Deniz Perhan ile Müzik Üretimleri Üzerine Söyleşi

Deniz Perhan
Deniz Perhan

Deniz Perhan’ın müziğini ilk duyduğum anı ve duyduğumda onun müziğinin bana ne hissettirdiğini çok iyi hatırlıyorum. 2016 yılı çok sıcak bir Temmuz ayıydı Eskişehir’de. Deniz, Arnavut kaldırımı üzerinde oturuyor Ayrıkotu grubu ile birlikte çalıyordu. Kısa bir an santurun sesi tek başına duyurmuştu kendisini. Bedenim yönünü müziğin geldiği yöne doğru çevirdi. O yıl gökyüzü çok ağırdı üzerimde, art arda çok sevdiğim insanlarla yerin altı ve yerin üstünde ayrılmıştı dünyalarımız. Çocukluğumun yanaklarını öpen üç insanını kaybetmiştim. Gökyüzünü göremiyordum belki de ondan ağır hissediyordum üzerimde. Deniz’in müziği o ağırlığı yavaş yavaş almıştı üzerimden. Yas tutarken, yazarken, okurken, yürürken dinlemeye başlamıştım müziğini. Ve onu dinlerken gökyüzü başımda bir hale gibi dönmeye başladı. Artık onu ne zaman dinlesem bana elmayı sevdiren şairin dizelerini anımsıyorum:

“…Kuşlar uçuyor üstümde
Gökyüzü var üstümde
Bu senin elmandaki gökyüzü…”

Deniz’i dinlediğinizde başınızı saran haledeki gökyüzü denizin müziğindeki gökyüzü.

Siz anlatır mısınız Deniz, sizin göğünüzde santurun sesi ne zaman yankılanmaya başladı?

Yanıtım, sorun kadar afili olmayacak diye korkuyorum. Çünkü santuru ya da çalmaya çabaladığım diğer enstrümanları mistik bir özne olarak değil yalnızca derdimi anlatabileceğim bir araç olarak görüyorum. Santur ile tanışıklığımın başlaması üzerinden, bugün on beş yıla yakın bir zaman geçmiş. Bir yandan yetkinliğim dahilinde bu enstrümanı öğretiyor, öğrenmeye devam ediyorum.

Müziğin her yerde gücü başka… Sinemada, şiirde kendisini duyurduğu zaman daha güçlü bir etki yaratıyor insanda. Bazı müzikler ise zaten hayata eşlik ediyor gibi sizin müzikleriniz de öyle. Bunu romantizm yaratmak ya da etkili bir söz söylemek adına söylemiyorum: Müzikleriniz düşüncenin akışını değiştiriyor. Üretirken siz nasıl hissediyorsunuz ki müziğiniz dibi görünmeyen sudaki düşüncelerimizin suyunu berraklaştırıyor?

Çok üretken birisi olduğumu düşünmüyorum. Ancak üretebildiğim zamanlarda, bir notayı ötekine yakıştırdığım, “evet ya, oldu sanki” dediğim vakitlerde, gerçekten kendimi çok iyi hissediyorum. Hayatın akışına bir iz bırakabilme düşüncesi beni mutlu ediyor.

Her ne kadar şarkılarımın insanı mutlu edecek neşeli şarkılar olmadığını bilsem de benzer duyguları hiç tanımadığım insanlarla yalnızca müzik üzerinden paylaşabiliyor olmanın, onların hayatlarına farkında olmadan dokunabiliyor olmanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ki yeni bir şarkı yapmamın da en büyük motivasyonunu bu oluşturuyor genelde.

Müziğiniz düşüncenin suyunu berraklaştırıyor fakat öncesinde o sudaki kiri de pisliği de gösteriyor. Dinlerken her zaman buluttan bir huzurla da kaplamıyor. Yeryüzünü arındırırken kiri de gün yüzüne çıkaran yağmur gibi… Dinlerken bazen yaşadığımız ülkeyle bazen de kendimizle yüzleşiyoruz. Her parçanın başka hikayesi var, birinde Zagor’ u duyuyoruz birinde annenizin hırkasını görüyoruz. Göğüs kafesimizde yuva yapan kuşların kimisi uçmak istiyor salıyoruz kimisi de saklanmak istiyor aynı hikâyeye. Müziklerinizin hikayesini anlatır mısınız?

Memnuniyetle. Az önce söylediğim gibi çok fazla üretebilen ya da müthiş yaratıcı birisi olduğumu kesinlikle düşünmüyorum. Ama derdi olmayan insanın da yeryüzünde fuzuli yer kapladığını düşünüyorum. Ben derdimi müzik ile anlatmayı seçtim.

The Small Town, 7 şarkıdan oluşan bir albüm. “Küçük şehirlerin, küçük evlerinden yeryüzüne sığmayan hayaller kuran güzel çocuklara…” diyerek bu albümü yayınlamıştım. Albümdeki her şarkı, aynı hikâyenin bir parçası aslında. Küçük şehrinden küçük dünyasından ayrılan, gittiği yerde yeni fikirle tanışan hem dünyayla hem kendisiyle mücadele eden ve en sonunda başladığı noktaya geri dönmek zorunda kalan birisinin hikayesi. Albüm, Özcan Alper’in sonbaharına benziyor sanırım.

Zagor’dan bahsediyorsun, benim canım, ciğerim. Zagor’u geçtiğimiz yıl ocak ayında kaybettim. Keşke Zagor bugün hala benimle olsaydı da ben Lullaby for Zagor’u hiç yapmamış olsaydım. Lullaby for Zagor, onun hayatını anlatmaya çalıştığım bir ninni. Şarkı 3 bölümden oluşuyor. İlk bölüm Zagor’un çocukluğunu anlatıyor, majör, eğlenceli akorlar duyuyoruz burada. Sonrasında büyüyor, şarkının armonik yapısı da onun erişkinliğe gelmesiyle minöre evriliyor. Ama bu değişimler yaşanırken Zagor da tüm kediler gibi hala yaramaz ve oyuncu, şarkının nakaratı gibi düşünebileceğimiz bölümde hala bu neşe mevcut. Ama son bölüme geldiğimizde, piyanoya eşlik eden tüm sazlar çekilmiş oluyor, ritim aksamaya başlıyor. Bu da ne yazık ki onun hastalıkla mücadele ettiği son dönemlerini anlatıyor. Ve en sonunda yalnız, düzensiz bir akorla Zagor aramızdan ayrılıyor. Bu şarkı onun on bir yıllık yaşamı boyunca bana kattığı her güzel anı için teşekkürümün küçük bir simgesidir.

Büyükler eskileri hep anlatır; acılarını, çektiklerini, çektirenleri…Hikayeleri çoktur bir de yaşlanıp da sesleri de çatallaşınca daha da gerçek gelir sanki o hikayeler “Gülbahar” yani babaanneniz müziğinizle nasıl bir araya geldi?

Aslında başlangıçta amacım sadece, onun söylediği benim de santurla ona eşlik edeceğim bir türkü kaydetmekti. Ancak kayıt sırasında, ezan okunmaya başladı ve ev ortamında kayıt aldığım için de ezan sesinin kayda yansımaması adına türkü söylemeye biraz ara verelim dedim. Ama Babaannem anlatmayı sever, bu sırada da kaydı durdurmadım. O anlattıkça kayıt aktı. Nihayetinde yarım saate yakın bir konuşma kaydı çıktı ortaya. Bu kaydın içinde yemek tarifi de vardı, kendisinin okuduğu dualar da. Onun söyledikleri üzerinden bi anlatı çıkarmayı ve bunu müzik ile süslemeyi denedim. Nereye varacağını bilemediğim bir çalışma oldu benim için. Babaannem, Gülbahar.

Türkiye’de üretmenin zor yanları oldukça fazla çoğu zaman insanı bir kabukta yaşamaya mahkûm bırakıyorlar fakat kabuğunu algılayıp kırmak önemli bir mesele. O kadar çok şey oluyor ki bu ülkede, üretmek gerekiyor belki öfke ile belki üzüntü ile ama mutlaka üreterek çıkmak gerekiyor o kabuklardan. Üretimlerinize kaynaklık edenler neler?

Edebiyatı da en az müzik kadar seviyorum. Sait Faik, Haritada Bir Nokta öyküsünde, “yazmasaydım, deli olacaktım” der. Ben de onun gibiyim. Ne yaşıyor ne görüyorsam anlatmaya çalışıyorum.

Müziğinizle farklı gruplara da eşlik ettiniz bazen de sizin müziğinize eşlik edenler oldu. “Başımın Üstünde Bir Ak Bulut” da onlardan biri. Birlikteliğiniz o kadar güzel olmuş ki biri diğerinden hiçbir şey almıyor müziğiniz insanı sabırla taşıyor o sözlere. Bir nehrin üzerinde el yordamıyla yerleştirilmiş bir tahta parçasında usulca yürümek gibi. Bize “Başımın Üstünde Bir Ak Bulut”u anlatsanız dinlerken yürüyüşümüz belki daha kıymete biner.

Şarkıda küçük bir gazel bölümü var. Ankara’dan Boyalı Kuş’tan E. Harun Karaduman seslenirdi bunu. Kendisi hayran olduğum bir müzisyen. Buradaki sözler, daha ilk şarkım Mommy’s Cardie yayınlanmadan önce yazdığım bir öyküde geçiyordu. Eğer çıkış noktası olarak bu öyküyü yazdığım tarihi baz alırsam, herhalde tamamlanması en uzun süren çalışmam olduğunu söyleyebilirim. Sanırım künyesi de en kalabalık çalışmalarımdan birisi bu oldu. Hemen her enstrüman defalarca kaydedildi. Pek çok şarkımda olduğu gibi basları ve udu Murat Küçükarslan, davulları Umut Kaymaz, Ebow ve kopuzu Samet Karadeniz, elektrik gitarı Karma Whiff, saksafonu ise Aykut Uykan çaldı. Dostlarıma ne kadar teşekkür etsem az.

Peyk grubundan İrfan Alış’ın fikrini ortaya attığı dayanışma albümü ‘Olta’ pandemide müzisyenlere destek olmak amacıyla yapıldı ve “Umut denize atılan bir olta” mottosuyla pek çok müzisyenin bir araya gelmesiyle oluşturuldu. Deniz, siz de bu albümde Maria Puder ile yer alıyorsunuz. Bize, o dönemden ve müzisyenleri bir araya getiren “Olta”daki umuttan bahsedebilir misiniz?

Olta, ilk albümünü Ağustos 2020’de yayınladı. Ben de bu ilk albümde senin de bahsettiğin gibi Maria Puder ile yer aldım. Daha sonrasında, bir vakitler üyesi olduğum Salut de Smyrne ile Anathema Ton Aitio ve Övünç Aslan ile beraber yaptığımız Güzel Günlere isimli şarkıları da yine Olta’ya bağışladık. Ayrıca Olta albümlerinde yer alan, 30’a yakın şarkının da prodüksiyonuna katkıda bulundum. Bu bazen aranjörlük oldu, bazen ise miks ve mastering aşamalarını üstlenmek.

Nisan ayının başında 13. Albümü yayınlayacağız. Bu da o ilk fikrin bugün bir dayanışma geleneğine dönüştüğünün resmi artık. Oltanın dijital pazardan elde ettiği tüm gelirler pandemi ile başlayan süreçte ihtiyaç sahibi müzisyenlere can suyu olması için dağıtıldı. 7 Şubat sabahı ise, Olta’nın hesabındaki tüm parayı, deprem bölgesine gönderdik. Bugün Olta başta müzik emekçileri olmak üzere, sorumluluk hissettiği tüm alanlarda dayanışmayı örgütlemeye çalışıyor. Siz de Olta albümlerinde yer alan şarkıları dinleyerek bu dayanışmanın bir parçası olabilirsiniz. Söyleşide Olta’ya da yer verdiğiniz, bağımsız müziğin sesini yükselttiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

Son Dönemin Etkin Projesi “OLTA DAYANIŞMA” Söyleşisi #1
Son Dönemin Etkin Projesi “OLTA DAYANIŞMA” Söyleşisi #2

Peyk Grubunun Solisti, Aktivist, Şarkı Yazarı İrfan Alış İle Söyleşi

Bu söyleşiden geriye, belki on belki daha çok şey kalsın diye, adını Sevgili Edip Cansever’den alan Sonrası Kalır’ı üretmenizin heyecanını da bizimle paylaşır mısınız?

Sonrası Kalır, kabuk tutan bir yaranın bir türlü iyileşememesi gibi bir şey benim için. O kabukla oynamak, bir taraftan acı verse de öte yandan inanılmaz bir hazzı da beraberinde getiriyor. Yarım bırakılmışlığın ve sonrasındaki huzursuzluğun şarkısı diyebilirim şarkım için. Ayrıca Bilinç Şüküroğlu’na da çellosuyla bana eşlik ettiği için ne kadar teşekkür etsem azdır. Hayal ettiğimden çok daha muazzam yerlere götürdü şarkıyı. Teşekkür etmek istediğim bir isim daha var. Hem Sonrası Kalır’ın hem de Lullaby for Zagor’un kapak resimleri Gizem Ateş’e ait. Bu resimler, olmadan benim yaptığım şarkılar, kimsesiz kalırdı.

Sonrası Kalır için son bir söz daha söylemek istiyorum. Şarkıyı aşka uzak olduğumu düşündüğüm bir dönemde yaptım. Yalnızca işe gittiğim, eve gelince yorgunluktan bayıldığım ve ertesi günün tekrar aynısı olduğu günlerde. Aklıma, Yeditepe İstanbul’dan bir replik geldi durdu. Benim de son cümlem bu alıntı olsun;

“Savaşmayı ve sevmeyi sürdür, sürdürmeyi sürdür.”

Deniz Perhan – Spotify

Fatma Leylâ Ak, sanat tarihçi kent, bellek ve sanat üzerine yazar.