Zaman: 4 August, 2020

Sanatsız, Aşksız, Hedonist Bir Dünya: Cesur Yeni Dünya

Şeyda AYDIN, CESUR YENİ DÜNYA Dizisini Yazdı.


ŞEYDA AYDIN

Siyaset bilimi, edebiyat, sinema ve benzer türevlerde eğitim alanlardan, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya eserini okumayan veya bilmeyen yoktur herhalde. Büyük ustam, üstadım, Ursula Le Guin, “Endişe çağının başlangıcı,”diye ifade etmiştir Cesur Yeni Dünya eseri hakkındaki şahsi düşüncesini. Günümüzün Feminist Distopyacılarından Margaret Atwood ise, eserin yeni baskılarında yer alan sunuşunda aynen şu ifadeleri kullanmıştır. “20. Yüzyılın ikinci yarısında, iki öngörülü kitap gölgesini düşürdü geleceğimize. Biri zalim, beyin yıkayan, totaliter bir devletin korkunç tasavvuruyla George Orwell’in 1949’da yazdığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’tü… Diğeriyse Aldous Huxley’in –1932’de yazdığı– farklı ve daha yumuşak bir totalitarizm şeklini sunduğu Cesur Yeni Dünya’ydı; refahın gaddarlıkla değil de, mühendislikle, şişelerde büyütülen bebeklerle, hipnoz üzerinden iknayla, üretim çarkının tekerleklerini sürekli döndüren sınırsız tüketimle, yönetimler tarafından dayatılan, cinsel hüsranı ortadan kaldıran rastgele birlikteliklerle, oldukça zeki bir idari sınıf ile basit işlerini sevecek şekilde programlanmış yarım akıllı işçilerin oluşturduğu alt grup arasında değişen, önceden belirlenmiş bir kast sistemiyle ve somayla, yani hiçbir yan etkisi olmaksızın anında mutluluk veren bir ilaçla elde edildiği bir totalitarizm…”

İnanın, cümlelerime nasıl başlayacağımı bilmiyorum, çünkü bugün burada sizlere, tam olarak 88 yıl önce kaleme alınmış olan, aynı zamanda pek çok bilimkurgu yazarına ilham olmuş olan bu kadim eserin, ilk kez TV dizisi olarak bedenlenmiş, ete kemiğe bürünmüş yansımasını, edebi eseriyle karşılaştırmalı olarak anlatacağım. Öyle ki, benim için pek fazla şey ifade eden eserlerden biridir; öyle ki bir distopyacı olmam konusunda bana ilham veren eserlerden biridir, öyle ki önemli İngiliz yazar Aldous Huxley’i tanımamı sağlayan eserdir. Tam olarak hatırlamıyorum, çok uzun zaman önce okumuştum bu eserin hayli eski bir baskısını, ardından nasıl olduysa benim için önemli olan bu eser kütüphanemden kayboldu –ki birileri okumak için almış, geri getirmemiş olsa gerek. Geçen yıl tekrar okuma gereği hissederek yeni bir baskısını edindim. “İyi ki de tekrar okumuşum,” dedim iki gün önce dizisini izlemeye başlarken. Tabii başlarda, her beğenilen romanın dizi veya film hâlini izleyen okuyucularda beliren ön yargılarım yok değildi, hatta hassas bir yazar olarak Aldous’un yerine koyarak kendimi, “Dilerim, Aldous mezarında ters dönmemiştir, dilerim onun hayal edip yazmış olduklarına haksızlık etmeden çekilmiştir her bir sahne,” dedim. Çünkü bana göre, bir yazarın özene bezene yazmış olduğu eserinin, kötü bir versiyonla sinema veya televizyona uyarlanarak katledilişine şahit olmak felaket bir histir.

Cesur Yeni Dünya

Hiç şüphesiz, öngörülü bir yazarın zihninden çıkan öngörülü bir eser Cesur Yeni Dünya. Kimine göre distopya, kimine göreyse ütopya. Neticede günümüzde, böyle bir dünyada yaşamak için can atacak hedonistlerin aramızda yaşamadığını söylersek, bu kocaman bir yalan olur. Bilhassa metropol kentlerde yaşayıp California Sendromuna muzdarip olduğundan bihaber; cinsel hayatıyla yozlaşan; romantizmi ve tek eşliliği gereksiz bulan; sanattan anlıyormuş gibi yapan; insan ilişkilerini –gerek dostluk gerekse ikili ilişkiler olsun– harcayarak kendilerini Alfa Artı sananların varlığı hiç de azımsanacak gibi değil sizlerin de bildiği üzere. Eminim, kötü hislerin hepsini zihinden silen soma gibi bir ilaç olsa, tüm anıları, hezeyanları, utançları, acıları silmek isterdi bu insanlar. Hele ki, hayatlarını yalnızca mutlak mutluluk, heyecan ve tüketim üzerine kuran, sorunlardan olabildiğine kaçan hedonistlerse mevzubahis; onların düşlerini süsleyen bir ütopya Aldous’un kurduğu dünya. Hedonist ütopyacılığa karşı olan bir yazar olarak ben, insanın çektiği acılarla evrendeki varlığını gerçek manada hissedebildiğine, aldığı yaralarla karakterinin şekillendiğine, kayıplarını hatırladıkça büyüyüp olgunlaştığına inanan biriyim. Aşklarımız, gözyaşlarımız, yaralarımız, kayıplarımız ne kadar kötü de olsa, bizler için önem arz eder; acıları deneyimlemek, hatırlamak, hissetmek bizler için her şeyden mühimdir; çünkü bizi biz yapan değerlerimizi belirleyerek karakterlerimizi şekillendirir. Bilinir ki, insan bazen, kusurlarıyla da güzeldir, eğer romantizme ve sevgiye kusur denirse. Uzun lafın kısası, Cesur Yeni Dünya’da anlatılarak, sınıfsal ayrımlarla var olan “Yeni Londra” ve içinde gündelik hazlarla yaşayan –sadece cinsel zevke odaklı- hissiz, sanatsız insanlar, mutlak bir distopyayı ifade eder benim bakış açıma göre. İnsanın, çeşitli yöntemlerle hipnoz edilerek ve kendi iradesi dışında başkaları tarafından belirlenmiş olan bir düzene katılımının sağlandığı, başkalarının kurallarına göre şekillenen bir dünya söz konusuysa, bunun adı distopyadır. Her ne kadar bu hikâyeye, feminist bakış açısıyla baktığımda, kadın bedeninin doğurganlıktan kurtarılmasının tek çaresi olan yapay rahim konusunda ve şiddeti bilmeyen bir toplumun var edilmesi konusunda hemfikir olsam da, buraya kadar bir ütopyaymışçasına görünse de gözüme, insanın sorgulayamaması, dilediğine âşık olamaması, ilaçlarla ayakta uyutulması, mahremiyetinin kaldırılması ve yalnızca cinsel hazlara yönlendirilerek oyalanması gibi durumlar göz önünde bulundurulunca, kocaman bir distopya resmi beliriyor aynı gözümün önünde. Sonuçta, hikâyenin kurgusunun yapı taşı olan Yeni Londra evreninde, şiddet yanlısı olmayan üstün insanı yarattıklarını, üstün bir toplum olarak var olduklarını düşünürken, aslında bir yandan da biyolojik robotlardan farksız olmadıkları görülüyor. Ancak, Vahşi olarak adlandırılan, diğer bir tabirle bilinen insanın, John’un aralarına katılmasıyla içlerinden bazıları fark etmeye başlayıp sorguluyor içinde bulundukları bu rahatsız edici durumu. Soma adı verilen o renkli hapları almadıkları noktada, insani duygularıyla yüzleşiyorlar; mutsuzluğu ve sonsuz boşluğu tadıyorlar; ürkütücü bir sistem, akılalmaz bir yapay zekâ tarafından kontrol edilen hayatlarının kocaman bir hiçten ibaret olduğunu anlıyorlar. Düşünsenize, doğduğunuz andan itibaren Alfa, Beta, Gama ve Epsilon diye adlandırıp gruplara ayırarak insanları sınıflandırdıklarını, bir kast sistemi oluştuklarını. Alfalar yönetenler; Betalar her şekilde Alfalara çalışanlar; hiçbir fikri olmayan, aptal yerine konan, ortalığı temizleyip hizmet eden Gamalar ve Epsilonlar da cabası… Aile yok, aşk yok, şarkılar yok, mahremiyet yok, sanat yok, kitaplar yok, tarih yok, dünyayı sorgulayan ve düşünen hiç kimse yok; sadece cinsellikle, gündelik hazlarla hayatı yaşayan ve istikrarı bu şekilde sağlamaya çalışan bir dünya var. Ama nihayetinde, gerçek bir insanın yolu, şans eseri buraya düşüyor, Vahşi John, başta Lenina dâhil olmak üzere, Epsilonların her şeyi sorgulamasını, baş kaldırmasını sağlıyor. Aşk denen şey, ilk kez bu dünyanın ortasına düşüyor; gizli kapaklı ve yasaklı da olsa.

1998’teki sinema versiyonunu hiç izlememiş biri olarak ben, kolları sıvadım ve NBCUniversal’ın platformu olan  Peacock tarafından ilk gösterimi 15 Temmuz 2020 tarihinde “Herkes Herkese Aittir” önermesiyle yayınlanmış olan diziyi malum ortamlardan tüm sezon(toplam 9 bölüm) hâlinde bulup iki gecede bitirdim. İlk bölüm adı Pilot’tu, diğerleri ise sırasıyla, Want & Consequence, Everybody Happy Now!, Swallow, Firefall, In The Dirt, Monogamy and Futility, Part 1, Monogamy and Futility, Part 2, Soma Red… Memnun kalıp kalmadığımı sorarsanız, eseri ve metaforları bildiğimden olsa gerek, beklediğimden iyiydi. Hikâyenin olmazsa olmazı olan bazı erotik sahneler cesurdu sanki. Yine de yüzde yüz eseri yansıtmasa da, merak uyandıran, Black Mirror izliyormuş gibi hisler veren bir dizi olarak baktığımda görülmeye değer. En çok karakterler çekti beni. Bilhassa oyuncuları başarılı buldum. Lenina Crowne karakterini İngiliz oyuncu Jessica Brown Findlay’ın canlandırması beni epey heyecanlandırdı –ki bu kadını ne zaman görsem ekrana yakıştığını düşünürüm. Ne tatlı bir kadındır; gözlerinde hüzün var hep. Onun yanı sıra, alışılagelmiş insani duygulara sahip olan Vahşi John karakterini canlandıran, Amerikalı oyuncu Alden Ehrenreich’i hayli karizmatik ve sempatik bulduğumu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Hatta walkman ile müzik dinlediği sıralar, onda kendimi gördüm. Ama en çok merak ettiğim Mustafa Mond karakteriydi, bilinir ki, çok önemli bir karakterdir, dünya kontrolcüsü müthiş on liderden sonsuz gücü olandır ve Aldous Huxley, onu yaratırken Mustafa Kemal Atatürk’ten ilham aldığı rivayet edilir. Amma velâkin dizide bu karaktere yepyeni bir yorum katılmış, Mustafa Mond bir erkek değil, bir kadın, hem de siyahî bir kadın. Ki yapay zekâ Indra da siyahî bir kadın. Günümüzde sanatın her alanında karşımıza çıkan politik doğruculuk kavramı ve eserlerin günümüz azınlıklarına göre yeniden yorumlanma durumu sebebiyle elbette ki, bu beni şaşırtmadı, aksine takdir ettim. Bir diğer İngiliz oyuncu Harry Lloyd da Bernard Marx’ı canlandırmış, bu karaktere çoğu zaman kızsam da, Marx’ın saflığını ve şapşallığını bazı sahnelerde iyi yansıtmış olduğunu düşünüyorum. Son olarak, Vahşi John’un annesi Linda’yı canlandıran oyuncu ise çok sürpriz bir isim, Demi Moore. Evet, oyunculardan bu kadar bahsettiğim dizinin –IMDB puanının pek bir şeyi ifade etmediğini düşünsem de, dikkat eden bir kitle olduğu için belirtmekte fayda var– IMDB puanı böyle bir eserin dizisine göre düşük kalmış; 7,0. Ama final bölümü ziyadesiyle enfesti sanki, ağlatmayı başardı beni, ki zaten distopyalar hep ağlatır beni. İçinde aşk olan distopyalar, en tutkulu, en kederli hikâyeler değil midir sizce? Her daim birbirine zıt olan iki karakter birbirine âşık oluverir çünkü, dünyaları da, hayattan beklentileri de farklıdır, ne yaparlarsa yapsınlar, kendileri dışında işleyen sistem ve kaçınılmaz kader ayırıverir onları.

Henry Ford’dan sonra sanayileşmenin dünyayı karanlığa sürükleyeceğine inanan Aldous Huxley’in aslında beşinci romanı olan Cesur Yeni Dünya, aynı zamanda onu üne kavuşturan roman olma özelliğini de taşıyor. Tabii bu ün ilk başlarda olumlu manada değilmiş, roman ilk baskısında çoğu yerde yasaklanmış, ahlak dışı bulunarak sansasyon yaratmış. Klonlama, yapay rahim teknolojisi ve toplu seks partilerini anlattığı için yayınlandığı dönemin muhafazakârlığına kurban edilmiş. Gel zaman git zaman zoraki anlaşılmış 2500’lü yılları anlatan romanın geleceğe atılan uzun bir çığlık olduğu. Distopya ve ütopyacı yazarlar romanlarında birbirlerine selam çakmayı pek severler. Bu nedenle, Cesur Yeni Dünya, Yevgeni Ivanoviç Zamyatin’in Biz romanından esinlenilerek ortaya çıkmış, sonra da bu roman başka bir yazara George Orwell’a ilham olmuş ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört doğmuş. Tüm bu eserler de gelecekteki başka bir yazara, Ursula K. Le Guin’e ilham olmuş. Ve evrende hepimiz birbirimize bağlıyız düşüncem, işte burada doğrulanıyor.

Sürpriz bozan olmak istemiyor, dizideki olayları sırayla anlatmak istemiyorum. Böylesi derin bir felsefi öngörüye sahip olan Cesur Yeni Dünya’nın dizi uyarlaması, tam anlamıyla romanında anlatılmak istenen karanlık gelecek tasvirini yansıtmıyor, eksik bırakılıyor olsa da, böylesi incelikli bir konuyu, kadın karakterlerin ön plana çıkarılmış hâli ve günümüz yorumuyla ucundan da olsa izlemek isteyenler için hiç fena değil. Soundtrackler de yabana atılacak gibi değil, Fake Plastic Trees, Perfect Day, sahnelerle müthiş bir uyum içindeydi ki zaten aldı götürdü.

Çok önemli bir detayın altını çizerek yazımı tamamına erdirmek istiyorum, Aldous Huxley, bu karakterleri yaratırken, hepsini gerçek kişilerden ilham alarak yazmış ve âdeta esere kazımış. İki insanı tek karaktere sığdırdığı söylenir. Benden size tavsiye, diziyi izlemeden önce, eğer eseri hiç okuma şansınız olmadıysa, kısa bir araştırma yapın, “Kim kimmiş? Metaforların altında ne yatıyor? Satır aralarına ne saklamış bu yazar?” diye bir bakın derim. Böylelikle alelade bir bilimkurgu dizisini izlemiş gibi hissetmeyecek, bilinçli olarak bazı detayları yakalayacak, fazlasıyla keyif alacaksınız.

Geçen gün okuduğum bir araştırma kitabında, bir Çin bedduası çıktı karşıma, “İlginç zamanlarda dünyaya gelesin!” diyordu. Aha, işte aynen böyle zamanlar Aldous’un Cesur Yeni Dünya’da anlattığı zamanlar. Duygularınızın ve hayatınızın kontrolünün kendinizde olmaması öyle korkunç ki, beddua gibi… İnsana yakışan bir dünyada ve zamanda, sanatla ve aşkla var olmanızı dilerim.

Sevgilerimle.
Şeyda AYDIN

Şeyda Aydın

Şeyda AYDIN, ya da bilinen diğer adıyla Sheida Aiden, 23.04.1981 tarihinde İzmir’de dünyaya gelmiş, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini İzmir’de tamamlamış; Dokuz Eylül Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığı bölümünden mezun olmuştur. Şu an İstanbul’da hayatına devam etmektedir ve gelecekte de nerede yaşayacağını henüz bilmeyenlerden biridir, evren nereye sürüklerse işte diye düşünmektedir. Şeyda Aydın, roman ve senaryo yazarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir