2383 Yapım ve Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun iş birliğiyle hayat bulan “Bekleyen Dargın Anılar” oyunu, “görülme” arzusuyla geçen koca bir ömrün ardından, kırklı yaşlarına merdiven dayamış Terzi Yadigâr’ın sıradan ama sarsıcı hayat hikâyesine davet ediyor bizi.
Talin Azak’ın öyküsünden, Ahmet Sami Özbudak’ın rejisiyle sahneye taşınan bu tek kişilik dev kadro oyunun kahramanı ise maharetli oyuncu Pınar Yıldırım.
Ahmet Sami’nin oyuncuyu öne çıkaran ve parlatan tarzı, karakterden karaktere geçen, hepsinin de hakkını veren Pınar Yıldırım ile tam bir uyum yakalamış.
Cihan Aşar’ın dekorundaki cansız mankenler ve Cengiz Samsun’un kuklalarıyla birlikte, bir terzihaneden koca bir mahalleye taşan, sade ve etkili bu atmosfer, Yasin Gültepe’nin ışıklarıyla da Yadigâr’ın zihnindeki dargın anıların yuvasına dönüşüyor.
Yadigâr, sevgisizliğin hüküm sürdüğü bir evde yetişmiş, annesi tarafından bile, bir kumaş parçası gibi “teyellenip kenara atılmış” hissettirilen, kalbi kırık bir anlatıcı. Onun dünyasında sevgi, karşılıklı yaşanan bir duygu yerine, başkalarının mutluluğunu bir vitrin camının arkasından izlemek gibi tek taraflı. Yine de Yadigâr, en derin yaralarını, kahkahayla sağaltan, seyirciyi de bu içten yüzleşmeye ortak edebilen güçlü bir karakter.
Onun terzihanesinde canlanan her anı; çocukluk aşkının hayal kırıklığı, yalnızlık ve hep başkasının sevdasını izlemekle örülü bir hayatın dikiş izlerini taşıyor. Kendi hayatının başrolü olmayı beklerken, hep figüran kalan bir kadının, kendi varlığını keşfetme yolculuğu/sancısı… Suçun ve yoksulluğun kol gezdiği bir mahallede yetişmiş, severek ayakta kalmaya çalışmış bu kadın; sevdiği kadar sevilmek isteyen, herkesin hikâyesini anlatıyor…

Çocukluk, Sevgi Sanılan Tutunmalar ve Kendine Dönüş
Çocukluk, insanın anavatanıdır; eğer bir çocuk, o vatanda bir yabancı gibi karşılanırsa, hayat boyu elinde yanlış haritalarla doğru adresleri arayıp durabilir. Ailesi tarafından “görülmemiş” çocuğun, yetişkinlik yolculuğu, genellikle başkalarının kalplerinde mülteci olma çabasıyla başlar.
Aile evinde yankılanamayan ses, dışarıda duyulabilmek için her türlü gürültüye razı olur. Sevgisiz bir ortamda büyüyen çocuk için, sevgi tanıdık ve paylaşılan bir duygu yerine, ihtiyaç duyulan bir kurtuluş halini alabilir. Bu açlık, seçiciliği yok eder. Şefkatten yoksun büyüyen çocuk, yetişkinliğinde karşısına çıkan ilk sıcaklığa, “yuva” muamelesi yapma riskini cebinde taşır.
Üstelik bir de âşinalık tuzağı hazırolda bekler; insan zihni, acı verici de olsa, tanıdık olanı seçmeye meyillidir. Örneğin, babasından ilgi görmemiş bir kız çocuğunun, ileride kendisine mesafeli ve soğuk davranan birine tutunması, tesadüf değildir; çocukluktaki, o kazanılamamış savaşı yetişkinlikte alt edebilme umududur.
Ailesinden onay alamamış birey, kendisini ancak bir başkasının gözünden gördüğünde var olduğuna inanır. Bu durum, bağımlılığı, bağlılık sanma yanılgısını doğurur, kendisine değer vermeyen birine, “belki değişir, belki bu sefer sevilirim,” umuduyla tutunur. Aslında tutunulan o kişi değil, o kişinin üzerinden ulaşılabilir sanılan, “değerlilik” hissidir. Ancak bu yanlış durakta beklenen araç, insanı asla evine götüremeyecektir.
Yadigâr’ın hikâyesinde olduğu gibi, 40’lı yaşlar ya da hayatın ilerleyen evreleri, insanın başkaları için yanmaktan yorulup, kendi sönmüş ateşini üflemeye başladığı bir dönemeçtir. Bu farkındalık önce yasla başlar; hiç sevilmemiş o çocuk ve eksik kalan o anne/baba şefkati için yas tutulur… Ardından, başkalarının üzerimize diktiği, o yetersiz/değersiz etiketleri tek tek sökülür. Hayatın anlamının seçilmek değil, kendini seçmek olduğunu fark eden insan, kendine verilmeyen o sevgiyi nihayet kendi kendine vermeye başlar…
Bir ağaç düşünün. Fırtınalı bir bölgede büyümüş, gövdesi eğri büğrü bir ağaç. Bu durum, onun yine de meyve vermesine engel olabilir mi? Ailesi tarafından kenara atılmış hissetmek de, bir insanın kaderi değil, sadece başlangıç hikâyesi olabilir. Olgunlaşan insan, “Beni sevmediler!” isyanının ağırlığından kurtulup, “Ben kendimi nasıl sevebilirim?” sorusunun hafifliğine geçer. Bu farkındalık hangi yaşta gelirse gelsin, o an insanın asıl doğum günüdür!
Yadigâr’ı bağrına basmak ve bu dokunaklı dönüşüme ortak olmak isteyenler için, “Bekleyen Dargın Anılar” oyunu, sanatçı Cahide Erel imzalı büyüleyici mekân, Balat Perispri’de seyirciyle buluşmaya devam ediyor…
Künye
Yazan/Yöneten: Ahmet Sami Özbudak
Öykü: Talin Azak
Oynayan: Pınar Yıldırım
Yapımcı: Murat Temel
Yapım: 2383 Yapım / Kadıköy Emek Tiyatrosu
Dramaturg: Sinem Öztürk
Yardımcı Yönetmen: Onur Erdemir
Dekor Tasarım: Cihan Aşar
Kukla Tasarım: Cengiz Samsun
Hareket Tasarımı: Ekin Bernay
Işık Tasarımı: Yasin Gültepe
Yapım Koordinatörü: Hatice Ataş
Yapım Asistanı: Doğa Özsöz
Reji Asistanı: Emirhan Uzun
