Ev Nostaljik Bir Yanılsama Mı?

CHI ART GALLERY | EVİN HAFIZASI

Chi Art Gallery, Evin Hafızası - Genel Görünüm
Chi Art Gallery, Evin Hafızası - Genel Görünüm ( Fotoğraf : Eyhan Çelik )

Rabia Kalyoncuoğlu’nun “Evin Hafızası” başlıklı kişisel sergisi, 22 Mayıs – 28 Haziran 2025 tarihleri arasında Chi Art Gallery’de izleyiciyle buluşuyor. Sanatçının buluntu nesneler üzeri müdahale, kumaş yerleştirmeleri ve çizimlerle zenginleştirilmiş işleri aracılığıyla oluşturduğu bu sergi, mekanın ve nesnelerin hafıza taşıyıcıları olarak işlev gördüğü bir alana dönüşüyor. İzleyiciyi yalnızca geçmişe dönük nostaljik bir duyguya değil, bugünün gerçekliğiyle de yüzleşmeye davet ediyor.

Sergi başlığına da yansıyan “ev” kavramı yalnızca fiziksel bir yapıdan ibaret değil. Fransız düşünür Gaston Bachelard’ın Mekanın Poetikası adlı eserinde vurguladığı gibi, ev aynı zamanda düşlerin, hatıraların ve geçmişe dair duyguların kristalleştiği bir alandır. Ev, Bachelard’a göre yalnızca mimari bir yapı değil, hayal gücünün ve belleğin çalıştığı bir mekandır. “Bir evi düşlemek, çocukluk anılarına tutunmaktır,” der Bachelard; bu yönüyle Kalyoncuoğlu’nun sergisi de izleyiciyi yalnızca kendi geçmişiyle değil, ortak bir geçmişin hayal kırıklıklarıyla da buluşturuyor. Kalyoncuoğlu’nun üretimi tam bu noktada, evin duygusal yükünü ve zamansal katmanlarını görünür kılıyor. Her nesne, bir zamanlar bir yere ait olmuşluğun izini taşırken, bir yandan da o aidiyetin kaybına tanıklık ediyor.

Kalyoncuoğlu, evi kültürel sürekliliğin bir temsili olarak konumlandırıyor ancak bu temsil artık süreklilikten çok bir kırılmayı, bir dağılmayı yansıtıyor. Bugünün bireyselleşmiş yaşam biçiminde ev, artık kolektif bir aidiyetin değil, yalnızlaşmanın, hızla akan şehir hayatında sığınılacak bir “araya” dönüşmüş durumda. Sanatçı, bu dönüşümü hem biçimsel hem kavramsal düzeyde görünür kılıyor.

Rabia Kalyoncuoğlu, Evin Hafızası, Chi Art Gallery ( Fotoğraf : Eyhan Çelik )
Rabia Kalyoncuoğlu, Evin Hafızası, Chi Art Gallery ( Fotoğraf : Eyhan Çelik )

Bir duvarda yer alan, sanatçının arkadaşlarından topladığı aile fotoğraflarını dantel nakışlarla birleştirdiği yerleştirme ise görsel olarak bulanıklaşan imgeleri hafızanın silikleşen katmanlarına gönderir. Fotoğraflardaki fluluk, yalnızca teknik bir tercih değil; geçmişin artık net hatlarla hatırlanamayacak kadar uzağa düştüğünün ifadesidir. Dantelin bu fluluğa eşlik etmesi ve birbirine temas etmesi ise, bir zamanlar ev içi üretimin ve aidiyetin göstergesi olan “el işi”nin, bugünün çağdaş sanatında nasıl güçlü bir anlatı aracına dönüştüğünü gösterir. Bu dokuma, yalnızca estetik bir jest değil; geçmişin bugünle kurduğu narin ve unutulmaya yüz tutmuş bir bağ olarak nitelendirilebilir.

Serginin merkezinde yer alan buluntu nesnelere yapılan müdahaleler, özellikle kumaş ağırlıklı yerleştirmeler ve el işçiliğinin yoğun biçimde kullanılması, üretimin mekanikleşmesine karşı zanaatin hatırlatılma çabası olarak okunabilir. Kapitalist üretim biçiminin kıyısında artık var olamayan el emeği, bu sergide hem bir hafıza katmanı hem de bir direniş biçimi olarak yeniden karşımıza çıkıyor. Her nesne, bir zamanlar bir yere ait olmuşluğun izini taşırken, bir yandan da o aidiyetin kaybına tanıklık ediyor.

Sanatçının “gülü seven dikenine katlanır” adlı çalışması aquarell tekniğiyle yapılmıştır. Doğa betimi üzerine diken motifli çerçeveyle çevrelenen ve içerisinden taşan nakış, doğayla kurduğumuz ilişkiyi hem nostaljik hem de kırılgan bir düzlemde sorgular. Bu iş, güzelliğin dikenle birlikte geldiğini, sevginin acıyla iç içe olduğunu hatırlatır. Doğayla kurduğumuz bağın ne kadar yüzeysel ve kırılgan hale geldiğini gösterirken dikenlerin arasında yitip giden doğallığın yasını tutar.

Özellikle döneminin ünlü ismi ermeni sanatçı Karnik Derbekyan’dan kalma bir sandık üzerine yapılan çizim tek tema çevresinde -kaybolmuşluk/unutulmuşluk- toplanan çeşitli anlamlar taşır. Sandık burada yalnızca bir eşya değil; çeyiz, göç, saklama, taşınma gibi kavramların sembolüdür. Korunmak istenen, değeri olan her şeyin içine yerleştirildiği bu nesne, kültürel belleğin somut bir karşılığına dönüşür. Sanatçının bu sandığı seçmesi ve üzerine çizim yapması, sadece geçmişe bir saygı duruşu değil, aynı zamanda kaybolan bir zanaatın belleğini koruma eylemidir.

“Parsel” adını verdiği, toprak parçasını anımsatan yerleştirme işi, serginin eleştirel tonunu pekiştiriyor. Bu iş, günümüz betonlaşmış kent yapılarında, toprağın “parsel parsel” alınarak bireysel mülkiyete indirgenmesini eleştirir. Doğa burada, artık bir ortak alan olmaktan çıkıp satın alınan, ölçülen bir tüketim nesnesine indirgenmiştir. Sergi mekanının köşesine sıkışmış, küçük alana yayılmış bu iş, doğanın da kent içinde nasıl “köşeye sıkıştığını” dramatik bir şekilde yansıtır. Betonlaşma, parselleşme ve doğanın mülkleştirilmesi gibi çağdaş yaşamın yapısal sorunlarına gönderme yapan bu çalışmalar, sanatçının doğayla kurulan ilişkideki kayıplara dikkat çektiği noktalardan biri. “Parsel” ismini verdiği eser burada yalnızca bir malzeme değil; yok olan, sıkışan ve ölçülebilir hale getirilen bir kamusal değeri simgeliyor.

Rabia Kalyoncuoğlu ( Fotoğraf: Başak Hürer )
Rabia Kalyoncuoğlu ( Fotoğraf: Başak Hürer )

En çok sevdiğim ve serginin en çarpıcı işlerinden biri: “Lilyumun Çağrışımı”. El işçiliğiyle üretilmiş lilyum formu, yıllardır masumiyetin, saflığın sembolü olarak karşımıza çıkar. Fakat Kalyoncuoğlu, bu lilyumu bir sergileme biçimi olarak ele alıp satışa çıkararak, masumiyetin de artık metalaştığını ironik bir biçimde ortaya koyar. Lilyum artık sadece bir sembol değil; kapitalist dünyada satılabilir bir “masumiyet” temsilidir. Bu çelişki, serginin en güçlü eleştirilerinden birine dönüşür: Saflık artık yoktur. Onun yerine sadece bir çağrışım kalmıştır—adı gibi “Lilyumun Çağrışımı”.

Kalyoncuoğlu’nun “Evin Hafızası” sergisi, yalnızca geçmişin hatıralarını değil, bugünün gerçekliğine de işaret ediyor. Bu sergi, kaybolan zanaatı, yalnızlaşan bireyi, betonlaşan doğayı ve satılan masumiyeti aynı çatı altında buluşturuyor. El işinin, kumaşın, dantelin ve ipliğin taşıdığı tüm o narin ama dirençli ses, bize şunu hatırlatıyor: Ev artık sadece bir yapı değil; bir yokluk, bir özlem, bir hafıza mekanıdır.

Sergi bitmeden sergiyi ziyaret etmenizi ve ardından Cadde’de bir kahve içmenizi öneririm. 🙂

YAZAR

Başak Hürer
Sanat Okur yazarı

Başak Hürer

Başak Hürer, sanat tarihçisi, sanatçı menajeri ve sosyal medya yöneticisidir. 1997 yılında İzmir’de doğmuştur. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Sanat Tarihi alanında tamamladıktan sonra kariyerine sanat danışmanlığı yaparak devam etmiştir. Günümüzde Eda Taşlı ve Umut Yalım gibi sanatçıların…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.