Carol Duncan’ın Batı sanat müzelerini birer “seküler tapınak” olarak tanımlayan tezi, modern Batı toplumunun, dinin bıraktığı kutsallık boşluğunu sanatla doldurmaya çalıştığını öne sürer. Batı’da bu kutsallaşma, uzun bir sekülerleşme sürecinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve toplumsal bir ritüel zemine oturmuştur. Ancak dinamikleri farklı olan Türkiye sanat ortamında bu yaklaşım, çoğu zaman eleştirel bir sorgulamadan geçmeden benimseniyor; böylece yapay bir “kutsal sanat atmosferi” üretme çabası, yerel sanat ortamının en temel sorunlarından biri hâline geliyor.
“Sanat başını kaldırdı ve tahtına oturdu, ‘Bütün gözler beni görecek ve bütün dizler önümde çökecek’ dedi…
William Hazlitt, (Louvre üzerine söyledikleri)
Orada tüm görkemini toplamıştı,
orası onun mabediydi
ve orada müritleri bir tapınaktaymış gibi gelip ona tapınıyordu.”
Duncan’ın, müzeleri ritüel üreten mekânlar olarak okuyan yaklaşımı, sanat kurumlarının ziyaretçiyi nasıl yönlendirdiğini ve nasıl bir “törensel senaryo” kurduğunu açık biçimde gösterir. Duncan’ın da belirttiği gibi, ritüeli canlandıran ziyaretçidir; mekânın sıralı planı, ışığı, mimarisi ve nesnelerin yerleşimi bu ritüelin sahnesini oluşturur. Bu durumu, hacıların ortaçağ katedrallerinde kutsal bir anlatıyı adım adım takip etmelerine benzetmesi boşuna değil.
Türkiye’de ise sanat kurumları (müze ve galeriler), özellikle çağdaş sanat alanında, ibadethane atmosferini zorla inşâ etme çabasında. Aşırı ciddiyet ve hürmet beklentisi içerisinde. Ziyaretçiden beklenen şey, esere eleştirel bir mesafeden yaklaşmak, onunla diyaloğa girmek veya sorgulamak değil; sessiz kalmak, büyülenmek ve itaat etmek. Eser, burada sorgulanabilir bir nesne olmaktan çıkıp, dokunulmaz bir kutsal emanet mertebesine çıkıyor. Bu yaklaşım, Benjamin Ives Gilman’ın 1918’de kaleme aldığı ‘’Müze Amaç ve Yöntem İdealleri’’ eserindeki ilkeye dayanıyor: ‘’Sanat eserleri, müzelere konulduğunda, tek bir amaç için var olur: Güzellik nesneleri olarak görülmek. Bir sanat müzesinin ilk yükümlülüğü, sanat eserlerini tam da bu şekilde, yani estetik tefekkür nesneleri olarak sunmaktır; tarihsel veya arkeolojik bilginin bir göstergesi olarak değil.’’ İşte Batı’daki bu estetik statüsü, eserin ritüel ve kutsallık kazanmasının temel dayanağı.

Küratörlük metinleri ve sanatçı beyanları bu durumu pekiştiriyor. Anlaşılmaz, süslü ve akademik jargonla örülmüş metinler, eserin değerini kendiliğinden ortaya çıktığı için değil, kutsal bir sır gibi erişilemez hâle geldiği için yüceltir. Bu yapay kutsallaştırma süreci, galeri ve müzeyi yanılmazlığın ve hatasızlığın kalesi gibi sunuyor ve kendi pozisyonlarını tartışma dışı tutma eğilimi gösteriyor. Eğer bir eser ‘kutsal’ ise onu eleştirmek neredeyse ‘kutsala saygısızlık’ etmekle eş tutuluyor.
Türkiye’nin dinamikleri, Batı’da olduğu gibi sanatın kutsallık rolünü üstlenmesi için gerekli zemini sunmuyor. Çünkü Türkiye’de din, kamusal bir güce sahip. Duncan’ın bahsettiği Batı’daki gibi, sanatın din yerine geçen bir kutsallık alanı yaratma ihtiyacı yok. Halk, manevi ve ritüel ihtiyacını zaten din ile gideriyor. Sanattan gelen bu yapay ve otoriter kutsallık davetini yabancı ve gereksiz buluyor elbette. Bu nedenle Türkiye’de ulusal müzeler, kutsallık yerine devlet ideolojisi ve eğitsel misyonu ön plana çıkarıyor. Ziyaretçi tapınmaya değil, milli kimliği pekiştirmeye çağrılıyor. Galerilerde ise durum biraz daha farklı: Galerilerin sterilize ve dogmatik sunuları, seçkin sınıf yaratma ya da mevcut seçkin sınıfa hitap ederek, sınıfsal bir filtreleme amacı taşıyor.
Bu bağlamda, Türkiye’de sanatın demokratikleşmesini savunan aktörlerin, Batı’da doğal bir ihtiyacın sonucu olan ‘kutsallaştırma’ fikrini ve modelini uygulamaya çalışmaları, paradoksa yol açıyor. Demokratikleşmeyi amaçlarken, aslında estetik üzerine düşünmeyi katı bir kurala dönüştürüp, yeni bir elitizm yaratıyorlar. Yani demokratikleşme çabaları, kendi yarattıkları kutsallık duvarına çarparak başarısız olmaya devam ediyor. Oysa müzeler/galeriler ne ‘’Louvre küratörü Germain Bazin’in dediği gibi “zamanın asılı kaldığı bir tapınak” ne de bir karargâh değildir. Sanatın ve sanat mekânlarının değeri, kutsal olmalarından değil, katılımcı, sorgulayıcı ve eleştirel bir diyalog zemini sunmalarından gelmeli. Diz çökülen tapınaklar yerine, tartışma ve deneyimin yaşandığı birer laboratuvar veya forum olmalılar. Türkiye’de sanatın demokratikleşmesi, zorla ithal edilen kutsallık maskesini çıkarmakla başlayacak.

Çok iyi bir yazı. Tebrikler ve teşekkürler