Gündelik hayatın sıradan alanlarından biri olarak görülen sofra, çoğu zaman bir araya gelmenin, paylaşmanın ve eşitliğin nötr bir temsili olarak düşünülür; oysa görünürdeki bu tarafsızlık, karmaşık iktidar ilişkileri düzenini perdeleyen ideolojik bir işlev görür. Toplumsal ilişkilerin görünmez kurallarının işlendiği mekânsal bir aygıt olan sofra, bireysel ölçekte herkeste farklı yankılar uyandırır: Bazen dil ediniminin ilk zemini, bazen cinsiyet rollerinin içselleştirildiği alan, aile hafızasının taşıyıcısı ya da gündelik rutinin bir parçası olarak farklı temsil biçimlerine işaret eder. Bu çeşitlilik ve deneyimlerin çoğulluğu, normların ne ölçüde içselleştirildiğiyle ilintilidir. Dolayısıyla bireysel yaşantılarımızı topluma projekte ettiğimizde sofra, kaçınılmaz bir totalitarizm içermektedir.
20. yüzyılın son çeyreğinde Judy Chicago’nun The Dinner Party isimli çalışması, bu normatif yüzeye müdahale ederek onu bir karşı-anlatı alanına dönüştürmüş ve tarihsel bir kırılma yaratmıştır. Chicago’nun üçgen masa etrafında kurguladığı bu yerleştirme, tarihte görünmez kılınmış kadınları sembolik olarak bir araya getirerek alternatif bir tarih yazımı önermiştir [1]. Ancak bu temsil jesti, görünmeyeni görünür kılarken aynı zamanda onu belirli bir yüzeyde sabitleyen bir yapı da üretir. Temsil edilenin varlığı kabul edilirken, bu varlığın nasıl konuştuğu, nasıl hareket ettiği ve hangi koşullarda dönüşebildiği sorusu askıda kalır. Bugün, bu yaklaşımın yaklaşık yarım yüzyıl sonra yeniden düşünülmesi, temsilin kendisini bir çözüm olarak değil, eleştirel bir eşik olarak değerlendirmeyi gerektirir [2].
Küratörlüğünü Hazan Yılmaz ve Sinem Pehlivan’ın üstlendiği, Goethe-Institut iş birliğiyle 37/B Sanat Yeri’nde gerçekleştirilen “Sofrada Kim Var?” sergisi, tam da bu sorunsal etrafında konumlanır ve sofrayı politik bir mekân olarak yeniden düşünmeye açar. Sergi, kimlerin sofraya davet edildiğini ancak davet edilse bile söz hakkına erişemediğini, kimlerin servis ettiğini, hangi emek biçimlerinin görünürlük eşiğini aşamadığını sorgularken kümülatif hafıza üzerinden temsilin ötesine geçen eleştirel alan kurar.
Bu kuramsal çerçeve içinde “Sofrada Kim Var?” sergisinde yer alan Delal Şeker, Fatma Çiftçi, Hilal Can, Merve Arslan, Mustafa Can Baltacı ve Ümmühan Yörük’ün üretimleri, ideolojik olarak kodlanan bu yüzey üzerinde hala adı konmadan dolaşıma giren görünmeyen emeği kayıt altına almaktadır. Sergide yer alan işlerin tekil varlıkları ile kolektif anlam üretimleri arasındaki gerilim; mekânsal, politik ve epistemolojik düzlemlerde işlemektedir. Bu bağlamda sergi alanı, bir tür kamusal alan simülasyonuna dönüşür. Böylece ev içi olarak kodlanan sofra, kamusal olanın içine taşınarak, görünmez kılınmış emek biçimlerini görünürlük eşiğine zorlar. Dolayısıyla sergideki her bir iş, yalnızca kendi sınırları içinde değil, diğer işlerle kurduğu ilişkiler üzerinden de anlam kazanır. Bu durum, parçalı olanın kolektif bir söyleme dönüşmesini mümkün kılar.
Delal Şeker’in yerleştirmesi, insan merkezli ontolojiyi askıya alarak sofrayı çok türlü birlikte varoluş alanı olarak yeniden kurgular. Cam ve kil gibi kırılgan malzemelerin bir araya gelişi, hem toprağın hafızasını hem de kırılganlığın ontolojik durumunu aynı yüzeyde buluşturur; ancak bu yüzey artık hizmet eden bir düzlem olmaktan çıkar. Kaşığı andıran fakat bir ölçüde amorf kalan formlar, kullanım alışkanlıklarını bozarak insan bedenine göre tasarlanmış işlevsel düzeyi sekteye uğratır. Bu müdahale, insanın ayrıcalıklı konumunu sorgularken sofrayı insan dışı varlıkların da dahil olduğu ekolojik karşılaşma alanına dönüştürür. Şeker’in pratiği, antropomerkezci bakışı kırarak, çok türlü varoluş biçimlerinin aynı düzlemde buluştuğu bir ontoloji önerir.

Fatma Çiftçi, Tekerrür isimli video çalışması ise medyanın tekrar eden dilini ifşa ederek toplumsal normların nasıl yeniden üretildiğini görünür kılar. Televizyon dizilerinden alınan sahnelerin kolajlanması, temsilin sürekliliği üzerinden işleyen ideolojik mekanizmayı açığa çıkarırken, tekrarın kendisi bir eleştiri aracına dönüşür. Bu bağlamda Virginia Woolf’un işaret ettiği gibi, kadınların üretimden dışlanmasının yetersizlikten değil, yapısal engellerden kaynaklandığını hatırlatır; medya ise bu engelleri yeniden üreten bir aygıt olarak konumlanır.
Hilal Can’ın Ortak Ten başlıklı çalışması, kuşaklar arası aktarılan el emeği nesneler üzerinden parçalı bir hafıza kurgusu oluşturur. Danteller, lifler, masa örtüleri gibi farklı zamanlara ve bedenlere ait parçaların masa üzerinde bir araya gelişi, bireysel olanın kolektif olana dönüşümünü somutlaştırır. Bu yüzey, tekil deneyimlerin bir aradalığıyla oluşan bir “ortak ten” haline gelir. Babaannemin Kırkyaması ve Hilmeran adlı çalışmasında ise sanatçı, mitolojik Şahmeran anlatısını kendi ismi üzerinden yeniden kurarak, döngüsel kader fikrini kırma ve görünür olma ihtimalini araştırır; böylece geleneksel anlatının pasif kaderi yerine, öznenin kendi hikayesini yeniden yazma potansiyeli açığa çıkar.
Merve Arslan’ın “Suda Birikenler Sofranın Akışında” – Göl Oyunundan Bir Ses isimli yerleştirmesi, işitsel katmanlar üzerinden bastırılmış olanın geri dönüşünü kurgular. Göl Oyunu metninden mekâna taşınan kesitte, üç kadının suda yaşayan bir canavarı iyileştirme süreci aktarılır. Su, burada bir hafıza metaforu olarak işlev görür; biriktirir, saklar ve zamanı geldiğinde geri verir. Canavar ise suyun birikintilerinin ötekileştirilmiş halidir, ancak aynı zamanda dönüştürülebilir bir varlık olma potansiyelini taşımaktadır. Bu potansiyeli görebilmek için doğuştan gelen ya da deneyimlerle inceltilmiş bir ruh gerekmektedir – tıpkı kadın gibi. Bu bağlamda çalışma, bastırılmış olanın geri dönüşünü bir tehditten ziyade yüzleşme ve iyileşme imkânı olarak ele alır.
Mustafa Can Baltacı’nın yerleştirmesi, aile arşivi üzerinden bir anlatı sunar. Aile albümlerindeki fotoğraflardan oluşan bir sofra örtüsü ve onun üzerinde konumlanan dönen tepsi, sabit olmayan ancak sürekli tekrar eden bir düzeni temsil eder; her dönüş, cinsiyet rollerinin ve toplumsal normların yeniden üretildiği bir döngüyü görünür kılar. Sanatçının kendi çocukluk fotoğraflarını dahil ettiği bu kurgu, öznenin nasıl biçimlendiği ve toplumsal cinsiyetin nasıl öğretildiğini ifşa eder. Çalışma, Judith Butler’ın toplumsal cinsiyetin performatifliği kavramı üzerinden okunabilir. Zira burada cinsiyet sabit bir öz değil, sürekli tekrar yoluyla üretilen bir süreçtir ve sofra bu tekrarların sahnelendiği başlıca mekânlardan biridir [3].
Ümmühan Yörük’ün yerleştirmesi ise saç, kurumuş ağaç parçaları ve yumurta gibi malzemeleri bir araya getirerek doğa, beden ve hafıza arasında bir ilişki kurar. Bu imgeler, sabit anlamlar sunmaktan ziyade, kendi içsel dolaşımları içerisinde yeni bağlamlar üretir. Saç, bedensel bir iz olarak kimliğe ve zamana işaret ederken; kurumuş ağaç parçaları ve yumurta, yaşam ve ölüm döngüsünü aynı yüzeyde buluşturur. Bu anlamda çalışma, tanıklık ve bellek kavramlarını doğrusal bir anlatıdan çıkararak, eş zamanlı varoluşların iç içe geçtiği bir alan önerir.
Metnin başında işaret edilen “totaliter sofra” imgesi, bu sergide çözülmez; aksine görünür kılınır. Sofra burada eşitliğin kendiliğinden kurulduğu nötr bir zemin olarak değil, eşitliğin sürekli müzakere edildiği, kırıldığı ve yeniden dağıtıldığı bir alan olarak belirir. Bu nedenle “Sofrada Kim Var?” sorusu yalnızca bir katılım meselesi değildir; aynı zamanda kimlerin hâlâ temsil edilemediğini, kimlerin söz eşiğine ulaşamadığını ve hangi varoluşların hâlâ yer aradığını açığa çıkaran politik bir ısrardır.
Sergi, sofrayı bir birliktelik vaadi olarak kurmak yerine, bu vaadin sınırlarını ifşa eden bir yüzey olarak yeniden düşünmeye davet eder; görünür olan ile görünmeyen, konuşan ile susan arasındaki gerilimi ortadan kaldırmak yerine, tam da bu gerilimin içinde kalmayı önerir [4].
Kaynaklar
- Antmen, A. (2016). Sanat/Cinsiyet: Sanat Tarihi ve Feminist Eleştiri. İstanbul: İletişim Yayınları. ↩︎
- Woolf, V. (2012). Kendine Ait Bir Oda (Çev. Suğra Öncü). İstanbul: İletişim Yayınları. ↩︎
- Butler, J. (2023). Cinsiyet Belası (Çev. Başak Ertür). İstanbul: Metis Yayınları. ↩︎
- Bu metinde yer alan bazı bilgiler “Sofra’da Kim Var?” sergisi kapsamında 07.03.2026 tarihinde gerçekleştirilen söyleşide Sinem Pehlivan’ın aktarımlarından yararlanılarak oluşturulmuştur. ↩︎




