İnsanlık tarihiyle birlikte yaşamsal bir ihtiyaç olarak varlık gösteren tekstil, değişen toplumsal koşullar doğrultusunda zamanla kültürel ve estetik hafızayı taşıyan çok katmanlı anlatı araçlarından biri hâline gelmiştir. 20. yüzyılda plastik sanatlarda yaşanan köklü dönüşümlerle birlikte tekstil; malzeme ve teknik açıdan yalnızca kendi alanı içinde değil, farklı disiplinlerde de güçlü bir ifade nesnesine dönüşmüştür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan toplumsal ve kültürel kırılmalar, geleneksel dokuma yapılarını yenilikçi formlarla buluşturarak tekstili üç boyutlu, kavramsal ve politik bir zemine taşımıştır.
Günümüzde tekstil; toplumsal meselelerin, ekonomik sancıların ve özellikle feminist sanat pratiklerinin en güçlü ifade araçları arasında yer almaktadır. Sanatçının elinde yenilikçi bir forma bürünen bu malzeme, yalnızca bir eser üretme aracı olmakla kalmamakta; aynı zamanda bir dünya görüşünü, eleştirel tavrı ve toplumsal duruşu temsil etmektedir.
Bu söyleşimizde; tekstilin yüzeyden mekâna, işlevden kavrama uzanan etkileyici serüvenini ve güncel sanat pratiklerindeki dönüştürücü gücünü, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin değerli akademisyeni Doç. Dr. Nazan Oskay ile derinlemesine ele alıyoruz.

Tekstil malzemesi, doğası gereği yumuşaktır ancak üst üste bindiğinde ve sıkıca sarıldığında çelik kadar sert bir direnç gösterebilir. Malzemenin bu fiziksel inadını kırarken, aranızda nasıl bir güç savaşı yaşanıyor? Parmaklarınızın ucuyla o sert dokuyu şekillendirirken, hammadde mi sizin iradenize teslim oluyor yoksa siz mi lifin kendi yolunu bulmasına izin veriyorsunuz?
Öncelikle, bu söyleşinin gerçekleşmesini mümkün kılan düşünsel ve iletişimsel zemini oluşturduğunuz için size içtenlikle teşekkür ederim. Sorunuzun yanıtına gelecek olursak;
Tekstil malzemesi, doğası gereği yumuşak ve esnek bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla üretim sürecinde sanatçının müdahalesi, bu dokunun biçimlenmesinde ve yeni bir ifade alanına dönüşmesinde oldukça belirleyici bir rol oynamaktadır. Tekstille kurduğum ilişkiyi bir mücadeleden çok, karşılıklı bir diyalog olarak görüyorum. Çünkü tekstilin hammaddesi olan lif ve onun dönüşümüyle oluşan iplik, ilk bakışta yumuşak ve kırılgan bir yapı sergilese de, bir araya geldiğinde son derece dirençli, yönlendirici ve güçlü bir karakter kazanabiliyor. Üretim sürecinde kimi zaman malzemeye kendi irademi kabul ettirmeye çalışırken, çoğu zaman lifin dokusal yönelimi, gerilimi ve iç dinamiği bana yeni ifade olanakları sunuyor. Bu nedenle üretim pratiği, tek taraflı bir hâkimiyet kurmaktan ziyade, malzemenin sunduğu potansiyellerle birlikte şekillenen karşılıklı bir etkileşim alanına dönüşüyor.
Sanatsal üretimlerinize bakıldığında, hem teknik açıdan hem de güçlü kavramsal katmanlar içeren eserler üretiyorsunuz. Üretim sürecinizde kavramsal düşünce ile malzeme ve teknik arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?
Evet, haklısınız. Sanatsal bir çalışma, tek başına yalnızca bir faktör üzerinden varlık kazanmıyor; aksine düşünsel arka plan, malzeme, teknik, deneyim ve kavramsal yaklaşımın bir araya gelmesiyle çok katmanlı bir üretim sürecine dönüşüyor. Dolayısıyla ben de çalışmalarımı genellikle belirli bir problem ya da mesele üzerinden şekillendirmeye çalışıyorum. Çünkü sanatın en önemli işlevlerinden biri, toplumsal, kültürel ya da bireysel sorunlara dikkat çekebilme gücüne sahip olmasıdır. Sanatın bu eleştirel ve düşündürücü yönünü oldukça etkileyici ve dönüştürücü buluyorum. Bu nedenle hangi meseleye dikkat çekmek istiyorsam, o doğrultuda malzeme ve teknik üzerine araştırmalar gerçekleştiriyorum. Örneğin, 11 Ekim 2020 tarihinde gerçekleştirdiğim Kendime Ait Bir Sandık başlıklı kişisel sergimde, kız çocuklarının erken yaşta evlilik sorununa dikkat çekmeyi amaçladım. Bu bağlamda, onların eğitimle kurdukları ilişkiyi; dantel yaka ve siyah okul önlük gibi toplumsal bellekte güçlü karşılıkları olan semboller üzerinden üç boyutlu bir anlatıya dönüştürdüm.
Peki, yine sembolik bir tarihte, 15 Nisan Dünya Sanat Günü’nde gerçekleştirdiğiniz Kökten Dokun-anlar: Sahi, Biz Kimiz? başlıklı serginizden biraz söz edebilir misiniz? Bu sergide kimlik, aidiyet ve kültürel hafıza kavramlarını nasıl bir anlatı üzerinden ele aldınız?
Evet, hangi konuya dikkat çekeceksem, özellikle o meseleyle kavramsal bağ kurabilecek sembolik günleri tercih etmeye özen gösteriyorum. Çünkü zamanın kendisinin de en az malzeme kadar güçlü bir anlam taşıdığına inanıyorum. Serginin gerçekleştiği tarih, kimi zaman çalışmanın kavramsal çerçevesini güçlendiren görünmez bir katmana dönüşebiliyor. Bu nedenle 15 Nisan Dünya Sanat Günü’nde gerçekleştirdiğim Kökten Dokun-anlar: Sahi, Biz Kimiz? başlıklı sergi, yalnızca bir sergi olmanın ötesinde; kimlik, aidiyet ve kültürel belleğe dair düşünsel bir sorgulama alanı olarak kurgulandı.
Sergide özellikle bireyin kökleriyle kurduğu ilişkiyi, geleneksel tekstil üretimlerinin taşıdığı kültürel hafıza üzerinden ele almaya çalıştım. Çünkü tekstil; yalnızca bir yüzey ya da nesne olmaktan ziyade, aynı zamanda geçmişten bugüne aktarılan yaşanmışlıkların, göçlerin, aidiyetlerin ve toplumsal belleğin sessiz taşıyıcısıdır.
“Sahi, Biz Kimiz?” sorusu da tam olarak bu noktada ortaya çıktı. Günümüzde kimlik algıları üzerinden yaşanan çatışmaların temelinde, bireyin dünyaya dar bir perspektiften bakmasının yattığını düşünüyorum. Çünkü insanın kökleriyle kurduğu ilişkiye yakından bakıldığında, aslında doğrusal ve tek renkli bir yapıdan oluşmadığımız; aksine farklı kültürlerin, deneyimlerin ve tarihsel katmanların iç içe geçtiği çok katmanlı bir varoluşa sahip olduğumuz görülmektedir. Ben de tam olarak bu noktadan yola çıkarak, “kök” imgesi üzerinden geleneksel ile çağdaş olanı bir araya getiren bir anlatı dili oluşturmaya çalıştım. Sergide kullandığım formlar, dokular ve malzemeler aracılığıyla izleyiciyi; bireysel hafıza ve toplumsal aidiyet kavramları üzerine düşünmeye davet etmeyi amaçladım.

Bir nesnenin etrafını onlarca, yüzlerce kez sarmak, sadece teknik bir üretim süreci olmanın ötesine geçerek bir noktada bedensel bir ayine mi dönüşüyor? Bu bitmek bilmeyen tekrar hali zihninizi nerede konumlandırıyor; o anlarda yalnızca bir form mu inşa ediyorsunuz, yoksa zamanın, hafızanın ve deneyimin kendisini mi örüyorsunuz?
Evet, bir noktadan sonra bu tekrar hâli yalnızca fiziksel bir üretim süreci olmaktan çıkıp bedensel ve zihinsel bir ritüele dönüşüyor. Her sarma hareketi, zamanın izini taşıyan meditatif bir tekrar gibi ilerliyor. Bu süreçte sadece bir form inşa etmiyorum; aynı zamanda hafızayı, emeği, iç içe geçmiş ve melezleşmiş kimliklerimizi, hatta zamanın kendisini katman katman sardığımı düşünüyorum.
Eserlerinizde yer alan düğümlü ve sarmal yapılar; geleneksel bir dokuma yüzeyinden çok, organik bir beden dokusunu, sinir ağlarını ya da toprağın altında gizlenen kök sistemlerini çağrıştırıyor. Tekstilin alışılmış “yumuşak” ve “dekoratif” algısını böylesine organik ve anatomik bir boyuta taşırken, izleyiciyi hangi düşünsel ya da duygusal yüzleşmeyle karşı karşıya bırakmayı amaçlıyorsunuz?
Tekstil, yeme-içme ve barınma kadar insanoğlunun yaşamında önemli bir kültürel olgu olmuştur. Bahsettiğiniz “yumuşak”, “koruyucu” ve “dekoratif” yüzey algısının yanı sıra, onu kendi işlevsel bağlamından kopardığınızda bile izleyicide tanıdık, belleksel ve dokunsal bir his uyandırabilmektedir. Çünkü tekstil, insanın gündelik yaşamıyla doğrudan temas kuran, hafızada yer eden güçlü bir duyusal deneyim alanı taşımaktadır. Bu nedenle sergide yer alan eserler, tanıdık bir malzemenin kavramsal bir anlatıya dönüşmesi üzerinden izleyicinin duyusal ve düşünsel bir deneyim yaşamasına amaçlamıştı.
Eserlerinizin duvara yansıyan gölgeleri, nesnenin fiziksel varlığından bağımsız olarak adeta ikinci bir çizim katmanı oluşturuyor. Boşluğu ve ışığı da birer malzeme gibi kullanarak, izleyicinin algısını somut formdan soyut yansımaya doğru nasıl yönlendiriyorsunuz?
Üretilen eserlerin her bir detayı benim için oldukça önemlidir. Özellikle kişisel sergilerde, eserlerin kavramsal içeriğini destekleyecek doğru mekân ve ışık kurgusu içerisinde sunulması büyük önem taşımaktadır. Çünkü tüm bu unsurlar, son tahlilde bir bütün olarak izleyiciyle buluşmakta ve eserin algılanma biçimini doğrudan etkilemektedir. Benim için gölge, eserin yansımasıyla beraber, onun görünmeyen hafızasını taşıyan ikinci bir katmandır. Bu nedenle ışık ve boşluğu da en az malzeme kadar üretimin parçası olarak görüyorum. İzleyicinin yalnızca fiziksel formu değil, onun mekânda bıraktığı izleri ve çağrışımları da deneyimlemesini önemsiyorum.
Çalışmalarınızda hâkim olan topraksı kahverengi tonların arasına yerleşen canlı renk dokunuşları, adeta bir sinir ucu ya da yaşam damarı gibi dikkat çekiyor. Bu renk müdahalelerinin eserlerinizdeki sembolik ve kavramsal karşılığı nedir?
Topraksı tonlar benim için kökleri ve kültürel hafızayı temsil ederken; araya sızan canlı ve farklı renkler ise birbirine karışmış farklı kimlikleri, kültürleri ve yaşam deneyimlerini simgeliyor. Aynı zamanda bu renkler, yaşamın hâlâ devam eden enerjisini, direncini ve umudunu görünür kılıyor. O küçük renk müdahaleleri, kaotik yapının içinde varlığını sürdüren yaşam izleri gibi düşünülebilir.
Tekstil sanatının kendine özgü bir kavram haritası olduğunu düşünürsek, bunun temelinde “bağlamak”, “birleştirmek” ve “bir arada tutmak” gibi mefhumların yer aldığını söyleyebilir miyiz? Çünkü bu kavramlar yalnızca işlevsel değil; aynı zamanda toplumsal, kültürel ve estetik açıdan da oldukça güçlü anlamlar taşıyor gibi görünüyor. Siz bu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kesinlikle katılıyorum. Tekstil, doğası gereği birleştiren ve bir arada tutan bir yapıya sahiptir. Bu hem temel olarak fiziksel bir bağ kurmak için hem de hafızaları, kültürleri ve insan ilişkilerini görünmez biçimde birbirine örmek anlamına da geliyor.
Dijital hızın ve tüketim odaklı üretim anlayışının hâkim olduğu günümüzde, ipliği tek tek sararak form oluşturmak bir tür “yavaşlık manifestosu” olarak okunabilir mi? Bir eserin ortaya çıkış süreci aylar sürerken, bu uzun zaman dilimi sanatçının malzemeyle kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürüyor?
Şöyle ki, yaşadığımız dijital çağda sanatın üretim ve sunum biçimleri de buna paralel olarak dönüşmeye başlamıştır. Özellikle son dönemlerde artış gösteren çevrimiçi sergi örnekleri, sanatın fiziksel mekânla kurduğu geleneksel ilişkiyi yeniden düşünmemize neden olmaktadır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, üretilen eserin izleyicide oluşturduğu dokunsal ve fiziksel etki oldukça önemlidir. Çünkü ben, bir eserin sanatçı tarafından zamana yayılan bir üretim süreci içerisinde içselleştirilerek olgunlaşması gerektiğine inanıyorum. Tekstille üretim, hızlı tüketime dayalı çağın aksine; sabır, tekrar ve zaman isteyen bir süreçtir. Aylar süren üretim boyunca malzemeyle kurulan ilişki giderek derinleşir. Bir noktadan sonra iplik yalnızca biçim verilen bir nesne olmaktan çıkar; sanatçının zamanını, emeğini ve düşünsel sürecini taşıyan canlı bir hafızaya dönüşür.
