi, anne olmayacak olmam gibi, dünyanın kahredici adaletsizliğinin ve hiçbirimize faydası olmayan patriyarkasının sonlandığını göremeyecek olmak gibi…
Şu anki halini en iyi anlatan cümle ne olurdu?
En acı hislerde ve sert deneyimlerde bile bunları idrak edecek bir zihnim, hissedecek bir kalbim olduğu için, bu muhteşem hayata Seda ve Mustafa’dan geldiğim için, bugüne dek hayatıma giren ve bana kendimi de bu gezegeni de eşsevmeyi daha derinden hatırlatan her canlı ve eşya ve manzara için şükranla.




