Duvarların Ötesinde Sanat Sergisi
Duvarların Ötesinde Sanat Sergisi

Mahpus Sanat

24 Eylül 2026
7 dakika

Bir sanat galerisi düşünün. Duvarda asılı duran manzaraya bakıyorsunuz mesela. Alabildiğine uzanan bir yol ve sonsuz bir deniz var. Açılış kokteylindesiniz. Eserin sanatçısı kim merak içindesiniz. Ama sanatçı orada yok. Çünkü bedeni, yüksek güvenlikli, tel örgülerle çevrili bir duvarın ardında, belki de infaz memurunun sayım saatini bekliyor. 

Kanadalı Sosyolog Erving Goffman, 1957 tarihinde Önleyici ve Sosyal Psikiyatri Sempozyumu’nda “On the Characteristics of Total Institutions” (Bütüncül Kurumların Özellikleri Üzerine) başlıklı bir makale sunmuştur. Bu makalede kurumlar, beş farklı türde ayrılmış, “Toplumu, ona yönelik kasıtlı tehlikeler olarak görülen unsurlardan korumak ve bunları cezalandırmak amacıyla kurulan, halkın refahının öncelikli mesele olmadığı kurumlar” tanımına ise cezaevleri dahil edilmiştir. Goffman’a göre cezaevleri, bireyin sivil kimliğinden arındırıldığı, geçmişinin ve alışkanlıklarının kurumsal kurallarla öğütüldüğü bir yer. Öyle ki, söz konusu kurumların mimarisi bile tesadüf değil. Mesela bir cezaevine adım attığınız anda rahatsızlığınızın sebebi genellikle renklerin yokluğu olur. Pencere boyutları, dar koridorlar, açık grinin kasveti, bunlar bilerek seçilmiştir. Mimari burada sanata değil, bir denetim aygıtına dönüşür. Fransız Filozof Michel Foucault, cezaevlerinin modern dünyadaki işlevini anlatırken, 18. yüzyıl düşünürü Jeremy Bentham’ın tasarlamış olduğu “Panoptikon” isimli hayali bir hapishane modelinden yola çıkar. Panoptikon, daire şeklinde inşa edilmiş hücrelerden ve tam ortada yer alan bir gözetleme kulesinden oluşmaktadır. Karanlık camlara sahip kulenin tepesinde yer alan askerin/nöbetçinin her an her hücreyi görebilmesi mümkünken, mahkûmlar orada gerçekten biri var mı yok mu göremezler. Her an izlenebiliyor olacağını düşünen mahkûm ise aslında kendi kendisinin denetçisi olmaya başlar. Modern cezaevleri işte bu fikrin betonlaşmış hâlidir. O koca duvarlar elbette mahkûmların kaçmasını engelliyor ama her şeyden önce, bireyin gözden kaybolabileceği, tek bir saniye bile saklanabileceği kör noktaya izin vermemesi söz konusu. Bazen sosyal medyada karşımıza çıkan estetik mimari yapıların üzerinde yazdığı gibi “ne zaman bu kadar ruhsuz olmayı seçtik?” cümlesini düşününce, mimarinin salt estetik/güzellik olmadığını da görebiliyoruz. Mimari, gerektiğinde bedeni ve zihni terbiye etmek için bireyi mutlak bir şeffaflığa, tekdüzeliğe ve ruhsuzluğa mahkûm eder, burada olduğu gibi. Tam olarak bu sebeptendir ki, bir koğuşun dökülen sıvasına sürülen küçücük bir fırça darbesi ya da cezaevlerinin duvarlarında sıkça gördüğümüz o resimler veya mahkûmların ürettikleri tuvaller, salt vakit geçirmek için yapılmış resimler değildir. 

Cezaevinde yapılan bir resim, öncelikle politik bir eylemdir. Söz konusu otorite, o duvarı oraya resim defteri olsun diye değil, soğuk, tek tip ve denetlenebilir olsun diye dikmiştir. Mahkûm eline boyayı alıp oraya sürdüğünde, sistemin grisini reddedip, o duvarı renklendirir. O duvar onun değildir ama üzerindeki renk onundur. Rıza almadan, mekânı kendi çabasıyla yeniden şekillendirme isteğidir. İkinci olarak da bu eylemin ontolojik bir eylem olması söylenebilir. Oraya girmiş bir insanın adı, dosyada bir numara, bedeni, varoluşu ise sayım saatinde tek tek sayılan herhangi bir “şey”. Hâliyle bu kişinin, insanın insan olma vasıflarından üretme, karar verme, iz bırakma yetisi elinden alınmıştır. Bu nedenle eline fırça alıp bir ağaç, kuş, yaprak çizdiğinde şunu haykırıyor: “Benim bir iç dünyam, geçmişim, acım ve hayal gücüm var; ben hâlâ varım!” Kısacası o ufacık renk, benliğin bir direnişidir. 

Dane County Cezaevinde Audifax, mahkumlarla birlikte, Adalet Yaratma Programı kapsamında duvar resimleri yapmıştır.
Dane County Cezaevinde Audifax, mahkumlarla birlikte, Adalet Yaratma Programı kapsamında duvar resimleri yapmıştır.

Peki, madalyonun diğer yüzünü nasıl es geçelim? 

Bugün Adalet Bakanlığı İşyurtları Kurumu, adliye koridorlarında, kültür merkezlerinde mahkûmların elinden çıkmış onlarca sergi düzenliyor. Hatta en son 2 Eylül 2026 tarihinde, hükümlü ve tutukluların işyurtları atölyelerinde ürettiği ürünler, Ankara’da düzenlenen Ürün ve El Sanatları Fuarı’nda sergilendi. Yine bu yıl Haziran ayında Van’da, Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu tarafından düzenlenen, İpekyolu Atatürk Sanat Galerisinde “Duvarların Ötesinde Sanat Sergisi” açıldı. Devletin kendi eliyle açtığı bu sergileri nereye koyacağız? 

Foucault’cu anlamda baktığımızda, modern cezaevi, sadece cezalandırmaz, ıslah eder. Resim atölyeleri, mahkûmun patlamaya hazır öfkesini ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen zamanını ehlileştirmenin, onu makbul ve uysal bir üreticiye dönüştürmenin aracı hâline gelmiştir. Dışarıdaki bahsi geçen bu sergiler ise muhteşem bir vitrindir: “Hayır biz kapatmıyoruz, iyileştiriyoruz”. Düşünün, bir resim yapacaksınız ve o sizin sesiniz olacak. Cezaevindesiniz, gerçekten sadece ebru desenleri, çiçek, böcek mi çizersiniz? Sanıyorum ki insan ruhunun en sıkıştığı, en çok bağırmak istediği yerde eline fırça alan birinin ilk refleksi bir lale motifi ya da uslu bir kedi çizmek olmaz. Sistem, sergileyeceği sanatın hudutlarını önceden belirler. Daha açık ifade etmek gerekirse, sanatı ehlileştirir. Mahkûm da sesini dışarı çıkarabilmek için sistemin makbul saydığı dili ödünç almak zorundadır. 

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Erving Goffman’ın “ikincil uyarlanma” kavramına bakabiliriz. İkincil uyarlanma ne demek? Birey, tamamen kontrol altına alındığında, kurumun otoritesine doğrudan isyan etmektense, sistemin boşluklarını kullanmayı seçer. Yani o mahkûm kuralları bilir ancak onu bükmeyi seçer. Onun için atölyeye gitmek rutinden, koğuşun boğucu havasından birkaç saatliğine de olsa sıyrılmaktır. Mahkûm, idarenin verdiği fırçayı ve tuvali alır ve bu araçla dışarıdaki tanımadığı bir insanın zihnine sızar. İmzası veya ismi, adliye koridorundaki veya herhangi bir galerideki, fuardaki panoda belirdiğinde, artık sadece bir dosya numarası değil, dışarıda varlık gösteren bir öznedir. 

Şimdi diyeceksiniz ki, cezaevindeki mahkûm nereden bilsin Goffman’ı, ikincil uyarlanmayı, boşlukları kullanmayı… 

Doğru, içerideki insanın çoğu zaman böylesi bir teorik bilinci, felsefi bir derdi, hatta belki temel bir sanat eğitimi dahi olmuyor. Biliyoruz ki mahkûm oturup da bunun kitabını yazamaz ama bedeninde hisseder:

“Burada oturursam kafayı yerim”

“En azından bir lale çizersem dışarda bunu kızım/oğlum/annem görür, kötü vakit geçirmediğimi düşünür”

“Çalışırsam, atölyede olursam cezaevinin boğuculuğundan kurtulurum” gibi niceleri… 

Yani yapılan bilinçli bir politik eylem planı değil, sıkışmış bir canlının havalandırma deliğine doğru uzanması gibi içgüdüsel bir uyarlanma. Gücü, eğitimi ve entelektüel sermayesi olmayan insanlar, açıkça isyan edemezler. Onun yerine alttan alttan sistemi idare eder, itaat eder ama arada o küçük çıkarını da devşirir. Çünkü yapmaya çalıştığı şey zaten devlete baş kaldırmak vs. değildir onun. Çok daha ilkel bir yerdendir isyanı: Delirmemek ve yok olmamak. Gördüğümüz o ebru teknesine boya damlatan el, bunu büyük bir manifesto için yapmıyor. On dakika da olsa, kendi kalabilmek için yapıyor. Bugün o sergileri görüp “Cahil insan ne yapacak işte, boncuk dizer, ebru yapar” diyerek aşağıladığımız şey, içerideki insan için benliğin parçalanmasını engelleyen tek tutkaldır. Tam da bu yüzden o tuvallere, çerçevelere bakarken onları ne romantik birer devrimciye dönüştürmek gerekir ne de vakit öldüren eğitimsiz suçlular diye kestirip atmak. Derdiniz eğer saf bir estetik deneyim yaşamaksa zaten mahkûm sergisine gitmezsiniz. Gitmemelisiniz de. Oraya giden izleyici estetik bir haz değil, çıplak bir hakikât arıyor. Duvarda durana bir sanat eseri olarak değil, bir varlık vesikası olarak bakmalısınız. Bir yandan da içerideki insanı bir anda ‘yanlış anlaşılmış romantik bir kurbana’ dönüştürme tuzağına da düşmemek gerek. parmaklıkların ardında yatanların birçoğu birinin canını yaktı, bir hayatı kararttı, bir suça ortak oldu. Dışarıda o naif manzarayı izleyen bir mağdurun ya da evladı öldürülmüş bir annenin hissedeceği şey hayranlık değil, haklı bir öfke olacaktır. Sanat, hukuki bir beraat olmadığı gibi ahlâki bir aklanma kalkanı da değildir. Mesele de bu rahatsız edici hakikât aslında: Kötülük yapan insan da insan kalmaya devam eder. En vahşi eylemi yapan zihnin bile gün batımını özleyen, parmaklığın arkasından bir çiçeğin sapına tutunmak isteyen bir tarafı kalabiliyor. Anlaşılan o ki sanat; en karanlık, en suçlu ve en sıkışmış köşede bile insanın yakasını bırakmayan, ne bütünüyle aklayan ne de yok edilebilen o tekinsiz, ham varoluş çığlığıdır. 

Hazal Kılıç

Hazal Kılıç, Sanat Tarihçisi. 1998 İstanbul doğumlu. Akdeniz Üniversitesi Sanat Tarihi mezunu. İstanbul Sinema Müzesi, CerModern ve Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi'nde, Asistan Küratör, Müze Araştırmacısı, Medya ve İletişim Koordinatörü olarak farklı görevlerde bulundu. Ankara HBVÜ'de, Sanat Yönetimi programında Tezli Yüksek Lisans eğitimine devam etmekte.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Süper Kahramanlar Takımı: Şehir Tehlike Altında! Yazar ve Çizer: Gary Northfield
Önceki

Süper Kahramanlar Takımı Serisi Artık Türkçede!