Dumanı Tüten Bir Etiket: Cadı Avları!

Tompkins H. Matteson, The Examination of a Witch, 1853, Yağlı Boya
Tompkins H. Matteson, The Examination of a Witch, 1853, Yağlı Boya

4. yüzyıldan itibaren önemli kilise adamlarının söylemlerinde hâkim olan, kaynağını büyük ölçüde ilk günahtan alan kadın düşmanı beyanlar ve giderek artan saldırgan üslup, daha sonraki yüzyıllarda Hıristiyanlık düşmanlarına karşı yürütülecek mücadelenin teorik altyapısını oluşturmuştur. Eski Ahit’te Talut’a akıl hocalığı yapan Endor Cadısı, yazılı kaynaklarda bahsedilen ilk cadıdır. Ünlü “su sınaması” ise Hammurabi devrine kadar gidiyor. Temizliğin simgesi olan suyun kötülüğe bulaşmış bir ruhu içine sindiremeyeceğine inanılırdı. Bu inanışa göre cadı addedilen kişi bağlanarak suya atılır, eğer batmazsa cadı olduğuna hükmedilerek cezalandırılırdı. 

Eski Roma ise, belli kurallara uyulduğunda dinsel alanda çoğulcu ve hoşgörülü bir tavra sahipti. Hıristiyan ideolojisinin Roma’da resmiyet kazanmasının ardından din adına korkunç cinayetler işlenmeye başlandı. Bunun en bilinen örneklerinden biri, İskenderiyeli Hypatia’nın öldürülmesiydi. Hypatia, bilgin, bilge ve güzel bir kadındı. O dönem Roma dünyasını ele geçirmiş olan Pavlos’cu Hıristiyanlık için, kocasına bağlı olmayan özgür kadın, ne kadar erdemli olursa olsun cezalandırılmalıydı. 415 yılında bir keşiş grubu tarafından “şehri büyülediği” iddiasıyla vahşice katledildi. Fikirlerini açıkça belirten bilge bir kadına tahammülleri yoktu ve ilk taşı atmışlardı.

Francisco Goya, "Cadılar Ayini" (El Aquelarre / Witches' Sabbath), 1797–1798, Tuval üzerine yağlıboya, Romantizm.
Francisco Goya, “Cadılar Ayini” (El Aquelarre / Witches’ Sabbath), 1797–1798, Tuval üzerine yağlıboya, Romantizm.

Kilise sapkın eylemleri soruşturup yargılamak için 1229’da Engizisyon mahkemelerini kurdu. Engizisyon, Roma’dan bu yana gelişerek gelen hukuk devleti anlayışının köklerine darbe indirmişti. 1253’te Papa IV. Innocentius yargının soruşturma safhasında uyguladığı işkenceyi yasallaştırmıştı.1253’te basit bir ihbar üzerine tutuklamak, muhbirin kimliğini saklamak, mahkumun el konan malvarlığından muhbire de pay vermek, usulsüzlüğün boyutunu anlamak için yeterliydi. Bu ihbarlardaki kritik etken, mal paylaşımıydı. İspanya’da Engizisyon, kurbanların mallarının yağmalanmasını yasaklayınca, yapılan ihbarlar neredeyse durmuştu. Kilise 17. yüzyılda karar almayı sivil yargıçlara bıraktığında, mahkumun el konulan varlığı mahkeme üyeleri ve muhbirler arasında bölüşülmeye başlanmıştı. Cadı histerisiyle ilişkilendirilen “kara ölüm” Avrupa’yı vurduğunda, 1348-1352 yılları arasında, ilk aylardan nüfus Avrupa’da 80 milyondan 55 milyona düşmüştü. 1599’da Engizisyonun tarihini yazan İspanyol engizisyoncu Luis de Páramo, “1404 yılından beri Almanya ve İtalya’da en az 30 bin cadının yakıldığını” söyleyerek bu rakama övgüde bulunuyordu. 17. yüzyıl başlarından itibaren ise cadılarla savaş normal yargının eline geçmiş ve aşırılıkların boyutu öyle artmıştı ki, Roma’dan gönderilen engizisyoncular sanıklar lehine müdahale etmek zorunda kalıyorlardı. Cadılık “organize suç” kapsamında sayıldığından, bu konuda başı belaya girenler suç ortaklarını ele vermeleri için ekstra bir işkenceye maruz kalırlardı. İşkence edilerek itiraf alma durumu öyle boyutlara ulaşmıştı ki, Trier’de cadıları acımasızca yargılayan Dieter Flade, 1589 yılında sanıkların suç ortaklarının Flade olduğunu söylemeleriyle, başcadı olarak yakılmıştı.

1487’de Malleus Maleficarum yani Cadılar Balyozu yayınlandı. Heinrich Kramer tarafından yazılmış ve 1669 yılına kadar tam 29 kere basılarak elden ele gezmiştir. Yazar daha önce izlediği mahkemelerde cadılara fazlaca hoşgörü gösterilmesinden ve özellikle kadınların bazı işkencelerden muaf tutulmasından şikayet eder. Eserde, “her kim bir cadıyı ihbar etmekten kaçınırsa, o mutlaka afaroz edilmelidir.” şeklinde öğütlerde vermektedir. Ayrıca “tekrar yok, devam var” gibi kelime oyunlarıyla kilise hukukunda yer alan işkenceyi tekrar yasağını manipüle eder. Bu yasağa göre bir kişi işkenceden geçtikten sonra, ikinci kez işkenceye alınamazdı. Kitap, Köln Fakültesi’ndeki Engizisyon’un önemli teologları tarafından yasadışı prosedürler önermesi ve mevcut Katolik demonolojik doktrinleriyle tutarsızlık göstermesi nedeniyle kınanmıştır. Fakat bu durum yüzyıllar boyunca popüler olmasına engel olmamıştır. Kitabı önemli ve vazgeçilmez kılan özelliği sadece cadı karşıtı yazının ilk eseri olması değil yaklaşık bin yıldır kilise adamlarından Hıristiyan düşünürlere kadar var olan, ‘kadın-karşıtı’ cinsiyet ayrımcı söylemin ilk kez bir araya getirildiği bir metin olmasıdır.

1400’den önce cadılıkla suçlananların yargılanması nadirdi, ancak sapkınlığın giderek yaygınlaşması ve bu sapkınların tamamen alt edilememesi, daha sonraki dönemlerde cadılığın cezai kovuşturulmasının yolunu açtı.15. yüzyıla gelindiğinde, cadılara olan inanç Avrupa toplumunda yaygın olarak kabul görmüştü. Daha önce, cadılıkla suçlananlar genellikle bir gün boyunca pranga altında tutulmak gibi halka açık ve daha sert olmayan cezalar çekiyorlardı. Ancak Malleus Maleficarum’un yayınlanmasının ardından cadılık gerçek ve tehlikeli bir olgu olarak yaygın bir şekilde kabul görmeye başlayınca, cezalar ve yargılamalar oldukça sertleşti. Cadı avı hem Protestan hem de Katolik hükümetler tarafından desteklendi. Cadı avı, bir işkence yöntemiydi ancak ne tezattır ki Batı Avrupa’da “demokratik davranış”ın ilk örneklerinden de sayılır. Çünkü soy ve sınıf farkı tanımadan herkesi kapsayan bir sistemdi. Açıkça kadın düşmanlığının da vücut bulmuş haliydi. Kadınların mensup olduğu ailelerin sosyal statüsüne bakılmaksızın yargılama ve cezalandırma gerçekleşiyordu. Ölüm cezasına çarptırılanların yaklaşık yüzde 85’i kadındır. Çok acı ki her cadı avında ise ilk kurban köyün ebesiydi. Çünkü kadınların doğum gibi mucizevi bir olayı gerçekleştirebilmesini ancak büyü ile olabileceğine ve bir kadının erkekten daha fazla bilgiye sahip olamayacağına inanılıyordu. İstatistikler 3 milyon insanın cadılıkla bağlantılı olarak engizisyonla tanıştığına işaret ediyor. Bu rakamın içinde çocuklar da var. Örneğin, Johan Hermann 14 yaşındayken kendini cadı olarak ihbar etmiş ve 1655’te yakılmıştı. Zor koşullarda çiçek yetiştirmek, 13 yıl evlilikten sonra hamile kalmak hatta çok sofu olmak bile cadılık için ipucu sayılıyordu. 

Büyük cadı avı yaklaşık 14. yüzyılın ortasından 18. yüzyılın sonlarına kadar sürdü. Cadı avı çılgınlığının aldığı ilk kurbanı 1384 yılında Milano’da Pierina de Bugatis olmuştu. Kıta Avrupası’nda “cadı” kavramının tam karşılığına da 1431 yılındaki İsviçre mahkeme kayıtlarında rastlanır.

İngiltere tarihinin en karışık günlerini geçirdiği yıllarda 1642-1649 dolaylarında Matthew Hopkins bir Püriten avukat olarak kendisini “cadı avcısı komutanı” ilan etti. Yaklaşık 200 kadını cadı oldukları şüphesiyle yargılattı, büyük bir bölümünü de astırdı. Püritenlik, kadınların erkeklere tamamıyla boyun eğmesini gerektiren bir anlayışa sahipti. Bu hayat tarzına ayak uyduramayan kadınlara şüpheyle bakılırdı. Yeni Dünya’daki cadı avlarının en ünlüsü ise bugünkü ABD’de, Massachusetts eyaletine bağlı Salem kasabasında 1692 yılında gerçekleşti. Püritenler “dinsiz” yerlilerin topraklarını işgal ettikleri için Şeytan’ın onlardan bir şekilde öç alacağı korkusu içindeydiler. 1692 yılında Salem kasabasında altı kız çocuk tuhaf davranışlarda bulunmaya başladı. Kızlar epilepsi krizine benzer nöbetler geçiriyordu. Bu olay üzerine Vaiz Parris ve bölgeye araştırma için gelmiş olan Cotton Maters, “cadılığın izlerini” hemen keşfetti ardından yargılanmalar, işkenceler ve ölümler birbirini izledi.

Cadı avı çağı olarak anılan bu dönem farklı sanat dallarında, kendine özgü bir üslup yaratmıştır. Sanatta başlangıçta ahşap baskı ve bakır oyma teknikleriyle gravür sanatında belirginleşen bu yeni ikonografi ilerleyen dönemde yağlı boya ve kara kalem teknikleriyle anlatılmaya devam etmiştir. Barok dönem cadı sanatı temsilcilerinden olan Jacob de Gheyn II’nin eserlerinin çoğunu bakır oyma tekniğiyle yapılmış gravürler ve kara kalem eskizler oluşturur. Gheyn, cadıları, büyücüleri, demonları ve onların kötücül sanatlarını anlatır. Şabata katılmak için yola çıkmış veya hazırlık aşamasındaki cadılar; cadı kremi hazırlamak için veya cadı kremi sürmek üzere toplanmış bir kadavra üzerinde çalışırken aktarılır.  Gheyn’in cadıları yaşlı ve çirkindir. Cadıların zararlı otları iyi tanıdıklarından hareketle uyuşturucu, sanrı yaratıcı, zehirli bitkiler, gravürlerde tasvir edilen puslu sahnelerde mutlaka yer alır. Gheyn’in cadıları, çoğunlukla mezarlıklar, köprü, kemer altları, viraneler, duvar dipleri gibi izbe yerlerde tasvir edilmiştir. Tabi ki hepsi kadındır.

Frans Francken II, "Cadılar Mutfağı" (A Witches' Kitchen / Hexenküche), 1606–1610, Yağlıboya, Flaman Barok
Frans Francken II, “Cadılar Mutfağı” (A Witches’ Kitchen / Hexenküche), 1606–1610, Yağlıboya, Flaman Barok

Frans II Francken’in Cadılar Mutfağı adlı eseri de bu ikonografide öne çıkan çalışmalar arasındadır. O dönemde cadıların toplantıları genellikle ıssız ormanlar veya dağ başlarında tasvir edilirdi. Fakat Francken bu ritüeli alışılmadık bir biçimde ev atmosferine taşır. Ancak içerideki atmosfer ev sıradanlığından tamamen uzaktır. Ortada fokurdayan bir kazan, çevresinde toplanmış kadınlar, iblis figürleri, hayvan kafaları ve çeşitli büyü objeleriyle sahne oldukça karmaşıktır. Cadı olarak yine sadece kadın figürler tasvir edilmiştir. Yaşlı betimlenmeseler de iyi giyimli olmalarına rağmen cadı tasvirlerinde genellikle karşımıza çıkan karakteristik yüz hatları mevcuttur.

18. yy başından itibaren toplumsal ve siyasal alanda yaşanan hızlı değişim, resim sanatında farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına olanak tanıdı. Bu durum cadı, büyücü, iblis ve tüm kötücül güç tasvirlerini etkiledi. Sanatçılar anlatılardan beslenerek kendi cadı imgelerini ve olayları tasvir ettiler. Francisco de Goya’nın 1797’de tasvir ettiği Cadıların Şabatı isimli eserinde geç dönem tasvirler arasındadır. Klasik keçi figürünü burada da görürüz. Şabat ayinini aktaran tasvirde, keçi figürüne çocuk kurban edilmektedir. Cadılar yine yaşlı ve çirkin tasvir edilmişlerdir.

Cadı avlarını bütün Avrupa’da kadınları yok etmeyi amaçlayan, merkezi ve tek bir plan olarak tanımlamak tarihsel kanıtların taşıyabileceğinden çok daha güçlü bir iddia olur. Ancak kadınların belirgin biçimde daha fazla hedef alınmasını, kadınlık hakkındaki hiyerarşik kabullerden ve bu kabulleri uygulayan toplumsal-hukuki yapılardan bağımsız düşünmek de mümkün değildir. Bir noktada cadı avları, toplumsal olarak kabul edilen kadınlık idealinin karşıtı gibi kurgulanabilmiştir. Aslında temel mesele, kadınların gerçekten belirli davranışları sergilemesi değil, kadın davranışlarının erkek egemen dini ve toplumsal normlar tarafından nasıl yorumlandığıdır.

Son birkaç yüzyıldır cadı avı adı altında yargılanma ve cezalandırmalar yapılmasa da yöntem vücut değiştirmiş şekilde devam etmektedir. İş yerinde, aile hayatında hatta markette sıra beklerken dahi kendi hakkını koruyan kadınlar “kötü”, “ahlaksız” ve “başıboş” olarak kolayca nitelendirilmektedir. Erkeklerin bir kısmı kadın yöneticilerden hoşlanmaz hatta onları fizyolojik etkenleri neden göstererek gergin ve histerik olarak tanımlarlar. Kadınların davranışlarının toplumu rahatsız etmesi durumu çağlar boyunca farklı yaptırımlarla bir kalıba oturtulmaya çalışılmıştır. Bilge ve güçlü olan, müdahale edilemeyen her kadın tehdit olarak görülmeye devam etmektedir.

YAZAR

Gökçe Oruç
Sanat Okur yazarı

Gökçe Oruç

Gökçe Oruç uzman sanat tarihçi, küratör, yazar ve reklamcı. Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini 2017 yılında tamamladı. Spesifik olarak moda tarihi üzerine uzmanlaştı. Uzun süre Genç Sanat Dergisi’nde yazarlık yaptı. Çeşitli sanat galerileri…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.