Burcu Arslan, Yetim
Burcu Arslan, Yetim

Sidikli ve Öfkeli: Yetim Oyunu ve Roman Uyarlamaları Üzerine

20 Ocak 2026
7 dakika

Hatice Meryem’in aynı adlı romanından, Ediz Akşehir’in yönetmenliğinde ve Merve Dizdar’ın süpervizörlüğünde sahneye uyarlanan Yetim oyunu, annesi ve babası hayatta olduğu halde yapayalnız kalmış yaralı bir çocuğun hikâyesini anlatıyor.

Romanı okuduğundan bu yana, hep oynamak istediğini ve yer yer kendi hayatından da örnekler bulduğunu söyleyen Burcu Arslan, hayalini gerçekleştirmiş ve bu tek perde oyunda sahnede tek başına. 

Türkiye’deki aile yapısının, eğitim sisteminin ve çocukluğa bakış açısının ciddi bir eleştiri süzgecinden geçtiği oyunda; yalnızlık, aidiyetsizlik ve toplumsal etiketi reddetme temaları ön planda.

Varlığı başlı başına bir suçmuş gibi hissettirilen bu çocukla beraber; yatılı okul günlerinden, ıslak çarşaflardan -sık sık altına kaçırıyor ve alay ediliyor-, akraba evlerinden teker teker geçerken, onunla beraber yaşamını deneyimliyor ve yetimliği sorguluyoruz. 

Yetişkinlerin dünyasındaki ikiyüzlülük, yalanlar ve sevgisizlik, bir çocuğun gözünden çırılçıplak soyuluyor sahnede…

Arslan, neredeyse boş sahneyi, oyunculuğuyla doldururken, dekor olarak yardımcısı yalnızca bir merdiven. Çocuğun; kimi zaman annesinin kucağına kimi zaman okul ranzasına kimi zaman da tek başına yürüdüğü yollara dönüşerek, oyuncuyla beraber sahneden sahneye sürüklenen basit ama işlevsel bir araç.

Alışılagelmiş kimsesiz çocuk anlayışının dışında, hayatta olan ebeveynlerinin gölgesinde büyüyen bu çocuğun, iç dünyası yoğun bir öfke ve şiddet arzusuyla dolu. 

Romanda da oyunda da asla adını öğrenemediğimiz bu küçük kızın isimsizliği, karakterin ailesindeki ve toplumdaki hiçliğini pekiştiriyor. Üstelik sadece baş kahramanımızın değil anlattığı karakterlerin de isimleri yok. Böylelikle anlatılan da sadece bir kişinin hikâyesi olmaktan çıkarak, genel bir “görülmeme” halini kapsamayı başarıyor.

Çocuğun, dünyayı tekinsiz bir yer olarak algılamasında, anne ve baba başrolde. Anne figürü, kutsallaştırılmış anne imgesinin tam tersi bir portre: Bir şefkat kaynağından çok uzak, hayattaki kopuş ve reddedilişin ilk durağı ve çocuğun yetimlik duygusunun mimarlarından. Kızına, bir yük ve hataymış gibi hissettiriyor. Baba daha çok boşluk ve yokluk sembolü: Duygusal olarak tamamen ortalıktan çekilmiş, otorite kuramayan, koruyamayan ve aidiyet hissi veremeyen bir gölge. 

Babaannesi geleneksel aile yapısının bakıcı rolünü üstlenen bir karakter: Sevgi dolu bir kucak değil. Torununu sahiplenişi daha çok zorunluluk ve sadaka duygularıyla dolu. Emanet olarak görse de çocukla gerçek bir bağ kurmaya çalışmıyor. Akrabalar ise toplumun küçük ölçekli bir modelini temsil ediyorlar: Bir lütuf yapıyorlarmış edasındaki davranışlarıyla, kendi çocukları ile bu çocuk arasına görünmez ama keskin sınırlar çiziyorlar. Bu durum, çocuktaki geçici misafir ya da fazlalık olma hissini tetikliyor.

Aile kurumunun çürüyen yanlarını ifşa ederken, her bir karakter, küçük kızın ruhunda açılan bu yaraların ya faili ya da seyircisi…

Yetimliğin kamusal alana taşındığı okulda; öğretmenler ve arkadaşlar, çocuğun içindeki fırtınayı fark edemeyen, sadece dış görünüşteki yoksulluğa ve sessizliğe odaklanan figürler. 

Çocuğun; kıskançlık, hayranlık ve nefret arasında gidip gelen duygular beslemesine sebep olurlarken, sınıf farkını bir maruz kalma biçimi olarak hissediyoruz. Dışlanmanın ve hor görülmenin getirdiği öfke ve şiddet, ezilenin ve sessiz kalanın kendi tarihini yazma çabası, fiziksel bir kavganın ötesinde psikolojik bir zincir kırma sürecinde ilerliyor. Oyun boyunca ilmek ilmek işlenen tüm bu tehlikeli duygular, finalde bir patlamaya dönüşmeden, soğuk ve net bir kabullenişe evriliyor.

Yetim
Yetim

Çocuğun Dönüşümü ve Anne Baba ile Nihai Hesaplaşma

Oyunun başlarında, yetimlik sıfatını sessizce taşıyan, gözleyen ve içten içe bilenen bir çocuk var. Ancak olaylar ilerledikçe bu pasif hal, yerini aktif bir özne olmaya bırakıyor: Başlarda bir çaresizlik belirtisi olan sessizliği, sonlara doğru bir reddediş biçimine dönüşürken, konuşmayarak, yetişkinlerin ondan beklediği minnettar çocuk rolünü oynamayı reddediyor. 

“Bu gece birini öldüreceğim” diye başlayan oyun, bu vaadi, finalde, fiziksel bir cinayete dönüştürmüyor. Onun yerine çocuk, zihnindeki otorite figürlerini bir bir öldürmeye başlıyor. Artık sevilmeyi beklemeyi bırakması da en gerçek zaferi oluyor.

Annesinin sadece mutsuz ve bencil bir kadın olduğunu kabul ettiğinde, ondan beklediği o hayali şefkat yükünden de kurtuluyor. Bu duygusal kopuşla beraber, artık annesinin gözünde kendi değerini aramaktan vazgeçiyor. Babasını da yok saymayı öğreniyor; onun hayattaki varlığının, kendi hayatındaki yokluğunu telafi edemeyeceğini anlayarak, hayatının merkezinden çıkarıyor.

Akrabaların ve okulun ona dayattığı zavallı yetim imgesini ise parçalıyor. Onların merhametine muhtaç olmadığını, aksine onların bu merhamet gösterisiyle ancak kendi vicdanlarını rahatlattıklarını fark ediyor. Başkalarının onun hakkında anlattığı acıklı hikâyeyi reddederek, kendi gerçekliğini kucaklamayı öğreniyor. Bu aydınlanışla kendi hayatının öznesi olmayı başarıyor. Öte yandan, oyunun sonu bir kurtuluş hikâyesi gibi görünse de aslında yalnızlığın mutlak kabülü. Seyirciye sunulan pembe bir tablo yok. Hesaplaşmasını tamamlayan çocuk mutlu değil ama artık özgür. Hiç kimsesizliğin getirdiği tekinsiz ama güçlü bir özgürlük bu. Artık başkalarının çizdiği sınırların içinde değil. Kendi yarattığı ve sadece kendine ait olan o boşlukta hayatını yeniden şekillendirmeye hazır…

Romanı okumamış olanlar için, doyurucu bir seyre dönüşecek olan Yetim oyununu şubat ayı boyunca; Habitat, Koma, Pax ve Eksi On Altı Mekân gibi farklı tiyatro sahnelerinde yakalamanız mümkün.

Burcu Arslan, Yetim
Burcu Arslan, Yetim

Tiyatro Oyunlarında Roman Uyarlamaları Üzerine Bir Dertleşme:

Bir romanı olduğu gibi sahnelemek, tiyatroyu romanın bir illüstratörü konumuna düşürür. Oysa edebiyat ve tiyatro farklı diller konuşur. Roman, betimleyicidir, okurun hızına ve hayal gücüne tabidir. Tiyatro ise fizikseldir, eyleme dayalıdır ve kolektif bir zaman diliminde gerçekleşir.

Metne aşırı sadakat, oyuncuyu bir metin seslendiricisine dönüştürür. Seyirci, daha oyuncu cümleye başlarken cümlenin sonunu bildiğinde, sahnedeki tansiyon ölür. İyi bir uyarlama, metni kutsal bir emanet gibi taşımaktan öteye geçmelidir. Onu parçalara ayırıp, yeniden birleştirmelidir. Başarılı bir uyarlama için metnin ruhunu koruyup, bedenini değiştirmek gerekir kanısındayım…

Romanı okumuş seyirciler de hesaba katıldığında, daha adil bir sahneleme için, yönetmenin ve oyun yazarının anlatım biçimi esastır. 

Tiyatro, romanın tamamını anlatmak zorunda değildir. Metinden belirli bir temayı çekip çıkarmak ve bulunan bu damar üzerinden ilerlemek de bir seçenektir. Uyarlama, romanın kendisi ya da özeti değil, o roman üzerine yapılmış bir yorum olmalıdır. 

Metindeki tüm monolog ve diyalogları korumak, kronolojik sırayı takip etmek, karakterleri fiziksel tasvirlerine uygun seçmek ve metni sadece seslendirmek, oyunu heyecansız bir uyarlamaya dönüştürür.

Asıl kıymetli olan; metni eyleme ve görselliğe dökmek, zamanla oynamak, geçmişi ve şimdiyi iç içe geçirmek, karakterlerin ruh halini temsil eden sembolik seçimler yapmak, metinle kavga etmek, onu sorgulamak ve güncellemek, ezber yapan oyuncu için de harcadığı zamanın değerini arttıracağı, daha yaratıcı bir sahneleme ortaya koyacağı bir uyarlama sahneleyebilmek değil midir?

Alman filozof Walter Benjamin’in çeviriler için söylediği gibi, uyarlama da bir yeniden doğuş değil midir? Eğer sahnedeki eser, kitaba ihanet etmiyorsa, aslında tiyatronun kendisine ihanet etmiş olmaz mı? Seyirci’nin hakkı değil midir, sahnede kitabı değil, yönetmenin, oyun yazarının ve oyuncunun o kitapla kurduğu yeni ilişkiyi izlemek? 

Geçtiğimiz aylarda bu durum, büyük bir heyecanla gittiğim “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” oyununu izlerken geldi başıma. İyi bir oyunculuk (Onur Ünsal) ve özenle hazırlanmış bir dekorla sahneleniyor olsa da maalesef sahnede şahit olduğum ve oyun bitene kadar kurdeşen dökmeme sebep olan durum, Eduard Louis’in aynı adlı romanının satırı satırına seslendirilmesiydi… 

Oyunun üstüne, farklı platformlarda çok sayıda yazı yazıldı-ki okuduğum en özenli inceleme Zeynep Nur Ayonoğlu’nun Sanat Okur için kaleme aldığı “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri: Kusursuz Bir Simetrik Dönüş” başlıklı makalesiydi- yine de kimse, romanı okuyanların penceresinden bakabilen bir eleştiride bulunmadı.

Yetim oyununda da işte buna benzer bir tablo vardı. Burcu Arslan, büyük heyecan ve istekle yürekten emek verdiği çalışmasını, tüm samimiyeti ve doğallığıyla seyirciyle paylaşmaya çalışırken, romanı okurken altını çizdiğim birçok cümlenin, oyun boyunca karşıma çıkmasıyla, onun başlattığı cümleleri ben içimden tamamlayarak izledim… 

Vakit en kıymetli değerimiz. Zaman harcanan ve emek verilen bütün çalışmaların; hem ortaya çıkaranlar hem de destekleyenler için, hak ettiği değeri bulduğu günlere…


Künye

Yazar: Hatice Meryem
Oyunlaştıran: Merve Dizdar, Burcu Arslan, Ediz Akşehir
Süpervizör: Merve Dizdar
Yöneten: Ediz Akşehir
Oynayan: Burcu Arslan
Işık Tasarımı: Uğur Yıldız
Fotoğraf: Ayşegül Karacan
Eser: Kaderimde Hep Güzeli Aradım
Güfte: Fethi Dinçer 
Beste: Avni Anıl
Seslendiren: Ediz Akşehir 
Kayıt Mix Mastering: Tanrıdağlı Müzik
Oyun Asistanı: Ecemsu Şahan
Afiş Tasarımı: Ezgi Ulusoy
Mekân Desteği: Pax Sahne, Atlas Tiyatro Araştırmaları

Tüveyç Demir

Kadıköy Anadolu Lisesi'nden 2005’te mezun olmuştur.
Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü 2010 yılında tamamlamıştır.
Edebiyat tarihi ve mezarlıklar üstüne çalışmaktadır.
Yayımladığı Eserler: Kemal Râgıp Enson: “Oğlumla Başbaşa”, (2025), “Eğlence Şehirlerinde 60 Gün”, (2026).

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Winter Selection, Art On İstanbul
Önceki

Art On İstanbul’da Yeni Sergi: Winter Selection

Bagjan Oktyabr
Sonraki

Bagjan Oktyabr World Tour 2026’ya Türkiye’den Başlıyor!