Bir Eşik Olarak Pera: Adahan’ın Koridorlarında Kendilik Arayışı

Bu Ben miyim?, DeCamondo
Bu Ben miyim?, DeCamondo

Uçaktan indiğimde yıllardır evde babaannemin anlattığı İstanbul’un o tanıdık, ağır ve baharatlı havası ciğerlerime çektim. Yıllardır Barselona’nın düzenli caddelerinde, Ladino dilinin artık sadece büyükannemin dualarında yaşadığı o steril dünyada biriktirdiğim “benlik”, Galata’nın yokuşlarından yukarı tırmanırken sarsılmaya başladı. Ailem bu şehri terk edeli çok olmuştu, ama kökler denilen o görünmez ağlar, beni Adahan DeCamondo Pera’nın yüksek tavanlı, yaşanmışlık kokan kapısına kadar getirdi.

Otele giriş yaptığımda, sadece bir odaya değil, bir hafıza katmanına adım attığımı hissettim. DeCamondo ailesinin bu binaya bıraktığı iz, benim kendi ailemin bu topraklardaki gölge izleriyle birleşiyordu. Eşyalarımı bırakıp lobiden bar kısmına geçmek istediğimde masadaki dağınık kağıtların üstünde yazan ifade beni durdurdu:  “Bu Ben Miyim?”. Bu soru, bir sergi isminden ziyade, pasaportumdaki ismime, aynadaki yüzüme ve içimdeki o bitmek bilmeyen “nerelisin?” sorusuna bir yanıt arayışı gibiydi. Hayat tesadüfleri seviyor olmalı…

Bu Ben miyim?: Kimliğin Kırılgan Yüzleri Adahan DeCamondo’da
Bu Ben miyim?: Kimliğin Kırılgan Yüzleri Adahan DeCamondo’da

İlk Karşılaşma: Parçalanmış Hafıza 

Kimlik, giydiğimiz bir kıyafet ya da pasaportumuzdaki bir mühür değil; her an yeniden kurulan, akışkan bir gerçeklik. Sergi metnindeki şu vurgu, zihnimdeki karmaşayı kelimelere döküyor: “Kimliğin sabit bir bütün değil, bakış, hafıza ve algı aracılığıyla sürekli yeniden kurulan bir oluş hali olduğu; onu akışkan, çoğul ve dönüşen bir süreç olarak ele almak gerekir.”

Sergi alanına geçtiğimde, portre sanatına dair o alışıldık, statik anlayışın çok uzağında bir duyguyla sarmalandım.  Çünkü, geleneksel sanat tarihi, portreyi genellikle bir anın dondurulması, öznenin kimliğinin bir tuval üzerinde ebediyen sabitlenmesi olarak görür. Beni ilk karşılayan İsmet Doğan’ın portre anlayışı, tam da benim şu an hissettiğim o “parçalanmışlık” haliyle örtüşüyor. Doğan’ın eserlerindeki o kolaj yapısı, üzerine iliştirilmiş harfler ve kelimeler, bana Ladino ile Türkçe, İspanyolca ile Fransızca arasında sıkışmış kimliğimi hatırlattı. Doğan’ın portrelerindeki yüzler, sanki birer arkeolojik kazı alanı gibi. Üst üste binmiş imgeler, kimliğin tek bir kareye sığamayacağını haykırıyor. Bir portrenin üzerine kazınmış bir yazıya veya aynaya bakarken, dedemin eski mektuplarındaki o hem tanıdık hem yabancı dili düşündüm. Doğan, yüzü sabitlemek yerine onu bir metin gibi yeniden yazıyor. “Ben,” diyordum içimden, “bu parçaların hangisiyim? Giden miyim, kalan mıyım, yoksa bu iki uç arasındaki o görünmez boşluk mu?” Çünkü eserlerdeki figürlerin yüzüne kondurulan aynada hem kendimi ve oteli hem de evde anlatılan geçmişi görüyordum. Otellerin insanı yalnızlaştıran deneyimlerin aksine çok kalabalık ayrıca da unutulmuş insanlarımı da şehrin sokaklarından, zihnimden çıkıp DeCamondo Pera’nın lobisine doldurdum.

Lobi köşeli bir “C” harfi gibi planlanmış. Her seferinde iki oda arasında lobiye uğramam gerekiyor. Babaannemin evlenmeden önce anlattığı avlulu bir ev tasarımı gibi her oda lobiye açılıyordu. Bir sonraki odada Kübra Ayyıldız’ın portreleriyle karşılaştım. Ayyıldız’ın figürleri, çevresiyle kurduğu o organik bağla beni çocukluğumun Büyükada hatıralarına götürdü. Kimlik burada sadece bir yüz değil, içinde nefes aldığımız habitatın bir parçası gibi duruyor. Figürlerin bakışlarındaki o hüzünlü ama kararlı duruş, Pera’nın dar sokaklarından sızan ışıkla birleşiyordu. Kendi yansımamı bir an için tablonun camında gördüm; Adahan’ın taş duvarları ile Ayyıldız’ın fırça darbeleri birbirine karışmıştı. 

Hemen yanında Muhammet Ali Yaman’ın eserleri yer alıyor. Yaman’ın portrelerindeki teknik derinlik ve ışık kullanımı, bir tür içsel yolculuğun anatomisini çıkarıyor gibi. Gölgelerin arasından beliren o yüzler, bana ailemin bu şehirden ayrılırken geride bıraktığı o belirsiz duyguyu anımsattı. Yaman’ın figürlerinde, bir başkasının yüzüne bakarken aslında kendi karanlığımıza baktığımızı hissettiren bir güç var. “Bu Ben Miyim?” sorusu, Yaman’ın ışık-gölge oyunlarında yanıtını bulmak yerine, sorunun kendisini daha da derinleştiriyor.

Notlar almak için ebru desenli defterimi açtım: Portreler, tarih boyunca birer belge niteliği taşıyor ve toplumsal belleğin oluşmasına katkı sağlıyor. Modern sanatta portre, sadece “benzerlik” peşinde koşmak yerine; insanın korkularını, heyecanlarını ve varoluşsal sancılarını dışa vuran bir araç. Görsel sanatların en eski tanıklarından biri olan portreler, günümüzde geleneksel tekniklerden dijital sanata ve “selfie” kültürüne kadar evrilerek insanı merkeze almaya devam ediyor.

Serginin ilerleyen kısımlarında Öner Başkan’ın eserleri beni daha toplumsal bir sorgulamaya itti. Başkan’ın portreleri, kimliğin sadece içsel bir inşa olmadığını, dış dünyanın ve “ötekinin” bakışının bizi nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Bir Seferad genci olarak, Avrupa’da hep “Doğulu”, İstanbul’da ise “yabancı” olarak kodlanmanın verdiği o ağırlığı Başkan’ın figürlerinde gördüm. Kimlik, başkalarının bizim için belirlediği “kırmızı çizgilerle” mi sınırlı? Yoksa biz, o sınırı açmaya mı teşneyiz? 

Sergi, izleyiciyi “kendi varlığının izlerini aramaya” davet ederken, aslında bizi en savunmasız olduğumuz yerden yakalıyor: Tanınma arzusu. Bir portreye bakarken “Bu ben miyim?” diye sormak, aslında “Beni gören var mı?” demek. İstanbul’a köklerimi aramaya gelmişken, bu sergi bana köklerin sadece toprakta değil, bakışlarda ve yansımalarda olduğunu hatırlatıyor. Başkasının yüzündeki bir hüzün kırıntısı, benim aile tarihimdeki bir sürgünün yankısı olabiliyor. Portre burada bir tanışıklık aracı değil, bir ayna işlevi görüyor. Kendime dair en derin gerçekleri, aslında bana hiç benzemeyen bir yüzün çizgilerinde keşfediyorum. Sergiyi adımlarken, her bir eserin izleyiciyi sadece bir gözlemci olmaktan çıkarıp, eserin bir parçası haline getirdiğini fark ediyorum. Burada bakmak, pasif bir eylem değil; bir tür hemşerilik kurma biçimi. Bir portreye uzun uzun bakarken, aslında o portrenin de bana baktığını, beni kendi derinliklerine çektiğini hissediyorum. Gören ve görülen arasındaki o keskin sınırın silinmesi, serginin en etkileyici tarafı. Özne ve nesne rolleri sürekli yer değiştiriyor; ben tabloya bakarken, tablo benim içimdeki yabancıyı deşifre ediyor.

Son olarak Talha Ersen’in portrelerini inceledim. Ersen’in eserlerindeki o ham ve samimi ifade, serginin küratöryel metninde geçen “akışkan kimlik” kavramının vücut bulmuş hali. Ersen, yüzü sadece bir form olarak değil, bir duygu durumu, bir “oluş” hali olarak ele alıyor. Figürlerindeki o değişkenlik, bana bu otel odasında, bu şehirde geçirdiğim her saatin beni nasıl değiştirdiğini fısıldadı. Sabit bir “ben” yoktu; sadece her an yeniden kurulan bir anlatı var.

Bu Ben miyim?, DeCamondo
Bu Ben miyim?, DeCamondo

Köklerin Eşiğinde Bir Yansıma

Adahan DeCamondo’nun terasına çıkıp akşam güneşinin Galata Kulesi’nin üzerine düşüşünü izlerken, sergiden cebimde kalanlarla baş başa kaldım. Serginin Ece Kılıç’ın küratörlüğünde İsmet Doğan’dan Talha Ersen’e kadar her sanatçı, bana kendimi tanımam için birer ayna tutmuştu. Ama bu aynalar bildiğimiz aynalardan değildi; görüntüyü netleştirmek yerine, onu daha anlamlı bir şekilde flulaştırıyorlardı.

Bu sergi, benim için sadece bir sanat etkinliği değil, Pera’nın kalbinde, ailemin geçmişinin ve benim geleceğimin kesiştiği o kırılgan noktada bir yüzleşme. “Bu Ben Miyim?” sorusuna hala kesin bir cevabım yok. Ama artık biliyorum ki; kimliğim ne Barselona’daki o düzenli caddelerde ne de İstanbul’un bu kaotik yokuşlarında gizli. Kimlik, tam da bu iki dünya arasındaki o akışkan geçişte, bir serginin duvarlarında, bir sanatçının fırçasında ve Adahan’ın tarih kokan koridorlarında her an yeniden inşa ediliyor.

Buradaki eserler, kimliğin bitmiş bir yapı değil, sürekli devam eden bir inşa süreci olduğunu haykırıyor. Bu fikir, özellikle benim gibi İstanbul’dan kopup başka topraklarda kendine yer açmaya çalışmış, dilleri ve kültürleri birbirine teyelleyerek yaşayan bir Seferad için derinden tanıdık.

Bu deneyimin mimarları olan küratör ve sanatçılar, her biri farklı bir yerden tutuyor bu kimlik meselesini. İsmet Doğan’ın eserlerindeki o parçalanmış yüzeylerde, kendi kültürel bölünmüşlüğümü, tarihin üzerimizde bıraktığı o onarılamaz ama estetik kırıkları buluyorum. Kübra Ayyıldız ve Talha Ersen’in sunduğu o tekinsiz boşluklarda, kelimelerin bittiği yerde başlayan o sessiz anlatıyı duyuyorum. Muhammet Ali Yaman ve Öner Başkan’ın fırça darbelerinde veya kurgularında ise, belleğin nasıl da güvenilmez ama bir o kadar da kurucu bir güç olduğunu görüyorum. Bu sanatçıların her biri, portreyi bir yüz temsili olmaktan çıkarıp, birer psikolojik haritaya dönüştürmüş. İzleyici olarak bu haritada yolumu bulmaya çalışırken, aslında kendi zihnimin koridorlarında kayboluyorum.

“Bu Ben Miyim?” sergisi, ziyaretçisine hazır bir kimlik tanımı sunmak yerine, onu sorularıyla baş başa bırakmayı tercih eden cesur bir seçki. Adahan DeCamondo’nun tarih kokan atmosferinden ayrılıp Pera’nın o bitmek bilmeyen uğultusuna karışmadan önce, bu serginin bana öğrettiği en değerli şey, kesin bir yanıtın yokluğundaki özgürlüktü. Kimlik, bir son durak değil, sonu gelmeyen bir yolculukmuş; tıpkı bu kadim şehrin sokakları gibi. Şimdi bu satırları okuyan ve belki de kendi aynasına bakmaya hazırlanan size sormak isterim: Aynada karşılaştığınız o tanıdık yüz mü gerçekten sizsiniz, yoksa o yüzün arkasındaki belirsiz, akışkan ve her an değişmeye hazır olan o dipsiz boşluk mu?

YAZAR

Hıdır Eligüzel
Sanat Okur yazarı

Hıdır Eligüzel

Hıdır Eligüzel, AICA Türkiye üyesi, yazar ve kültür-sanat aktivisti. Siyaset ve sosyal bilim temelli bir lisans eğitimi almasının yanında felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumaları ve çalışmaları ile bilinir. Sanat, politika, toplum ilişkisi; toplumsal adalet, halk sağlığı, ekoloji…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.