Ege Subaşı
Ege Subaşı

“Gördüğümüz Şey” ile “Olduğunu Sandığımız Şey” 

23 Ocak 2026
4 dakika

Ege Subaşı’nın eserlerinde gözlemlediğimiz net bir kaçınma hali var, bunun için temsille karşılanmaktan bilinçli bir şekilde kaçınmak denilebilir. Bu kaçınma, estetik bir tercih olmanın ötesindedir. Öznenin kendisini algılama biçimine dair felsefik ve psikolojik bir problematiğe dikkat çeker. Subaşı bu hali, bulanıklaştırma yöntemiyle ele alır. Benliğin sabit, tanımlanabilir ve şeffaf bir yapı olduğu fikrini askıya alır. Benlik olarak tanımladığımız şey ne kadar stabildir, ne kadar sürdürülebilir bu fikri araştırır.

Ege Subaşı, Eserler
Ege Subaşı, Eserler

Subaşı’nın eserleri bireyin dış etkenlerle şekillenen kimliğiyle varlığını sürdürmeye çalışan “öz” arasındaki gerilimi betimler. Subaşı, portreye yönelir fakat onu tamamlamaz. Ünlü sanat tarihi tablolarında gördüğümüz tanımlanabilir portre geleneğini işlevsiz hale getirir. Şatafat göstergesi olarak kullanılan objeler, zevklerin tanımlabilirliğini sağlayan kıyafetler bir kenara atılır, kişi kendi tamamlanmamış, keşfedilmemiş bulanıklığıyla yüzleşir. Eserlere bakan kişi, karşısında gördüğü figürle empati kurmak yerine, onunla arasındaki mesafeyi fark eder. Gördüğü şeyi yargılamak yerine anlamaya çalışır. Çünkü “her anlama bir yanlış anlamadır”. 1İzleyicinin hissettiği bu mesafe, Lacancı anlamda öznenin kendisiyle kurduğu bölünmüş ilişkinin bir yansıması olarak okunabilir. Görülen yüz, öznenin kendisi değildir. Kendisine yabancılaşmış bir izdüşümdür.

Subaşı’nın “Duman Perdesi” metaforu, yukarıda da bahsettiğimiz, bu yabancılaşma halini hem psikolojik hem de felsefi düzlemde derinleştirir. Duman, örtmekten çok bulanıklaştıran bir sis perdesi işlevini üstlenir. Gerçek tamamen kaybolmazken tam görünür hale de gelmez.

Ege Subaşı, Chi Art Gallery, London Art Fair 2026
Ege Subaşı, Chi Art Gallery, London Art Fair 2026

Benzer bir durum Untitled (2025) adlı çalışmasında da görülür. Burada yüz, hızlı fırça darbeleriyle adeta dağıtılmıştır. İzleyici, figürü tanımaya çalışırken sürekli bir belirsizlikle karşılaşır. Bu belirsizlik, sanatçının kimliği tek bir görüntüyle anlatmayı reddettiğini gösterir. Between Currents (2025) adlı eserde figür, iki farklı akış arasında sıkışmış gibidir. Bu resim, bireyin iç dünyası ile dış dünya arasında yaşadığı gerilimi yansıtır.

Özellikle su, akış ve erime metaforları benliğin sabit bir yapı değil, sürekli dönüşen bir süreç olduğunu vurgular. Bu bedenler hareket etmez, dağılır, çözülür ve zihnimizde yeniden kurulur. Bedeni genellikle çözülmüş halde gözlemleriz. Soul Tides (2025) adlı eserde figür, suyun içinde eriyormuş gibi görünür. Bedenin sınırları suyla karışır ve netliğini kaybeder. Bu durum, insanın ruh halinin de tıpkı su gibi sabit olmadığını; duygularla, deneyimlerle sürekli değiştiğini anlatır. Burada su, hem akışı hem de kontrol kaybını simgeler.

Awake in Silence (2025) adlı küçük ölçekli çalışmada ise yüz neredeyse yarıya kadar silinmiştir. Gözler kapalıdır ve figür sanki içe dönüktür. Bu resim, kişinin kendisiyle baş başa kaldığı anlara işaret eder. Bahsettiğimiz bu tamamlanmamışlık, benliğin her zaman eksik ve kırılgan olduğunu hatırlamıza sebebiyet verir. İzleyici, karşısındaki kişinin kim olduğunu değil, ne yaşadığını hissetmeye davet edilir.

Silhouette of the Memories, Ege Subaşı
Silhouette of the Memories, Ege Subaşı

Silhouette of the Memories serisi;

Hatıraların silüeti eser serisinde sanatçı, çocukluk fotoğraflarını birebir yeniden üretmek yerine, hatıraların zihinde bıraktığı silik izleri resmeder. Bu noktada resim, belgesel bir araç olmaktan çıkar. Hatıralarımızın güvenilmez doğasını ortaya çıkaran bir düşünme alanını meydana getirir. Hatıralarımız ne tamamen kaybolur ne de bütünlüklü biçimde geri çağırılabilir. Daha dün ne yediğini hatırlayamazken, 5 yıl önce Cuma günü karne sonrası gittiğin Burger King’te ne yediğini hatırlayamaman doğal bir durumdur ☺. Tanıdıklık söz konusudur. Bu tanıdıklık figürlerin hatıralarından oluşur ancak detaylar net değildir. Ne yediğimizi hatırlayamamız gibi. Bu durum, geçmişin hiçbir zaman tam olarak hatırlanamayacağını, anıların zamanla bulanıklaştığını gösterir. Sanatçı burada fotoğrafları değil, hatırlama halini resmeder.

Ancak sanatçının bu güçlü görsel dili, aynı zamanda bir soru da doğurur. Bulanıklık ve silinme durumu, uzun vadede tekrar riskini barındırabilir mi? Yoksa insanın kendini keşfetme süreci devam ederken –ki bitecek gibi değil- bize sanatçının işlerini izlerken sorgulama anımızda rehber mi olacak? Bana kalırsa özellikle bu dönemde böylesi eserler, dil, kimlik ve benlik üzerine düşünmek için etkili bir alan açmaktadır.

Sonuç olarak Ege Subaşı’nın resimleri, izleyiciye net cevaplar sunmaz. Aksine, kimliğin, benliğin ve belleğin ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatır. Bu işler, “kim olduğumuzu” değil, “kendimizi nasıl algıladığımızı” sorgulamamıza yol açar.


  1.  Jacques Lacan.
    ↩︎
Başak Hürer

Başak Hürer, sanat tarihçisi, sanatçı menajeri ve sosyal medya yöneticisidir. 1997 yılında İzmir’de doğmuştur. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Sanat Tarihi alanında tamamladıktan sonra kariyerine sanat danışmanlığı yaparak devam etmiştir. Günümüzde Eda Taşlı ve Umut Yalım gibi sanatçıların temsilciliğini yürütmektedir.

Kurucusu olduğu Laclac Club adlı Instagram sayfasında sanat içerikleri üretmekte; çağdaş sanat üzerine yazılar ve paylaşımlar yapmaktadır.

Artweeks İstanbul, Contemporary Istanbul ve Atatürk Kültür Merkezi gibi etkinliklerde küratöryel görevler üstlenmiş; çeşitli projelerde içerik üretimi, moderatörlük ve danışmanlık yapmıştır. Ayrıca TRT 2’de yayımlanan İstisnai Renkler belgeselinde sanat tarihçisi olarak yer almıştır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Melek Baykal, Mehmet Atay
Önceki

Melek Baykal ve Mehmet Atay İle Konken Partisi

Yaren Aycı
Sonraki

Portfolyo: Yaren Aycı