Yönetmen Uberto Pasolini’nin 2013 yapımı “Still Life” (Natürmort/Durgun Hayat); ölüm, yalnızlık ve insan haysiyeti temalarını bir memurun rutin hayatı üzerinden işlerken, modern insana sarsıcı bir soru yöneltiyor: “Görünmez olanın değeri nedir?”
Filmin merkezindeki John May (Eddie Marsan), Güney Londra’da bir belediyede, kimsesiz ölülerin cenaze ve defin işlemleriyle ilgilenen bir devlet memuru. Ancak o, işine bürokratik bir zorunluluktan öte, kutsal bir vazife gibi yaklaşıyor. Kimsenin sahiplenmediği bu “bitmiş” hayatları onurlandırmak konusundaki naif çabası, ölümü yok sayan “çağdaş” tüketim toplumuna karşı sessiz bir direniştir.

John May, ayrıntıların içinde yaşayan bir adam. “Obsesif kompulsif” sınırda seyreden düzen tutkusu, dar sınırlarla çevrili hayatında bir güvenlik alanı yaratıyor. Ceketin asılış biçiminden akşam yemeklerindeki sabit menüye kadar her şey, ölümün getirdiği belirsizliğe ve kaosa karşı oluşmuş bir kalkan görevinde. Küçük gri dairesindeki bu yalıtılmış varoluş, aslında onun ölülerin dünyasıyla kurduğu bağın anahtarı: O, ölülerin son dostu; yaşayanların ise fark etmediği bir gölge. Toplumun kıyısında kalmış insanların dosyalarını kapatırken, kendi görünmezliğini de tescillemiş oluyor. Üstelik her ihtimale karşı yerel mezarlıkta çoktan kendine de bir parsel satın almış. Tek kişilik yaşamların hiç de az bir paya sahip olmadığı modern toplumda, o da aslında dosya olarak ilgilendiği pek çok insan gibi, ailesi veya arkadaşı olmayan yalnız bir ruh.
Nitekim eylemleri de bu durumun kalbine ve zihnine ne kadar ağır bir yük bindirdiğinin göstergesidir. John, gün boyunca çok çeşitli insanlarla temas halinde olsa da etkileşimleri genelde ezbere ve her zaman mesafeli; hayatında, dostluklardan ziyade tanışıklıklar, gönüllülük esası yerine sadece zorunlu iletişimler var.
Görev tanımını yıllar içinde kendi isteğiyle genişlettiği ve vaktinin büyük bölümünü harcadığı iş hayatında, onun meslek tanımı için “yarı dedektif yarı yas tutucu” demek yerinde olur. Vasiyetsiz ölen “müşterilerinin” hayat izlerini sürmek, onlar için uygun müzikler seçmek ve kimsenin katılmayacağı cenazelerde hüzünlü methiyeler düzmek, sistemin ona yüklemediği ama onun kendine borç bildiği görevler.
Günümüz dünyasının hıza ve verimliliğe olan takıntısı, tam bu noktada John’un yavaşlığıyla çatışıyor. Bir ölünün ardından doğru fotoğrafı aramak için harcanan zaman, kapitalist düzende bir “maliyet” olarak görülüyor. Nitekim işten çıkarılması, sistemin insani olanı değil, hızlı ve ucuz olanı tercih ettiğinin en somut kanıtıdır.
Pozisyonunun kaldırılmasıyla elinde kalan son dosya, John için bir finale dönüşüyor. Varlığından haberi olmasa da tam karşı dairesinde yaşamış birinin, son dosyası olarak önüne gelmesi, şehir hayatının toplumu nasıl yalnız hücrelere böldüğünün acı bir göstergesidir.
Bu son dosya, John üzerinde çok daha derin bir etki bırakır. İzini sürerken karşılaştığı portre; alkolik ve yalnız bir adamın hikâyesi. Ancak bu durum, John’u yıldırmaz; adamın terk edilmiş kızına ulaşarak iki yalnız ruh arasında bir köprü kurar. Film boyunca donuk izlediğimiz John’un yüzünde ilk kez bir tebessüm belirdiğinde, karakterin pasif bir izleyici olmaktan çıkıp hayatın aktif bir katılımcısına dönüştüğünü görürüz. Bu, faniliğin ağırlığı altında ezilen bir ruhun, bir başkasına dokunarak nefes almasıdır.
Bir filmin bitimindeki duyguyu mutlu ya da trajik son olarak sınıflandırmak biraz bakış açısıyla ilgili bir durum. İnsanın içindeki adalet arayışının ve değer dengesinin tatminiyle de bağlantılı. Kimi zaman mutlu son gerçekten uzak, kimi zaman da trajik son, adaletten uzak görünebiliyor ilk bakışta ama insanı rahatlatan ya da rahatsız eden her sondan çıkarılacak farklı dersler olduğu muhakkak.
Filmin sonunu, izlememiş olanlar için sürpriz olarak bırakacağım. Buraya kadar pek çok ayrıntıya yer vermiş olmamın da izleyecekler için bir olumsuzluk yaratacağını düşünmüyorum. Çünkü bu filmin en büyük başarısı seçtiği konu değil, konuyu işleyiş biçimi, hem de oldukça az diyaloğa rağmen ustalıkla…

Genelde pek çok İngiliz filminde yan rollerde görmeye alışık olduğumuz Eddie Marsan’ın, bu filmdeki başrolü, hikâyeyi neredeyse tek başına ustalıkla sırtlanmasıyla ne denli büyük bir oyuncu olduğunun ispatı niteliğindedir. Pasolini’nin minimalist çerçeveleri ve nadiren hareket eden kamerası, seyirciyi de John’un durağanlığına hapsetmeyi başarıyor. Gündelik yaşamın gürültüsü arka planda artarken, John’un sessizliği daha da kristalize oluyor. Rutin tekrarlardan ibaret kişisel yaşantısında öne çıkan düzen ve titizlik duygusunun görsel yansımaları son derece doğal kompozisyonlarla aktarılıyor.
İşlenen genel yalnızlık teması ve yalnızların peşinde bir ömür geçirmiş ana karakterin kendi yalnızlığı bir yana, gösterime girmesinin üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen yeni gözüme çarpması, gördüğüm kadarıyla da hâlâ az bilinir oluşu ve hak ettiği yeri bulamamış hâliyle “yalnız kalmış” bir film olması da işlediği temayı adeta destekler nitelikte.
Yalnızlığın ve faniliğin bu denli yüksek bir içgörüyle işlendiği bu hikâye, 21. yüzyılın içi boşaltılmış ilişkiler ve sahte yakınlıklar pompalayarak gidişine bir ayna olarak gerçekten naif bir dokunuş; nazik, dokunaklı ve sarsıcı bir deneyim.
Sözde “samimiyeti ve yakınlığı” teşvik eden sosyal medya doygunluğuna sahip yeni dünyanın ne kadar istese de örtemeyeceği bir gerçek var: Her insanın birileriyle bağ kurma ve birileri için önemli olma konusundaki temel ihtiyacı değişmedi ve bu ihtiyaca rağmen günümüzde pek çok kişi artık daha da yalnız ve bir o kadar “görünmez” kalıyor.




