Baki Can Ediboğlu İle Son Kitabı ‘Olamayanların Mabedi’ Üzerine Bir Söyleşi

“Güzel bir geçmiş kaybedilir mi?”
“Kaybedilmez de çalınır sanki.”

Baki Can Ediboğlu’nun yeni romanı “Olamayanların Mabedi” Doğan SoLibri yayınları tarafından Kasım 2020’de yayımlandı. Sürekli hayatı ve varoluşunu sorgulayan Eylül’ü kaleme alan Ediboğlu ile Sanat Okur okuyucuları için sohbet ettik. Kendisine vakit ayırdığı için teşekkür eder, keyifli okumalar dilerim.

Olamayanların Mabedi
Baki Can Ediboğlu Olamayanların Mabedi

Geçtiğimiz aylarda üçüncü romanı -Olamayanların Mabedi- yayımlanan Baki Can Ediboğlu, yazmak haricinde hayatında başka neler ile ilgilenir? Okuyucularının onu hangi özellikleri ile tanımasını ister?

Klasik bir başlangıç olacak ama okumakla ilgilenirim. Okumak benim için huzur ve zevkin tatlı bir karışımı gibidir. Her gün belli bir miktar okuyamazsam o günün bitiminde bir eksiklik hissederim. Zaten yazmak da okumanın bardaktan bir nevi taşmasıdır.

Spor hayatımda öncelikli yer tutar. Aynı zamanda profesyonel olarak tenis oynarım. Eskisi kadar yoğun turnuva oynayamasam da benim gibi biraz da tenis hastası olarak niteleyebileceğim arkadaşlarımla haftada en az altı-yedi saat bu sporu yapmayı sürdürüyorum. Tenis haricinde yüzme, kayak, dağ yürüyüşleri ve dalışla da vakit bulabildiğimce ilgileniyorum.

İçinde derin duyguları taşıyan Eylül’ün hikâyesini kaleme almanızın bir başlangıç noktası var mıdır? Romanınızı yazmaya nasıl karar verdiniz? Bu süreç hakkında neler söylemek istersiniz?

Baki Can Ediboğlu
Baki Can Ediboğlu

Komik ama, romanımı yazmaya çok uzun sayılabilecek başka bir roman yazarken karar verdim. Tek bir apartmanda geçen çok karakterli bir roman üzerinde çalışırken o romanda gayet sıradan bir rolü olan karakteri o kadar sevdim ki Eylül’ün kendine ait bir hikayesi olmalı deyip bu romanı yazmakta karar kıldım. Eylül bana ruhunu okuyabildiğim bir dostum gibiydi. Derdini bana döküyordu, bana da onu anlatmak kaldı. Zaten aslında roman karakteri yazarın kendisiyle birlikte her yere götürebildiği zihinsel bir dosttur.

Kitabı yazdığım dönemki iş ve spor yoğunluğundan dolayı roman yazmak için sabahın 4:30’unda kalkmak kulağa zor gibi gelse de Eylül’ü ve bu hikayeyi yazma sürecinden o kadar keyif ve huzur alıyordum ki zihnim alarmdan önce beni sabahın köründe kaldırıp bilgisayarın başına oturtuyordu. Genellikle sabahın karanlık saatlerinde gerçekleştirdiğim bu yazma eylemi manen ruhumun ve insanın karanlık kalmış köşelerini mum aleviyle yavaş yavaş aydınlattığım hayatımın en huzurlu süreçlerinden birini oluşturdu. Eylül ve ben beraber insanı ve kendimizi tanıdık.

“Olamayanların Mabedi” gerek psikolojik gerek fiziksel özellikler bakımından detaylı olarak kaleme alınmış bir roman. Tüm hayatınızda detaya yer verir misiniz? Bir hikâye, öykü veya olay anlatımında detayı, tasviri sever misiniz?

Maalesef biraz fazla önem veririm, zaman zaman detaylar beni boğacak gibi olur, yorar, yerime mıhlar. Ama öte yandan detay sürprizi, ani mutlulukları da sever. Bazen karşı tarafa anlatması zor da olsa detay, kaldırılınca altında elmas barındıran çirkin görünümlü bir taş parçasına benzer.

Hikayeyle ilintili gereksiz olmayan detayı, tasviri severim, çünkü romanın tuvali bilinçtedir. Roman veya öykü yazarla okuyucunun müşterek yaptığı canlı bir resimdir. Burada detay renktir. Yaşar Kemal, sizi anlattığı mekana tasvirle sokar, Sabahattin Ali, Dostoyevski’yse insana.

Hikâyenizdeki mekânlar Londra, Zürih, Nepal ve İstanbul. Aslında bu mekânların hepsi Eylül için farklı anlamlara sahip. İstanbul ise Tarabya ile ön planda ve bir okuyucu olarak benim dikkatimi çeken nokta Tarabya’nın Eylül’ün hayatında geçmişi sorguladığı ve onu aramaya çalıştığı bir mekân olmasıdır. Tarabya’nın böyle bir anlam içeriğiyle ele alınmasının belli bir nedeni var mıydı?

Tarabya bir zamanlar farklı kökende ve inançta olan insanların bir arada derin bir kültür alaşımı yapabildiği, tarih kokan bir mekandı. Çocukluğumdan beri içinde hep bulunduğum, kıyısından köşesinden geçtiğim, hep yaşamak istediğim bir yer oldu. Fakat bir türlü taşınamadım. Tam bilmiyorum ama belki bu muhite duyduğum arzu ve sevgi Eylül’ü Tarabya’yla özdeşleştirmeme yol açtı.

Romanın başkahramanı Eylül; monotonluğu, sosyal normları, hayatı sürekli sorgulayan bir karakterdir. Eylül vasıtasıyla okuyucularınızın sıradanlaşan hayatları sorgulamalarını amaçladınız mı?

Aslında sıradanlaşan hayattan ziyade hem okuyucuların hem de kendimin sıradanlaşan benlik tanımlarını sorgulamalarını amaçladım. Maalesef içimizden, ruhumuzdan, doğamızdan geldiği gibi değil de öteki dediğimiz dışımızdaki ne olduğu belirsiz bir kavram için yaşıyoruz. Onun bizi anlamasını, sevmesini, takdir etmesini bekliyoruz. Kendimize de bu yolla bir şekil, süs veriyoruz. Kendimizi öteki ile birleştirmeye çalışıyoruz, birleşemiyoruz ıstırap bundan. Hayat ötekiye kendini beğendirmek üzerine kurulu olunca sıradanlık kaçınılmaz oluyor. Herkes herkese baka baka kararıyor.

Eylül bir arayış içerisinde olan, etrafını sürekli gözlemleyen ve bunlar üzerine düşünen birisidir. O, etrafındaki insanları gözlemlerken onları zombiye benzetmektedir. Bu insanlar birbirleriyle ilgilenmemekte telefon gibi araçlarla vakitlerini geçirmektedirler. Bu durumu aslında günümüzde herkesin eleştirdiğini düşünmekteyim ve herkes eleştirdiğini de yapıyor gibi de bir durum var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Baki Can Ediboğlu
Baki Can Ediboğlu

Ben dediğimiz sınırlı bir illüzyonumuz var. Onunla o kadar çok meşgulüz ki, oradan çıkmayı başaramıyoruz bile. Zombiler genel tanımla et yiyen tamamen dürtüsel varlıklardır.

İletişim araçlarının yararlarının pek çok olduğunu düşünürüm, fakat bunlar insanın elinde Ben’i, illüzyonumuzu güçlendiren ona uymayanları göz ardı ettiren bir hale geldi. Beğenilmek istiyoruz, akıllı telefonlar, geniş internet âlemi sayesinde Ben’i güçlendiren iklimlere ulaşmak o kadar kolay ki. A’dan nefret mi ediyorsun, sadece A’dan nefret edenlerle dolu insanlara ulaşıp çevreni sadece onlardan oluşturup aldığın beğenilerle dağlar kadar büyük bir Benlikle dışarıya kör yaşamına devam edebiliyorsun. Zombiler nasıl ki dürtüsel et yiyorsa sen de beğenilerle Ben’i besleyip duruyorsun, doyuyorsun. Her seferinde daha beğeni daha beğeni; bir yerde benliğin altındaki öz kayboluyor. Özüne geri dönemiyorsun, bir yerde bir sorun var diyorsun eleştiriyorsun ama eleştirdiğini yapmaya devam ediyorsun. İnsan aslını bir kez yitirince hem kendine hem de başkalarına gözü kör olur. Anlamsız bencil bir hayatta kendi kendini tüketir. Beğenilmek isteye isteye tükeniyoruz.

Romanın bir bölümünde çok bilmenin mutsuzluğu getirmesi üzerine bir konuşma yer alıyor. Bu konu romanınızı okumadan önce benim de üzerinde hep düşündüğüm bir noktaydı. Peki, sizce bu durum nasıldır? “Çok bilmek mutsuzluğu getirir mi? Çok bilmek özgürlüğü beraberinde getirir mi?”

Sınır konfor demektir, rahatlık, bilinirlik demektir. Dar görüşlerle filozof olmayı zannetmeyi sever insan. Çünkü dar bilgiye hükmetmek kolaydır. Günümüzdeki iletişim araçları da buna katkı sağlar. Kendi sınırlı görüş alanına dair insanları bulursun, kendini filozof ya da çok kültürlü zannede zannede bir ömür bilgili olduğunla böbürlenerek sağa sola ahkam kese kese mutlu olduğunu zannedersin.

Araştırdıkça, daha fazla bilmeye çalıştıkça sınırlar genişler o kadar ki bir yerde sınırlar pare pare olur ortadan kalkar. Bir bilgi sınırsızlığı vardır, orada kendini Sokrat gibi cahil hissedersin. Bu hissediş ilkin mutsuzluğu getirir, anlamlandıramamayı getirir. Fakat sonra sınırsızlığı kabulleniş, sınırsızlığa teslimiyet başlar. İşte o aşamada uzun süren mutsuzluk o sınırsızlıkta elinde gariban bir mumla ufak keşifler yapmanın zevkine bırakır. Mutlusundur, özgürsündür. Bilmediğini bilmeye devamlı öğrenerek ulaşan insan özgürdür ve mutludur. Mutsuzluk uzun süren bir ara dönem, bir yıkılış dönemidir.

Eylül, gizemli bir şekilde kaybolan babasını ararken pek çok şeyi de beraberinde arayıp bulmak istiyor. Geçmişi, dini, hayatın anlamını… Tüm bunlara en sonunda babasının yol göstericiliği ve yoğun düşünceleri ile ulaşıyor. Bazı duyguların boşluğu insanı hep bir arayışa mı yönlendiriyor?

İnsan tamlığı bütünlüğü ister, arar. İnsan daha dünyaya gelirken bile eksiklik boşlukla gelir. Anne karnından ayrılmıştır, o rahat mekan artık yoktur. Bebeklik, çocukluk, ergenlik döneminde boşluklar genişler; çünkü zaman geçtikçe ben algısı kuvvetlendikçe daha da ayrılır insan. Duygusal boşluk değil de tam olma arzusu, yeniden bitişme arzusu insanı arayışa yönlendirir diye düşünürüm. Özle, o ilk tamlıkla bütünleşme. Özüyle bir olma arayışıdır bu.

BAKİ CAN EDİBOĞLU

1987 yılında Londra’da doğdu. Karaköy’de Günbatımı (Alfa yaınları-2013) ve Üç Nokta (Doğan Kitap-2015) kitaplarını yazdı.

1991 Afyonkarahisar doğumluyum. Doğada vakit geçirmeye bayılan, detaylı okumalar yapmayı seven bir öğretmenim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.