Dr. Dawn Bowdish
Dr. Dawn Bowdish

Fringe Toronto’da Bilim, Taşlama ve Feminist İtiraz

Dr. Dawn Bowdish ile “The Perils of Being Born in The Fall” üzerine bir söyleşi
25 Temmuz 2025
11 dakika

Dizi Editörü: Esra Dicle

“The Perils of Being Born in the Fall” bilimsel içgörüyle mizahi anlatımı harmanlayan elli beş dakikalık tek kişilik bir performans. Gösterinin yaratıcısı olan immünolog Dr. Dawn Bowdish bu türe “edutainment” (education+entertainment) yani eğletim (eğlence+eğitim) adını veriyor. Bowdish sahnede on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir coğrafyacının çoktandır bilim dışı kalan kendinden fazla emin çıkarımlarını tiye alırken akademik otoritenin ciddiyetini de yerden yere vuruyor. Buna karşın doğum mevsimi, iklim, ruh sağlığı ve üreme politikaları arasında kulağa “sahte bilim” gibi gelebilecek beklenmedik bağlantılar kuruyor. Sonbaharda doğmanın “tehlikeleri” üzerine eğlenceli bir sorgulamayla başlayan anlatı zamanla bilimsel bilginin nasıl üretildiği, sorgulandığı ve aktarıldığına dair katmanlı bir düşünce sürecine dönüşüyor.

Fringe Toronto’da izlediğim bu performans kısmen bir bilim dersi, kısmen satirik bir monolog niteliği taşıyan beklenmedik yapısıyla melez bir tür olarak, özellikle de eylül doğumlu bir sonbahar bebeği olduğum için dikkatimi çekti. Aşağıdaki söyleşide bu işe hem mizahi yönünün yaslandığı toplumsal ön kabuller açısından hem de otorite, bilgi üretimi ve anlatının sahnede nasıl iç içe geçtiğini sorgulayan eleştirel bir zemin olarak yaklaştım.

“The Perils of Being Born in the Fall” bu yıl yüz altı yapımın sahnelendiği Fringe Toronto’da, aktif olarak bilimsel araştırmalar yürüten bir immünoloğun imzasını taşıyan tek “eğletim” (edutainment) performansı olarak öne çıktı. Güldürürken düşündürme klişesini fersah fersah aşan, seyircisine mizah, toplumsal eleştiri ve entelektüel titizliği bir arada sunan, ödün vermez ve nadir bir ses olarak Dr. Dawn Bowdish ile söyleşimizi ilginize sunuyorum.

Dr. Dawn Bowdish - Fotoğraf: Georgia Kirkos
Dr. Dawn Bowdish – Fotoğraf: Georgia Kirkos

“The Perils of Being Born in the Fall” başlığı alaycı bir ton taşıyor. Neden bu başlığı seçtiniz? Performansınızı bilimsel otoriteye oyunbaz bir itiraz olarak mı tasarlamıştınız en başından beri?

Bowdish: Ben her zaman oyunbaz ve beklenmedik olana yöneliyorum. İster immünoloji dersi verirken olsun ister bilimsel bir sunum ya da genel izleyiciye yönelik bir konuşma olsun, ilk dakikada seyirciyi şaşırtırsanız dikkatlerini çekip kendinizi bir saat boyunca dinletebilirsiniz.

Bu başlığın çıkış noktası da dördüncü sınıflara verdiğim bir immünoloji dersi oldu. Konu gebelik immünolojisiydi -ki genellikle yoğun ve karmaşık bir konu olarak kabul edilir- bu yüzden sabahın köründe öğrencilerin ilgisini nasıl çekerim diye bir giriş arıyordum. Doğum ayının sağlık risklerini nasıl etkilediğine dair verilerle başladım. Sınıfta bir anda sessizlik olunca dikkatlerini bir saat boyunca elimde tutabileceğimi anladım.

Sınıftan sahneye geçerken ise gösterinin tarihsel boyutunu yansıtacak şekilde kulağa biraz eski moda gelen bir kelime (“perils”/tehlikeler) seçmek istedim. Fringe listesinde gezen insanları duraklatacak bir ifade olmasını da arzuluyordum. Bir gösterimde seyircilere “Sonbaharda doğan var mı?” diye sordum, salondakilerin yaklaşık %75’i elini kaldırdı. Yani başlık sonbahar doğumluları çekmek konusunda kesinlikle işe yaradı.

“Eğletim” (edutainment) olarak tanımladığınız bu iş, ders ile performans arasındaki ara bölgede konumlanıyor. Bu melez formatla nasıl buluştunuz? Mizahi ton malzemenin doğal bir sonucu olarak mı ortaya çıktı, yoksa en başından beri kurgunun bir parçası mıydı?

Bowdish: Kendi araştırmalarım üzerine ders verirken konfor alanımdayım. Ama bu alanın dışına çıkmak şarttı, çünkü tiyatro izlemeye gelen insanların kendilerini birdenbire bilimsel bir sunumun içine hapsolmuş hissetmemesi gerekiyordu. Gösterinin ana malzemesi şu sıralar yazmakta olduğum bir kitabın ilk bölümünden geldi. Kitapta aşıların insan hayatını hiç tahmin etmeyeceğimiz şekillerde nasıl değiştirdiğine odaklanıyorum. Araştırma sürecinde 1900’lerin sonları ve yirminci yüzyılın ortalarında yaşamış bazı tuhaf karakterlere rastladım. Kitabın konusuyla tam örtüşmeyen bu hikâyeler o kadar ilginçti ki bırakamadım, işte o zaman bir gösteri yapma fikri oluştu.

Arkadaşlara, aileme, öğrencilerime, komşularıma, kısacası dinlemek isteyen herkese bu acayip karakterlerin söyledikleri saçma sözleri ya da başardıkları inanılmaz şeyleri anlatıp duruyordum. Gülerlerse ya da daha fazlasını merak ederlerse o hikâyeyi gösteriye eklenmesi gereken bir malzeme olarak aklımda tutuyordum.

Tiyatroyu çok seviyorum ama bu konuda hiçbir eğitimim yok. Bu yüzden anlatıcı ve komedyenlerin sahnede ses ve bedenlerini nasıl kullandığını izleyerek öğrenmeye çalıştım. Ama galiba sahneye en iyi aktardığım beceri zaten bilim insanı ve eğitmen olarak geliştirdiğim bir şey oldu. Eğer sahnedeki kişi eğleniyorsa izleyici çok daha fazla eğleniyor. O yüzden hikâyelerdeki neşemi, şaşkınlığımı, hayranlığımı ve zaman zaman yaşadığım hayal kırıklığını açık etmekten hiç kaçınmadım.

Gösteri boyunca, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir coğrafyacının kendinden emin fakat hatalı çıkarımlarını tiye alıyor, onu “haşlıyorsunuz”. Tarihteki bu tür sözde-bilimsel yaklaşımların hâlâ güncel ve hatta ürkütücü biçimde tanıdık yönleri var mı?

Bowdish: Son birkaç yılın bilim insanları için nasıl sarsıcı geçtiğini tarif etmek gerçekten zor. Artık bilimsel sürecin bizi nesnel gerçeklere ulaştırdığına, hatta ortada böyle nesnel gerçeklerin var olduğuna bile inanmayan bir dünyada yaşıyoruz. On dokuzuncu yüzyılda, söz konusu coğrafyacının yaşadığı o sorunlu dönemde bilim insanları önce bir teori ortaya atar, sonra verileri bu teoriye uydurur ve kendilerini zora sokan her şeyi görmezden gelirdi. Bu da kimi zaman onlarca yıl geçerliliğini sürdüren, tamamen kanıttan yoksun çılgın teorilerin doğmasına yol açtı (örneğin Freud’un tüm sorunların kökenini anne-babaya yönelik cinsel arzulara bağlaması gibi). Ama biz önceki kuşakların hatalarından ders aldık ve bugün bir teori geliştirdiğimizde onu çürütmek için elimizden gelen her şeyi yaparız. Mesela bir öğrencim “Gökyüzü mavidir.” gibi bir hipotez ortaya atsa önce gökyüzünün kırmızı, turuncu, sarı vs. olamayacağını ispatlamalıdır. Tüm alternatifler elendiğinde ve başka açıklama kalmadığında “Evet, gökyüzü büyük ihtimalle mavidir.” deriz. Ama yine de bu yargının güneşsiz bir gökyüzünde ve öğle vakti geçerli olduğunu not eder, bağımsız bir kaynaktan da doğrulama isteriz. Hâl böyleyken, elimizdeki güçlü ve kapsamlı kanıtlara rağmen, birilerinin kötü verileri seçip ayıklayarak örneğin aşıların zararlı olduğunu ya da iklim değişikliğinin gerçek olmadığını iddia ettiğini duyduğumda, bu geçmiş dersleri tekrar tekrar öğrenmek zorunda kalmamız beni umutsuzluğa sürüklüyor.

Gösteride sunduğunuz bulgulardan bazıları, örneğin (başlığın da söylediği gibi) doğum mevsimi ile fiziksel ve zihinsel sağlık arasındaki ilişki, gerçek verilerle desteklediğiniz hâlde ilk bakışta saçmalık gibi geliyor. Bu gerilim size “ciddi” bilim olarak algıladıklarımızla bilimin bize gerçekten söyledikleri arasındaki fark hakkında ne gösteriyor?

Bowdish: Ben laboratuvarda asıl keyfi, üzerinde çalıştığım bir deney beklediğim gibi sonuçlandığında değil, tam tersi sonuç verdiğinde alıyorum. Yanılmak çok daha eğlencelidir, çünkü keşfedilecek yeni bir şey var demektir. İlk bakışta çelişkili görünen şeyler, nihayetinde üzerinde çalışması en ilginç konulara dönüşür. Ama bilim camiasını bu konuda ikna etmek için çok çabalamak lazım. Gösterim de aslında bu minvalde.

Eğer size “Kasım ayında doğmak zihinsel sağlık sorunları ve öğrenme güçlükleri riskini artırır.” deseydim, muhtemelen beni astrolojiye yakın, garip biri olarak görüp ciddiye almazdınız. Ama süreçte yapılan hatalar ve tökezlemeler dâhil, bu bilgiyi nasıl edindiğimizi size sahnede adım adım gösterdiğimde hem sonuca inanma hem de o sonuca ulaştıran sürece güvenme olasılığınız çok daha yüksek oluyor. Bu tür bir yolculuğu bir röportajda ya da kısa bir haber klibinde izleyiciye aktarmak neredeyse imkânsız. Ama tiyatro sahnesi bunu yapmak için gerekli zamanı ve alanı sunuyor.

Performansınız özellikle üreme sağlığı ve iklim konularında bilgi üretiminin toplumsal cinsiyetle örülü doğasını incelikli bir biçimde eleştiriyor. Anlatınıza böyle feminist ya da altüst edici bir alt metni nasıl bir bilinçle yerleştirdiniz?

Bowdish: Feminist bilinç benim için bilim insanı kimliğimden sonra gelen en temel kimlik unsuru. 2012 yılında McMaster Üniversitesi’nde İleri Düzey İmmünoloji dersi vermeye başladığımda derslere katılacak on iki misafir akademisyene baktığımda listede hiç kadın profesör olmadığı gibi üreme immünolojisi ve gebelik immünolojisi gibi konuların da programda bulunmadığını fark ettim. Meslektaşlarıma nedenini sorduğumda bu konuların ya “fazla niş” ya da “fazla karmaşık” olduğunu söylediler. Oysa hiçbirimiz gebelik esnasında bağışıklık sisteminin geçirdiği inanılmaz uyum süreçleri olmadan doğamazdık; türümüzün devamı buna bağlı! Bu konular hiçbir şekilde “niş” addedilemez.

Meslektaşlarım elbette iyi niyetliydi; büyük olasılıkla bu konulara aşina olmadıkları için konuları derste işlemiyorlardı. Ama bu durum, kadınların ve toplumsal cinsiyet çeşitliliği içindeki bireylerin ilgi alanı ve tutkuları “niş” görülürken tarihsel olarak erkeklerce tanımlanmış konuların “ana akım” kabul edilmesine klasik bir örnek. (Dünyanın diğer bölgelerindeki sağlık sorunları yerine Avrupa ve Kuzey Amerika’dakilerin kat be kat daha fazla dikkat çekmesini saymıyorum bile.)

Tüm bunlara kadınların bilim ve tıptaki katkılarının sık sık küçümsenmesi, görmezden gelinmesi ya da sistemli biçimde dışlanmış olmasını da eklerseniz bilimsel yapının nasıl bazı ilgi alanlarını fazlasıyla temsil ederken diğerlerini dışarıda bıraktığını açıkça görebilirsiniz. Bilim ve tıpta “kaybolmuş” bu kadınların hikâyeleri bana ve öğrencilerime kapılar açan tüm feministlere bir selam niteliğinde.

Üslubunuzda yalnızca kötü bilime değil, akademinin kendini fazla ciddiye alan havasına karşı da alaycılık seziliyor. Kendi bilimsel geçmişiniz ve gerçeklere olan bağlılığınızla bu öz farkındalığa dayanan mizahı nasıl dengeliyorsunuz?

Bowdish: Çoğu insan bilim insanının nasıl biri olduğuna dair izlenimini Amerikan filmlerinden alıyor. Bizi soğuk, gergin, espri anlayışından yoksun kişiler olarak düşünüyor. Oysa gerçekte laboratuvarda tonla şapşallık döner. Uzun çalışma saatleri ve deneylerin yoğunluğu hem derin dostlukları hem de çoğu insanın bizden beklemeyeceği türden muzır bir neşeyi beraberinde getiriyor. Öğrencilerim bana laboratuvar maskotunun kaçırılışını sahneledikleri videoları ya da komşu laboratuvarla girdikleri ateş savaşının fotoğraflarını gönderiyor. Yılbaşı partilerinde olup bitenleri anlatmaya başlamayayım bile!

Doğru dengeyi kurmakta zaman zaman ben de zorlanıyorum. Bir yandan özellikle önemli konularda fikir beyan eden insanlardan belirli bir ciddiyet beklenmesini anlıyorum. Öte yandan biz de insanız ve insanlar hata yapar, önyargıları vardır ve her zaman tüm cevaplara sahip değildir. Performansa gelen bazı izleyicilerim belki de hayatlarında ilk kez bir bilim insanı görüyor bile olabilir. Gösteriden ayrıldıklarında onlarda farklı bir izlenim bırakmayı umuyorum.

COVID zamanında komşularımdan biri bana şöyle demişti: “Kız kardeşim aşı yaptırma diyor, bilim insanlarının uydurduğu bir komploymuş. Ama hayatımda tek bir bilim insanı tanıyorum, o da komşum Dawn ve aşı üzerine çalışıyor. Çocuklarıma ve köpeğime karşı gayet nazik, hiç küresel bir komplonun parçası olacak biri gibi durmuyor.” İnsanlarla hiç tanışmadan onları kalıplara sokmak ya da kötü niyetli olduklarına inanmak çok kolay, ama onları tanıyınca aslında bizden çok da farklı olmadıklarını görmek önyargıları kırıyor?

İnsanlar performansınıza muhtemelen “komik bir bilim gösterisi” izlemeyi umarak geliyor ama bilginin nasıl üretildiği, kabul gördüğü ve sahnelendiğine dair daha derin bir eleştiriyle karşılaşmış olarak ayrılıyor. Performanstan sonra aldığınız tepkilerden bahseder misiniz? Seyircilerin kahkahaların ötesinde yanlarında ne götürmesini umuyorsunuz?

Bowdish: Gösteriye gelen insanların bazı tepkileri beni derinden etkiledi. Bir kadın, annesinin hamileliğin erken döneminde kızamıkçık geçirdikten sonra kürtaj hakkı için nasıl mücadele ettiğini, ne kadar dirençle karşılaştığını ve ne kadar suçluluk hissettiğini anlattı. Bir başka kadın, gösteriyi izleyene kadar kürtaja kesinlikle ve hararetle karşı olduğunu ama sonrasında bazı durumlarda buna yer olabileceğini fark ettiğini söyledi. Öğrenme güçlüğü ya da ruh sağlığı sorunları çeken birden fazla kişi bunların kökenini artık daha iyi anladıklarını ve bu durumların kontrolleri dışında geliştiğini bilmenin kendilerini büyük oranda rahatlattığını paylaştı. Bu örnekler bana bilginin nasıl güçlendirici olabileceğini mükemmel biçimde gösterdi.

Genç izleyicilerin tepkilerini de çok sevdim. “Bilim yapan kadınlar hakkında olan gösterinizi çok sevdim.” ya da “Siz coğrafyacılardan gerçekten nefret ediyorsunuz galiba?” (Not düşeyim: Hayır, etmiyorum!) ya da “Matematiği ben de seviyorum!” gibi şeyler söylediler. Çocuklarının ilk kez bir bilim insanıyla tanışmasından büyük memnuniyet duyduğunu belirten ebeveynler oldu. Prodüktörüm ve teknik yöneticim bu performans için “feel-good show” (iyi hissettiren gösteri) diyor, çünkü insanlar geldiklerinden daha bilinçli hissederek ayrılıyor. Benim için bundan büyük iltifat olamaz.

Zeynep Nur Ayanoğlu

Zeynep Nur Ayanoğlu bağımsız çevirmen, editör, kültür yöneticisi ve sanat eleştirmenidir. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği AICA Türkiye üyesidir. 2023’ten bu yana bağımsız sanat inisiyatifi PASAJ’da kültür sanat çalışmaları yürütmektedir.

Fotoğraf: Kadir İncesu

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Kuğu Gölü
Önceki

22. Uluslararası Bodrum Bale Festivali Başlıyor!

Masego
Sonraki

Masego 6 Ağustos’ta Zorlu PSM’e Sahnesine Çıkıyor