Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 15 – Türevsel Yansımalar ve Paradokslar / Şeyda Aydın

Şeyda Aydın, Edebiyat Yazı Dizisi // Bölüm 15 - Türevsel Yansımalar ve Paradokslar



Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 15 – Türevsel Yansımalar ve Paradokslar / Şeyda Aydın
Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 15 – Türevsel Yansımalar ve Paradokslar / Şeyda Aydın

-Önceki bölümün kaldığı yerden devamıdır-

Sevgili Eeva,

“Bu yılın sonuna doğru,” dedi Ella, “kasım ayının yağmurlu bir gecesinde olacak o kaza! Üzgünüm ama o caddede beynini yerden kazıyacaklar Veera! Hava atmayı bırakıp, daha iyi bir kask takmalıydın bana kalırsa!”

Yazar Şeyda Aydın
Şeyda Aydın

Duyduklarım karşısında beynimin çalışıp çalışmadığını sorgulatacak kadar korkutmuştu beni. Neden bahsettiğini anlamamış ifademle gözlerimi aça aça ona bakınca, hep yaptığı gibi önce sırıttı, sonra ciddileşerek devam etti: “Endişelenme, takılıyorum. Netice itibarıyla o anıların hiçbiri nasıl sana ait değilse, sana dejavular yaşatan Veera da aslında sen değilsin; başka bir Netta evreninde var olan türevsel bir yansıman yalnızca. Velhasıl, enerjinin kaynağındaki kişi sensin; çoğu şeyi tetikleyeceksin; onun zihnini uyanışa geçirirken onu harekete geçireceksin. Nasıl ki ailemin zihnine kanal açıldıysa ve bu, birbirlerini bulmalarına vesile olduysa, işte oradaki Veera’ya da olacak olan bunun aynı; zihnine bir kanal açılacak ve bunun neticesinde kendi Eeva’sını bulacak; hatta çok yakında rüyalar görmeye başlayacak ve neyi nasıl yapacağını düşünüp anlamaya çalışırken altüst olacak… En dikkat çekici fark ise şu; benim ailem kötücül paralel evrendeki kendi umutsuz geleceklerinde yaşayacaklarına şahitlik etmişti hatırlarsan; oysa senin yansıman, yani Netta’nın birebir benzer evrenindeki diğer Veera, diğer Eeva ile hiç tanışmamış olsa da, buradaki sen ve Eeva’nın ortak geçmişinizde yaşanmışlıklara şahit olacak ve umutlu gelecek senaryolarına tutunacak! Paralel evrendeki geçmiş zamana dair haberci rüyalar görürken aslında bir nevi zihni vesilesiyle zamanda ve evrenler arasında yolculuk eder gibi; bir yandan kadersel bir paradoksa düşer gibi, diğer yandan ise seni iki yıl geriden izleyen bir psişik gibi… İmkânsızlığın en saf formunu oluşturan o üçgen gibi; ama illüzyondan farkı, senin sayende inşa edilip gerçekleşiyor olması. Sana açıklamak istediğim asıl nokta, yazmış olduğun senaryo Veera; o sebep oldu tüm bunlara; hatta oluyor ve olacak!” diye devam ederken gözleri ışıldayarak heyecanla yüzüme eğildi. “Senaryon büyülü! Oraya aşkla yazmış olduğun tüm kelimelerin büyülü! Büyüden kastettiğim şu; kalbinden-zihninden yayılan ve fizik kuralları ile açıklanamayan mistik bir enerji… Eeva’ya karşı hissettiğin aşk, fiziksel bir birlikteliğin çok ötesinde; nihayetinde evrenleri yerinden oynatırken paradokslar yaratacak kadar evrimsel bir bütünleşme… Eeva’nın kütlesi ve hacminin bir anda yok oluşu sebebiyle hissettiğin yoğun ızdırabın önce kelimelere, sonra da büyüye döndüğü üstünsel bir evrimleşme… Önümüzdeki yıl ağustos ayında eve döndüğünde her şeyi unutacak olsan da bu dediğimi sakın ola unutma, hafızandaki en iyi yere sakla, senaryon çok önemli; ola ki bir gün başka bir yolculuğa çıkacak olursan, onu da yanına almayı sakın unutma!”

“Neden ki? Neler oluyor? Yoksa?” diye tam soruyordum ki, omuzlarımdan tutarak lafı ağzıma tıkıverdi. “Çünkü eve döndüğünde şimdiki yolculuğunda yaşadıklarına dair çoğu şeyi kısmi bir hafıza kaybı gibi unutacaksın, ama inan bana şimdi olduğundan daha güçlü bir Veera olacaksın, her ne kadar depresyon seni kasıp kavuracak olsa da, önüne çıkan zorluklar karşısında asla korkmayacaksın!”

Böyle imalı konuşmadan hemen önce kalbime okkalı bir yumruk atsa daha iyiydi; zira o an duracak gibiydi. “Yani, şimdi ben…” diye çenem titreyerek ve kekeleyerek başladım o sorulara, “diğer Veera gibi kendi Eeva’mı bulabilecek miyim? Bunu mu demeye çalışıyorsun bana?”

Kendini toparlarcasına benden uzaklaşıp geri adım attıktan sonra ancak cevap verebildi. “Öyle bir şey diyemiyorum, çünkü gelecekte bizzat yaşayacaklarını anlatma izni verilmedi bana. Bildiğin üzere ben bir zaman yolcusuyum ve gelecekten gelirken dersime iyice çalışıp öyle geldim buraya; bütün evrenlere hâkim olan kadim bir varlık seni etraflıca anlattı bana. Söyleyeceklerim klişe gelebilir ancak kaos teorisi ve paralel evrenler hipotezi ile açıklanabilecek kadar bilimsel; fizik denklemlerinden çıkardığım sonsuz sonuca göre, bu zamandaki varlığımla senin gelecek zaman rotanı farklı yöne saptıracağım herhangi bir değişken, hepimizin zamansal bir paradoksa düşmesine, zaman çizgisi bozumuna sebebiyet verebilir; bu da, olacak olanların yanlış yönde ilerlemesi demek olurken, herkesin ve her şeyin kaderini bütünüyle değiştirebilir. Asıl görevim seni olabildiğine motive ve modifiye etmek… Ve seni doğru yönlendirmek için şunu diyebilirim, eve döndüğünde hislerine ve iç seslerine göre hareket etmen gerektiğini, ayrıca senaryonun önemli olduğunu unutmaman gerektiğini ve içinde boğulduğun umutsuz durumdan yüzeye çıkabilmen için onun sana yol göstereceğini…”

Bu aşamada tam bir budala gibi davranacaktım; gelgitli hisler içindeyken olayın ciddiyetini kaçıracaktım. “Çocuk avutmak denir bu laflara!” diye içimden geçirirken düpedüz bir çocuk gibi tepki verecektim. Elimi kolumu sallaya sallaya, “Hakikaten hayret bir şeysin! Başıma her ne gelecekse açıkça söylemek neden bu kadar zor! Çünkü bir şey olacağı falan yok, değil mi! Hiç, yok, bitti!” diye haykırıverdim; koca evrende sevdiğini kaybeden ve isyan eden tek kişi olmadığımı bilsem de haykırıverdim! Galiba o an orada, boş umut tohumlarını içime serpme niyetinde olduğunu düşünerek içerlemiştim. Kaybeden her insan için en kötü kelime olmalıydı “yok” kelimesi; nitekim benim için öyleydi. Ve peşi sıra gelen kelimeler beterin beteriydi; yokluk, boşluk, eksiklik, nefessizlik, sessizlik, bitmişlik, hiçlik… Of sevgilim, bu kelimeler ve türevleri içimi karartırken, orada Ella’ya başka ne dememi veya ne tepki vermemi bekliyordun ki? Onun bir zihin okuyucu olduğunu bildiğimden olsa gerek, zihnime sakladığım alternatif gelecek tahayyüllerimi okuduğunu düşünmüştüm. Burada ailesine ve gerçek aşka kavuşup üzerine bir de doğacak bebeği eklendiğinden olsa gerek, sensiz vaziyetime üzülerek beni iyileştirmeye, bir nevi teselli etmeye çalışıyor diye düşünmüştüm!

O esnada bu düşüncelerim öyle ağır gelmişti ki, benliğimi aniden saran –sanki başıma çok kötü şeyler gelecekmiş gibi– benzersiz bir karamsarlık sebebiyle önüme düşen başımı kaldırıp ona bakamıyordum. Evet, bir yerlerdeki türevim Veera’nın bir yerlerdeki türevin Eeva’ya kavuşma şansı devam ediyordu. Kim bilir belki, kendi türevsel yansımamı kıskanmıştım; zira kendi bulunduğum –yahut boğulduğum– konumdan asıl kendime bakınca bende pek şans varmış gibi görünmüyordu ve Ella bana kendi geleceğim hakkında doğru düzgün bir ayrıntı vermiyordu. Üstüne üstlük tıpkı Kâhin’in önceden sezip bana söylediği gibi bu yolculuğumda yaşananları unutacağımı söylüyordu. İşte o dakika, kendimden ve her şeyden kaçar gibi terastan kaçtım; gereksiz düşlerden sıyrılmak ister gibi onun yanından sıvıştım ve eve girmez kendimi odama attım. Gel gör ki şifalanma terasında şifayı kapmıştım; yine işaretlere ve mucizelere dair düşsel bir hastalığa kapılmıştım. 90’ların aşırı romantik ve mutlu sonlu filmlerinden birini –hani şu adı bir şehirde uykusuz olan ve çiftin sevgililer gününde kavuştukları o filmi– iki kere arka arkaya izleyecek kadar ve filmin sonuna iki kere ağlayacak kadar perişandım. Fenrir’e sarılarak ve sonunda uyuyarak odama kapandım; ertesi güne kadar başta Ella olmak üzere herkesten saklandım. Saara ile Ella ara sıra kapıma abanarak içeriyi dinlemiş ve iyi olup olmadığımı kontrol etmiş olsalar da aldırmadım. Gerçi yapmak aklıma gelmedi değil; kapıyı aniden açıversem, ikisi birden yüzüstü yere kapaklanırdı, orası kesin.

Ertesi gün ise hep sessizde bıraktığım telefonumun ışıl ışıl parlaması ve kararttığım odamı aydınlatması uyandırdı beni. Arayan Siiri diye biriydi; yeni öğrendiğim kadarıyla menajerim olduğunu söyledi. Meğer film yapım şirketi bana çeki düzen vermesi için görevlendirmiş kendisini. Telefonda beni esir alacak kadar eğlenceli biri. Bana seyahatten ne zaman döneceğimi sorarken abartılı bir heyecan içindeydi. O an kafama dank etti filmin büsbütün ciddiye bindiği. Bana, “Buralarda çok ünlüsün!” dediğinde inanasım –ve duyasım– gelmese de bundan fazlaca bahsetti. “Film vizyona girmeden filmin senaristi çok popüler oldu; röportajlarında Eeva ile seni okuyan kadınlar sıraya girdi, hayran mektupların masamda birikti. Bunlarla ne yapayım?” diye sorduğunda onu sonra arayacağımı söyleyerek geçiştirmekte buldum çareyi. Hâl böyle olunca röportajlarımda neler dediğimi analiz ederken sandalyeye yığdım kendimi. Sonuçta, yastaki bir kadının nesi diğer kadınlara çekici geliyor olabilirdi ki? Sevdiğini kaybettikten sonra yatağına hiçbir kadını almayacağını belirtmiş olan sadık bir âşık olması ve elde edilemeyecek kadar zor bir romantik olması mı? Sevdiğini ebediyen kaybetmiş olsa da kendini kaybetmişçesine hâlâ onu seviyor olması ve bundan asla vazgeçmeyecek olması mı? Yoksa uzun süreli ve güvenli ilişkilerin huzur dolu tek eşlilerine içten içe özlem duyuluyor olması mı?

Aynı gün öğlene doğru odamdan çıktığımda Saara ile koridorda karşılaşmamız tuhaf bir durum yaşamamıza sebep oldu. O samimi ve karşı konulmaz gülümsemesiyle, “Geçen gün baş başa kaldığımızda,” diye konuşmaya girdi. “Eeva’yı bana o kadar güzel anlattın ki, onun nasıl biri olduğunu çok merak ettiğim ama tek bir fotoğrafını bile görmediğim geliverdi aklıma. Eğer sakıncası yoksa onu görebilir miyim acaba?” diye sordu. Başımla evetleyip cebimden telefonumu çıkardım ve ekranda kayan fotoğraflarını onun yüzüne doğru tuttum. Seni görmesiyle birlikte beti benzi öyle bir attı ki, o anki şaşkınlığıyla telefonumu elimden kapıp yakından bakmadan edemedi, hem de gözüne sokar gibi. Seni inceledikçe inceledi. O hâlini tam da burnunun dibinden, gözlerimi kırpıştıracak kadar yadırgayarak izliyorken, “İyi misin? Ne oldu? Yoksa bizi yakıştıramadın mı?” diye sorduğumda nefes alıp vererek, yutkunup ederek güçlükle kendine geldi. “Ah, yok, iyiyim, sadece…” dedi zoraki bir tebessümle, “sen ve ben gerçekten birbirimize benziyormuşuz; zar zor beğeniyoruz. Bilirsin işte, azıyla yetinmiyor, azı olacağına yalnızlığı tercih ediyoruz. Görünen o ki, Eeva’ya ve Milena’ya bakılırsa standartlarımızın yüksek olduğu aşikâr; hem çekici ve merhametli hem de neşeli ve yetenekli kadınları seviyoruz,” diye eklediği gibi yanımdan uzaklaşıverdi. O dakikadan sonra Saara ile ikimizin iletişimi arasına nedeni belirsiz bir sınır çizildi; sanki artık bana temkinli yaklaşıyor gibi. Ayrıca, ne hikmetse bana karşı bakışları değişti; fark etmediğimi sandığı zamanlarda uzun uzadıya bana bakarak başka yerlere dalıp gidiyor gibi.

O günün devamında aynı evde oluşumuz sebebiyle Ella’ya salonda rastlayınca ondan daha fazla kaçamayacağımı anlayarak yenilgiyi kabul ettim ve yanına geçerek kanepeye serildim. Hazır beni yalnız yakalamışken, “Bak, benim tek gayem sana yardım etmek, o kadar,” diye başlayan tanrısal bir konuşmaya girdi. Ağzından çıkan her bir cümleyi hipnoz olmuşçasına dinleyecektim; ne araya girip lafını bölecek ne de lafı bitince yorumlarımı dile getirecektim. Nitekim o dakikalar, kader örgüsünün ciddiyetini kavrayacak kafada değildim; iki ay sonra teras güneşinde sarf edeceği başka laflar ile uyanmayı bekleyecektim.

“Her insan gelecekte neler yaşayacağını bilmek ister, ben de isterdim, ama diğer yandan hayatın sürprizlerini bozmayı pek eğlenceli bulmadığımdan buna sinir olabilirdim. Sana hikâyenin nerede başlayıp nerede biteceğini de söyleyemem, çünkü zamansal paradokslarda başlangıç olmadığı gibi bitiş diye bir şey de yoktur; kendi kuyruğunu yiyen yılandır; sen son diye yazarsın ama bir bakarsın ki asıl başlangıç orasıdır. Her şeyi başlatan ve bizi bu noktaya getiren bir senaryo muydu? Yoksa birbirine âşık iki kadının zorunlu ayrılığı ve ayrı olsalar da birbirleri arasında kutsallaşan o enerji mi? Kısa zaman önce bunlara kafa yorarken, zaten olmuş olan hataları düzeltip geçmişi ve geleceği değiştirme düşüncesinin yanlış olduğunu anladım. Geldiğim yerde birileri devrim yaptığı andan şu ana gelene kadar kader denilen şeyi bütünüyle kavradım. Kötüsünden iyisine değin başımıza gelenler –ve kuvvetle muhtemel henüz başımıza gelmemiş olanlar– hepimizi daha güçlü kılmak ve uyandırmak içindi; ne kadar parçalanırsan o kadar güçlenirsin çünkü. İşte bu yüzden kaderini sana anlatamam. Şayet, doğru veya yanlış şekilde yapman gerekenleri düzeltme niyetiyle yapmazsan; şayet, parçalanmaktan korkar ve kaçarsan, dönüşüm geçiremeyip güncellenemediğin yetmezmiş gibi birbirine bağlı olan zamansal ağı ve kadersel bağı bozarsın. Ne var ki tıpkı sonu gibi, başlangıcının nerede olduğu muamma olan o gelecek çok önceden değişti; böylelikle geçmiş de kendiliğinden ve yeniden bir örüntüye girdi; sadece, döngüdeki hikâyenin satır aralarına yeni detaylar eklendi; eklenmeye de devam ediyor. Yani, basitçe adına kader deyip geçtiğimiz aynı kurgu, şu an kendini daha güçlü bir biçimde yeniden var ediyor. Ama inan bana olacak olan zaten olacak ve seni bulacak olan aniden bulacak; demem o ki, gelecekte tanışacağın yeni insanlar bir şeylere aracılık edecek. Senin yapman gereken de, kendinden başka kimsenin sana ne dediğini dinlemeksizin ve tereddüt etmeksizin yalnızca içindeki sesi dinlemek ve varoluş amacını bulmak olacak, nitekim hep yaptığın buydu,” dediği an bir es verip gözlerini yana, yani bana kaydırdı. “Saara bu akşam için bir klasik müzik konserine prestij locasından hepimize bilet aldı, bebeğe ve bize kaliteli müzikler dinlettirmenin iyi geleceğini söylüyor, gideriz değil mi?” diye sordu.

Muhtemelen geceleyin film izlediğim sırada oda kapımın eşiğinde Saara ile fısıldaşmalarının ardındaki sır buydu. Kadersel bağlar, türevsel yansımalar ve büyülü senaryolar hakkında konuşmayı veyahut beynimi yormayı uzunca bir süre istemediğimden, “Elbette,” dememle birlikte günlerce sürecek olan etkinlik maratonumuz başlamış oldu.

O akşam hep birlikte dışarı çıktığımızda, konser salonuna yürüyerek giderken diğerlerinin sohbetinden koparak ve ağzımı ayırarak etrafı izlemeden edemedim. Nitekim büyülenmiştim; bir yandan teknolojik, diğer yandan ekolojik olan Feresa Salina’nın ne denli yuvamıza benzediğini yarım saatlik yürüyüşüm sırasında anca idrak edebilmiştim. Mis gibi kokan çiçekli ağaçlarla bezenmiş caddelerde yanımızdan geçen minik robotların ve şık insanların ahengine hayret ediyorken, son model motosikletlere ve otomobillere de imrenerek bakmadan yanlarından geçemedim. Bir yandan neonlu tabelalar hava balonlarının ucunda gökyüzünde süzülüyordu, diğer yandan yeşil bitkiler ve renkten renge çiçekler uçuk mavi bina gövdelerini süslüyordu, öte yandan ise âşık çiftler el ele ve gülüşe gülüşe kaldırımlarda yürüyordu. Elektronik müzik ile klasik müziğin uyum içindeki ilham veren senfonisi gibi. Sanki tıpatıp ikimizin şehri gibi; sanki geçmişte bizi görür gibi. Ah Eeva, başka şehirlerde başka insanların yanında sensiz yürüyorum şimdi ama yokluğuna rağmen adımlarıma güç veren seninle yürüyormuş gibi… Kendi şehrimizin neonlu caddelerinde gülüşerek yürüdüğümüz günleri sen de hatırladın değil mi? Senin yanında yürümeyi her şeyden çok özlüyorum tabii ki; sonra eve dönüp birlikte bir şeyler içmeyi ve bir şeyler hakkında dalga geçmeyi, ardından uyku basınca erkenden yatağa girmeyi… Şimdiki gerçek vaziyetimi gözden kaçırıyorsun oysaki. Seninle birlikte merhametsizce benden giden şefkatli dokunuşların gibi, bu rutinlerin de hayatımdan çıkıp gittiğini… Sensizken zaman, çoğu zaman bana ziyan ve yavan, her neredeysen oradan bak da gör beni.

Kalabalık bir aile gibi balkon koltuklarına harala gürele sıralandığımız o akşamki iki saatlik konserin ne kadar güzel olduğunu anlatmama gerek yok; piyano tuşları kalbime ağırlık basar gibi, kontrbas yayları zihnime kesik atar gibiydi. Büyük ihtimalle kaçırıp gidemediğimiz –ve gidemeyeceğimiz– onca konserdi bu hislerimin sebebi. Tam ortalarında oturduğum iki âşık çifte; solumdaki Ella ile Sónata’ya, sağımdaki Saara ile Milena’ya dönüp dönüp bakmıştım iki de bir; öyle fingirdek görünüyorlardı ki, koltuğumda sinerek oturmuş olan benimle ilgilenecek hâlleri yoktu. Akşamın devamında onları hangi sürprizin beklediğini o an bilmelerine de imkân yoktu. Ta ki gece yarısı eve döndüğümüzde Hilmar, Remek ve Selma’dan gelen ortak bir video konferans aramasıyla o sürprizi duyana dek. Duyunca da gözlerimiz dolacak kadar duygulanmıştık. Meğer üçü bir kafa kafaya vermiş ve kasabadaki o boş araziyi satın almış; malikânenin yerinde yeller estiği aynı yere küçük bir bungalov konduracaklarmış, böylelikle ne zaman isterlerse ailecek orada buluşacaklarmış. Nasıl da ince düşünceli insanlarmış! Direkt söylememişlerdi ama anladığım kadarıyla bu, Ella’nın yeniden aileye katılması şerefine kendilerine bir hediyeydi; hatta doğacak bebeğe ve Ella ile Saara’nın doğum gününe ortak bir hediye.

Onlar video konferansa devam ederken kusursuz aile tablosuna dâhil olup bozmak yerine, kitap okumak üzere odama çekilmiştim. Bir saat sonra Ella daldı odama; ben kitap okurken sessizce oturdu yatağımın kenarına. Onunla bebek mevzusu hakkında yalnızken hiç konuşmadığım, endişelerini hiç yoklamadığım aklıma gelince kitaptan kafamı kaldırdım. “Bebek için gerçekten ne hissediyorsun?” diye sormaktan kendimi alıkoyamadım. “Bilmem, bir tuhafım,” dedi, “halen daha kendimi bir anne olarak hayal edemiyorum; bebek nasıl tutulur onu bile bilmiyorum,” derken gülümseyip birden sustu; bakışlarını karşıki aynadan bana yansıtıp öyle devam etti: “Galiba yaşadığım hayat bana, başıma gelen ve gelecek hiçbir şeye şaşırmamı da öğretti; öğretiyor. Dilerim yenidoğan benden daha iyi biri olarak yetişir; neyse ki şimdiden aşırı sağlıklı bir interseks olduğunu biliyoruz; bu şanslı olacağına işaret. Sónata’ya bakarsan, o çok mutlu; bulutların üstünde bir kuş gibi. Evlilik girdabına kapılmaksızın aynı evde birlikte yaşama ve bebeği adada birlikte büyütme konusunda hemfikir olmamız ise ziyadesiyle rahatlattı içimi. Fenrir’i de yanımıza alacağız tabii ki. Annemleri anakarada olduğu gibi bırakmak ve düzenli olarak görüşmek en iyisi. İşim bile şimdiden hazır neyse ki. Her türlü habitata uyum sağlayabilen, sarhoş olamadığı ve uyuşturulamadığı kadar sıcak ve soğuğun hiçbir şekilde işlemediği, hasta dahi olmayan insanüstü bir varlık olduğumdan, tüm özelliklerimi sadece canlıların iyiliği yönünde kullanacağım. Buzul denizdeki balinaların bakımı ile insanların asla gidemediği aşırı soğuk bölgelerdeki diğer hayvanların sıhhati konusunda Sónata’ya yardım edeceğim. Çok şanslıyım; en şefkatli veterinerin yardımcısı olacağım. Amma velakin öncelikle senin Netta seyahatine bir süre eşlik etmek var planlarımız dâhilinde, evine sağ salim döndüğünü görmeliyim nihayetinde. Elbette bu evrende kalmama izin verildiği müddetçe,” der demez öyle bir iç çekti ki suskunlukta boğuldu. Bu dediğiyle ben de susmuştum; gık diyemeyecek kadar yorumsuzken anca yutkunup durdum.

O uzun sessizlik anında karşımdaki aynaya bakarken ne kadar daldığımı fark etmeyecek bir hâldeydim; aynayı ne kadar parçalar ve etrafıma dağıtırsan o kadar çok açıdan kendime bakabileceğimi düşünüyordum ki, aklımdan geçenleri art arda sesli söyleyiverdim. “Oysaki bana önceden dediklerinle çelişiyorsun. Burada nefes aldığın her saniye aslında farkında olmadan bir paradoks yaratmıyor musun? Sónata’nın, senin gelecekten gelmiş olan varoluşun ile hamile kalıp geçmiş zaman çizgisinde senin –plan dâhilinde olmayan– bebeğini doğuracak olması dallanan evren hipotezini de doğurmuş olmuyor mu? Yani bu değişken, aslında önceden hiç var olmamış yepyeni bir paralel evreni yaratmış olmuyor mu? Sence de büyük bir paradoksa işaret değil mi bu?”

Bakışlarını yıldırım gibi yüzüme çevirmesinden anladığım kadarıyla bu dediğim onu bir hayli korkutmuştu; buz kesen gözlerinden okunabiliyordu. “Bunlar üzerine sakın ola fazlaca düşünüp çözümlemeye çalışma Veera, aksi takdirde çıldırmanın eşiğine gelirsin! Issız bir adada kimseye zararım dokunmadan, eski hatalarımı telafi ederek yaşamaya çalışıp vukuatsız bir gelecek rotası çizeceğim; can almak yerine can vereceğim, hepsi bu,” demekle yetinince beni de susturdu.

Derken beş dakika sonra, o sıkıntılı sohbetin ardından nasıl aklına geldiyse konuyu bana çekmesi ani oldu; beni yadırgayan bakışlar atıp, “Hazır gelmişken sorayım,” dedi kaşlarını çatarak. “Sen niye yazmıyorsun bakayım?” Beklemediğim bu soruya karşılık derin bir iç çektikten, dahası ofladıktan sonra, “Yazma işi hiç de göründüğü gibi değil, çok meşakkatli. Ayrıca asla okumayacak birine yazıyorum zaten, pek bir önemi yok,” diye cevap vermemle azarı yemem gecikmedi. “Of Veera, of!” diye başlayıverdi. “Çocukluğumda kalan Saara, o acımasız dünyada ne zaman inancını kaybetse hep aynı motivasyon sözünü mırıldanırdı: Yazacaklarını hiç kimsenin okumayacağını düşünüyor olsan da, kimin okuyup okumayacağını hiç bilemezsin; dolayısıyla yazmaya devam etsen iyi edersin!” dedi ve masanın üzerinde duran defter ve kalemi kucağıma bıraktığı gibi odadan çıkıp gitti. Hiç şüphesiz bu, uzun zamandan sonra sana yeniden yazmam için bir işaretti. Böylece mektubum için notlar alarak gecenin üçünü ederken buldum kendimi; ertesi sabah da kalem, defter ve yanıma boylu boyunca serilmiş olan Fenrir ile buldum iki büklüm bedenimi. Uzunca esnedikten sonra Saara’dan ödünç aldığım mitoloji kitaplarına göz ucuyla bakarak, “Dayın hakkında ileri geri konuşmuşlar Fenrir,” diye fısıldadım ona, başını sağa sola yatırarak anlamaya çalıştı beni. “Eh ama kıyameti getirdiği söyleniyor,” dediğim anda ise öyle komik davrandı ki, önce yüzüme pufladı sonra söylene söylene yataktan kaçıverdi. Eğlenceli bir güne uyandığım daha ilk dakikalarında gülüyor olmamdan belliydi.

Demiştim ya hani, etkinlik maratonu diye. O günü izleyen sonraki günler hızlıca geçiverdi hâliyle. Öyle eğlenerek ama bir o kadar da yorularak eve dönüyordum ki, yatağa girer girmez nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum bile. Nitekim bu kısımda yaşananlar nispeten şairane… Ella, Sónata ve ben, ta şehir merkezindeki görkemli gece kulüplerine gidiyorduk her gece. Saara ile Milena yoğun iş rutinlerini bozamadığından katılamıyordu bize. Bence, evde bizim olmadığımız saatlerde olabildiğince sevişiyorlardı fırsattan istifade; eve döndüğümüzde gözümüzden kaçmayacak kadar dikkat çeken o –dudaklarını ısırdıkları– alev almış ifadeler vardı hep yüzlerinde. Ella ile Sónata ise –Sónata’nın karnı büyümeden önce– neonlu pistler ortasında dans ediyorlardı ha bire, dünyanın derdini unutmuş gibi birbirleriyle sevişircesine. Ben de bir köşede oturup sakince içkimi içerken zorla pistlere sürükleniyordum ikisi birden çekiştirince. O günlerin arasına, nisan sonunda –Ella, Saara ve benim– doğum günü partimizi bile sıkıştırıverdik; biri çikolatalı, diğeri vişneli, öteki çilekli olmak üzere üç tane pasta aldık kendimize. Mayıs ortasında Sónata’nın karnı iyice büyüyünce, daha durağan etkinliklere gider olmuştuk; bilim fuarlarına, sinemalara, sergilere… Hatta o günlerden birinde olanı hiç es geçemem; bebek ilk şiddetli tekmesini attığında bile, üçümüz bir aradaydık yine. Gençleşme kapsülünün ilk kez gösterildiği bilim fuarındayken bir bankta oturuyor ve nefesleniyorduk ki, ikimizin elini tuttuğu gibi karnına koymasıyla o minicik ayakları hissettiğimiz saniye, salt tebessümlerle baktıkça baktık birbirimize.

Derken; her şey beklenenden güzel gidiyorken, düşüncelerimizden ötelediğimiz ikilinin gölgesi mayıs sonundaki geceye düşüverdi. O gece yarısı olacaklardan henüz habersizken, iyi bir film izledikten sonra sinemadan çıkmış banliyö yolunda eve doğru yürüyorduk. Cılız neon lambalarla aydınlatılmış depoların sıralandığı ıssız bir caddede yan yana ilerlediğimiz dakikalardı. Ella’nın, geldiği yer ve zaman dilimindeki filmlerin eskiden ne denli heteroseksist ve basmakalıp erkek kahraman yüceltmesi olduğunu eleştirmesi ama buradaki filmlerin tam tersi olduğunu belirtmesi ardından, evrimden önceki zamanlarda olsak ondan ateşli bir feminist olacağı kanısına vardıktan hemen sonra, ben Sónata’ya takılıyor, “Ostara’sın işte, kabul et artık,” diyordum. O da gözlerini deviriyor, analizimi çürütmek adına ne gerekiyorsa söylüyordu. “Ah Veera, yorma beni artık! Değil etrafımda tavşanların olması, kelebeklerin bile uçuşmadığı buzdan bir adada yaşıyorum ben, kadının doğasına aykırı bir kere, benimle ne ilgisi var? Şefkatli bir kızılın teki olup enteresan bir şekilde hamile kaldım diye Ostara olacak değilim ya!” diyor, konuşuyor da konuşuyordu. Bizim bu çekişmemizi keyifle seyreden Ella tam kahkahayı basıyordu ki, ta önümüzde bir sokak arasında ultraviyole gibi morumsu ışıkların parlayıp söndüğünü görmemiz, hem susturdu hem de olduğumuz yerde durdurdu bizi. Evrendeki tüm sesler de bizimle birlikte aniden susmuş gibiydi; rüzgâr esmiyor, sinek vızıldamıyor, yaprak kımıldamıyordu sanki. Az ötemizdeki o karanlık sokakta ne olduğunu göremesek de ne anlama geldiğini biliyor olmamız, bilhassa Sónata ile benim tüylerimizi diken diken etmeye yetmişti. Aynı zamanda ikimizin ortak ifadesinden görülüyordu ki, birileri tarafından gözetlendiğimize dair bir his kaplamıştı içimizi. Aynı hisleri daha önce tecrübe ettiğimden olsa gerek, gayet iyi biliyordum kimlerin bizi izlediğini. Anlaşılıyordu ki onlar gelmişlerdi; ama bu sefer ne yazık ki, Ella için gelmişlerdi. Hâlbuki Ella, onların gelişini elleri belinde gözleri tetikte bekleyecek kadar keskindi; zemine diklemesine saplanmış bir bıçak gibi. İlaveten, Sónata ile bana kıyasla öyle serinkanlıydı ki, krizi kontrol altına alacak kadar kendi derdini bir kenara itmişti; sakinleştirmeye çalışıyordu ikimizi. “Sorun yok, eninde sonunda geleceklerdi, beni kaçıracak hâlleri yok ya!” diyordu.

İşte tam bu esnada karanlıktan çıkmaları ile kendilerini ayan beyan bize göstermeleri bir oldu. İkisi de önceden bildiğim gibi; hayranlık uyandıracak kadar gösterişli ve sırım gibi; siyah kapüşonlu üniformaları içinde biri gümüş diğeri altın maskeli… Hemen önlerindeki masmavi ışıklar yayan sokak lambasının altında durarak ve yalnızca Ella’ya bakarak dikilip beklemelerinden belli; yanlarına onun gelmesini istedikleri çok netti. Neyse ki kibar bir baş hareketiyle selam verdiler, tıpkı daha ileri bir uygarlığın iki timsali gibi. Böylelikle Ella tereddüt dahi etmedi. “Pekâlâ o hâlde, siz burada bekleyin, benim onlarla yalnız konuşmam gerekiyor, hâlden anlamayacak kişiler değiller nasılsa,” demesiyle hareketlendi ve o yöne doğru gitti. Ben ve Sónata ise olacakları merak ederken anca geriden içler çekerek ve titreyerek izliyorduk bu gidişi. Onu arkasından seyretmekle yetiniyorduk; sanki göreceğimiz son şey –loş ışıkta görebildiğimiz iki şey olan– gri saçları ve mavi kot ceketiymişçesine bakıyorduk endamını ezberler gibi. Hiç kuşkusuz ikimiz de, güya bize ait olmadığı sanılan bu zaman yolcusu için, “onu bizden öylece koparıp alamazlar, öyle değil mi?” dercesine ikna etmeye uğraşıyorduk kendimizi.

İkisinin tam karşısına vardığında, aralarında bir metre mesafe kala durdu Ella; sırtı bize yüzü ikisine dönük duruşuyla konuşmaya başladı. Eğile eğile kulak kabartsak da sesleri bize gelmiyordu. Eliyle Sónata’yı işaret ede ede bir şeyler diyorken belli ki hamile olduğunu söylüyordu; zira başını hafifçe sola eğen altın maskeli Freya, ta oradan Sónata’nın karnına bakışlar atıp duruyordu. Odak noktasındaki Sónata ise o an büsbütün ürperdiğinden sol elimi kavradı; âdeta benden güç almak isteyerek sıkıca tutuyor, bırakmıyordu. Lofn’un da beni süzüp ettiği, suretini gümüş bir maskenin ardına gizlenmiş olmasına rağmen vücut dilinden anlaşılabiliyordu. Uzun sürmeyen, on dakikalık bir konuşma ardından, Ella’nın yüzünü bize dönmesi ve yanımıza doğru yürümesi ile diğer ikisinin karanlığa karışması ve aynı sokakta kaybolması bir oldu.

Yanımıza gelince “ne oldu?” diye sorarcasına bakıyorduk yüzüne. “Zaman kazandım,” dedi, “Beklenmeyen gelişmeler olduğunu söyledim ve olanları daha uygun bir yerde konuşmak için buluşmayı ileri bir tarihe ertelemelerini istedim. Hiçbir tepki vermeden yahut soru yöneltmeden kabul ettiler, ağustosun ilk haftası görüşelim öyleyse deyip, buradan çok uzakta, öteki güllerin yetiştiği ıssız ormanın derinliğinde yükselen viran bir kuleyi buluşma noktası olarak belirlediler ve koordinatları verdiler. Sorun yok işte; demiştim ya size.”

Bu habere, yumruğunu havada sallayan yaygaracı bir çocuk gibi karşılık verdim; her ne hikmetse umut doluydu içim. İkisinin karşısına coşkuyla dikilerek, “Bu demek oluyor ki çok yakında arabaya doluşup yollara düşeceğiz dördümüz,” der demez şapşal gibi duraksayıverdim; başımı iki yana sallayarak, “Yani, beşimiz… Siz bebekle üç ediyorsunuz, bir de Fenrir ve ben!” diye eklememle önce birbirlerine sarıldılar, sonra bana. Sarıldığımız o dakikalara Sónata’nın eklediği bir cümle ise üçümüzü birden kahkahalara boğmuştu, hem de uzun uzadıya. Ella ile ben bilhassa, onun her durumda neşesini koruyor olmasına bayılıyoruz galiba. “Bu demek oluyor ki,” dedi, “gidişata bakılırsa yolda, hatta arabada erkenden doğuracağım kesin! Ki zaten biraz daha kalsalardı az kalsın doğuracaktım; havada sallaya sallaya onlara gösterecektim!”

Orada yaşananları ne Saara’ya ne de Milena’ya anlatacaktık; endişelenmesinler diye planlanan yolculuğun amacını da onlardan saklayacaktık. Kaldı ki zaten ikisiyle vakit geçirmek için bir ayımız vardı daha; temmuzda yola çıkacak ve tekrardan doğanın yüreğine akacaktık.

Biraz olsun aklımızı toparladığımız iki gün sonra, aylar öncesinde olduğu gibi Ella’nın aklının merkezindeki yine Veera’nın akıbeti oldu. İşte, belki de söylememesi gereken lafların duygusallaşınca ağzından kaçıverdiği ve gelecekten haberler verdiği gündü bu. Ayrıca benim için büyük bir dönüm noktası olarak hayatımı ikiye ayıran, berrak bir uyanış yaşadığım o gün olmuştu. Tüm bunlara neden olan radyoda çalıveren çok eski bir şarkıydı; aslında şarkıyı söyleyen ünlü bir sanatçı…

Yaz güneşi şifalanma terasına vurduğu öğle vakitlerinde şemsiye altındaki şezlonglardan, kuşların uçuştuğu sema manzarasını seyrettiğimiz o saatlerdi. Sónata aşağıda hamilelik uykusunda, Fenrir onun başında, Milena yaz okulunda, Saara dernek toplantısında, Robot Ava zaten uzun süredir uyku modunda olduğundan, meydanlar Ella ile bana kalmış gibiydi. İkimizin de güneş gözlükleri gözünde; terasta baş başa ve dip dibe, âdeta boylu boyunca seriliyorduk. Bir yandan radyodan şarkılar dinliyor, öbür yandan sopsoğuk biralar içiyor, tepeleme kızarmış patatesler tıkınıyorduk. O şarkı çıkınca, “Böylesi bir efsanenin erkenden ölmüş olması ne yazık!” diye mırıldandığı an hayret ifadesiyle kafamı ona çevirdim. “Hayır, ölmedi, neden ölsün, hâlâ burada,” dedim, “Netta’da sevgilisi ile yaşıyor, yeni şarkılar falan yapıyor,” diye de ekledim. Gözlüklerini çıkarıp afallamış bakışlarını solundaki bana dikerek bir süre düşünmesi ardından, “Ama benim büyüdüğüm yerde AIDS’ten ölmüştü,” diye karşılık verirken büyük bir çelişki içindeydi anlaşılan.

“AIDS mi?” diyerek bir kez daha hayret ettim. “İlk geldiğinde anlattım ya sana, AIDS’i çok uzun zaman önce yok ettik biz, dolayısıyla burada ölmedi. Ayrıca Eeva AIDS’ten ölmüş insanlara çok üzülürdü; kafayı bu hastalığın tarihine takmıştı bir ara, belgesel izleyip izleyip ağlar, tarih olmuş insan hikâyelerini anlatırdı bana.”

Serildiği yerden huzursuzca doğruldu. “Ama benim büyüdüğüm yerde tarih değil, gündemdi; insanlar ölmeye devam etti, ta ki…” dedi ve sesi çatallaşıp kısılınca sustu; bir yandan ağlayacakmış gibi elleriyle yüzünü ovuşturdu, diğer yandan ise iki söz daha etsem harlayıp gürleyecekmiş gibi sinirli görünüyordu. Herhalde kayıtsız kalamadığı o andı bu. “Beni sallamadığın o konuşmam vardı ya hani, senin geleceğine dair…” dedi, hem de işaret parmağını bana doğru sallayarak. “Her ne kadar bu ayrıntıları unutacak olsan da, yeter ki çocuksu triplerini bir kenara bırak diye, yeter ki beni ciddiye al diye sana son olarak şunu söylemiş olayım. Sen Veera, gelecekte bir gün Eeva’yı bulma amacıyla bir yolculuğa çıkacaksın, ancak ne var ki aşk uğrunda bir yolculuk ettiğini zannederken aslında koca bir dünyanın umudu olacaksın. Sen Veera, hastalıktan ölmek üzere olan dünya kadar AIDS’li insanın kurtarılmasına aracılık edeceksin ve neyi nasıl yapacağına da kendi başına karar vereceksin. İşte bunlar ve diğer tüm olacaklar için Eeva’ya olan aşkın ve senaryon ziyadesiyle önemli. Neden evrende milyarlarca insan dururken bir tek senin hayat sigortanım sanıyorsun? Anlamıyor musun, olay sadece Eeva ile sen değil; olay, evrenin bir yerlerinde kurtarılmayı bekleyenlerin devrimine vesile olacak olman… Eğer ki bu dediklerimi dalgaya alırsan, eğer ki bana bu konuda tek bir soru sorarsan, aklın başına gelene kadar seni öyle bir hırpalarım ki, işte bunu ömrü hayatında bir daha asla unutamazsın!”

Başımı aşağı yukarı hızlıca sallayarak yalnızca, “Tamam,” dedim ona; ama beni hırpalayacak oluşuna korktuğumdan değil, o an uyanmış olduğumdan dolayı öyle dedim. İyi niyetiyle bana fırça attığını biliyordum; çünkü anlamıştım bunca yükü içinde taşırken insanlığın kaderi uğrunda susmak zorunda olan ulvi bir yoldaş olduğunu. Benim de, kendisininkine benzeyen zorlu bir yolculuğa çıkacak diğer kişi olduğumu; göğüs kafesime dolan taşların ağırlığına rağmen ilerlemek zorunda olduğumu… Gelgelelim şu ankinde yaşadığım ve sayamadığım onca olağanüstü olay düşünülürse; hatta Lofn veya Ella veyahut Saara gibi parçalanmış yansımalarımın ve diğer Veera gibi türevsel olanların bana yaşattığı çeşit çeşit dejavular düşünülürse… Keza Freya, Sónata ve Milena’ya ne zaman baksam senin yansımalarını gördüğüm düşünülürse… O an orada, şezlongda serilip kalakaldığım, aşağıdan yukarı doğru yükselip derinleşen bir film sahnesinin tam ortasındayken, dalından kopan bir sakura çiçeği rüzgârda savrularak önümden geçerken ve bakışlarımı semaya doğru kaydırarak aslında orada uçan kuşların gözünden kendime bakarken, kendimle ilgili gerçekleri galiba çok çabuk sindirmiş, kolay kabullenmiştim. Tıpkı Sónata’nın –Ostara oluşu hariç– her şeyi kolayca kabullenmesinde olduğu gibi. Seninle birbirimize verdiğimiz sözler gereği; beni orada bir yerde, ta gelecekte bekleyen kaderimde nasılsa her daim seni arayan ve arayacak olan bir seyyah olacaktım; nitekim önceden belirlenen geleceğimin bu doğrultuda ilerleyecek olmasına elbette şaşıracak değildim. Kaderim buydu benim; hem dejavularımda kanlar içinde zeminde uzandığını gördüğüm diğer evrendeki kendim olarak seni bulmak hem de buradaki kendim olarak seni bulmak; ama öyle ama böyle her parçamla seni bulmak… Hâl böyle olunca tekâmül geçirip bilgeleşecek kadar idrak ediverdim, tıpkı dingin bir savaşçı gibi işaretler gelene kadar isyan etmeden beklemede kalmam gerektiğini… Her ne kadar bu kısımları unutacak olsam da, Kâhin’in dediği gibi en azından hâlâ hatırlarken buraya yazmam gerektiğini; en azından asla unutulmayacak olarak hafızamda yer eden sana anlatmam gerektiğini. Kim bilir, okuma ihtimalin vardır belki; tıpkı Ella’nın ima ettiği gibi, eğer yazmazsam şimdi, kaderinde hep ben olan gerçeğini, gelecekte bir gün nasıl okuyabilirsin ki?

(Bu sezonun final bölümü ağustos 2022’de; ikinci sezon ise bir veya iki yıl sonra…)

(Bu hikâye dizisi, roman kahramanı Veera’nın, çıktığı uzun seyahat süresince sevgilisi Eeva’ya yazdığı mektuplardan oluşmaktadır ve Diğer Evrenin Senaristi romanı yan hikâyesidir; ayrıca bu romanın devamı olan Diğer Evrendeki Kadın ve Parçalanmış Yansımalar romanlarına, hatta bilhassa Kadınların Öldüğü Yer romanına göndermeler, detaylar ve açıklamalar barındırmaktadır.)

Şeyda AYDIN, Diğer Evrenin Senaristi, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2018 Aralık – 2.Baskı, 2021 Mart
Şeyda AYDIN, Diğer Evrendeki Kadın, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Şubat
Şeyda AYDIN, Parçalanmış Yansımalar, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Eylül – 2.Baskı, 2021 Ağustos
Şeyda AYDIN, Kadınların Öldüğü Yer, Tilki Kitap Yayınevi, 1.Baskı, 2020 Kasım

Görsel Künye: Şeyda Aydın (Fotoğraf Kolajı ve Penrose Üçgeni Tasarımıdır)

ŞEYDA AYDIN ya da yurt dışında bilinen adıyla Sheida Aiden, 1981 İzmir doğumlu yazardır ve Dokuz Eylül Üniversitesi mezunudur. Aynı zamanda Türkiye'nin ilk Siberpunk/Solarpunk Queer yani Kuir Bilim-Kurgu romanlarının/hikâyelerinin yazarıdır. Queer Aşk, Ütopya, Distopya ve Paralel Evrenleri esas alan ve yayınlanmış olan eserleri sırasıyla şöyledir: “Diğer Evrenin Senaristi”, “Diğer Evrendeki Kadın”, “Parçalanmış Yansımalar” ve bir spin-off özelliği taşıyan "Kadınların Öldüğü Yer" Nisan 2021'den itibaren SANAT OKUR platformunda yayınlanan ve başka bir spin-off olan "Veera'nın Seyahatnamesi" adlı edebiyat/hikaye dizisini ayda bir bölüm olmak üzere yazmakta/okurlarla buluşturmaktadır. İsim benzerleri ile karıştırılmadan güncel bilgiler almak için resmi internet sitesine seydaaydin.net adresinden erişebilirsiniz. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.