Yıl bitmeye yaklaşırken, sinema yine aynı sezonsal büyüyü çağırıyor. Yılbaşı ve Noel ruhunu taşıyan filmler –ister animasyon ister müzikal olsun– hafızamıza kazınmış sahneleriyle geri dönüyor. İyi niyetli kahramanlar, huysuz kötüler, kırmızı kurdeleli paketler… Hepsi, tarçın kokusunu burnunuza kadar getirip pencerenin dışında gerçekten kar yağıyormuş hissi yaratan o tanıdık dünyanın parçaları.
Bu filmleri izlerken, sanki hediyeler size hazırlanıyormuş gibi bir merak, çocukluğunuza benzeyen bir heyecan devreye girer. Ve en güzeli: defalarca izlediğiniz halde bıkkınlık yaratmayan o tuhaf çekim gücü.
Ekranın karşısına geçmeden önce tek hazırlık: sıcak çikolata. Gerisi kendiliğinden gelir.
Şimdiden harika bir yıl dilerim!
The Holdovers / 2023
Amerikan bağımsız sinemasının gediklisi Alexander Payne, son yılların en içten Noel filmlerinden birini çekti. Evine dönemeyen, ailesiyle bağ kuramayan ya da dönmek istemeyen bir avuç öğrenci; onlarla okulda kalan bir öğretmen ve bir mutfak görevlisi… Noel tatilini mecburen aynı çatı altında geçiren bu küçük topluluk, istemeden başladıkları bu birlikte kalma hâlini giderek bir tür geçici aileye dönüştürüyor.
Genç Dominic Sessa’nın çıkışı, Paul Giamatti’nin ince ayarlı performansı ve rolüyle Oscar’a uzanan Da’Vine Joy Randolph’un ağırlığı filmi taşıyan üçlü omurga. Payne, yalnızlıkla, suçlulukla ve tesadüfen oluşan bağlarla ilerleyen sıcak bir Noel hikâyesi kuruyor.
Klaus / 2019
Netflix’in ilk orijinal animasyonu Klaus, Noel Baba efsanesini yeniden kurarken meseleyi hediye romantizmine sıkıştırmadan, mektubun, iletişimin ve aidiyetin neyi dönüştürebildiğini gösteriyor!
J.K. Simmons’ın ağırbaşlı Klaus’u ile Jason Schwartzman’ın kendini bilmez Jesper’ı, Smeerensburg’un kasvetini bir mektup akışına çevirirken, yeni yıl ruhu klişesiz biçimde canlanıyor. Tatlı, duygusal ve uzun etkili…
The Christmas Chronicles / 2018
Kurt Russell, uzun zamandır perdede gördüğümüz en “gerçek” Noel Baba yorumunu çıkarıyor. Kostümü taşımakla kalmıyor; karakteri bir “role” değil, bir “tavra” dönüştürüyor.
Kate ve Teddy’nin Noel Baba’yı kameraya almak gibi çocukça ama tanıdık planı, birkaç dakika içinde kontrolden çıkıp hayatlarının gecesine dönüşüyor. Birkaç hatalı karar, bozulan bir kızak, beklenmedik ortaklıklar… Film, aile kavgası–macera–duygusal toparlanma üçgenini hızlıca kuruyor. Tatlılık kotası yüksek ve enerjik.
The Holiday / 2006
İki yabancının —duygusal olarak tükenmiş Amanda ve Iris’in— Noel tatili için ev değiştirmesiyle başlıyor. Kıta değiştirirken, hayatlarının tonunu da değiştiriyorlar; Amanda İngiltere’nin sakinliğinde, Iris Los Angeles’ın güneşinde kendi eksik parçalarıyla yüzleşiyor ve beklenmedik biçimde aşka yakalanıyorlar.
Cameron Diaz–Jude Law ikilisinin kimyası filmin enerjisini yükseltirken, Kate Winslet–Jack Black daha içe dönük, daha sıcak bir çizgide ilerliyor. Ve Eli Wallach… Filmin duygusal merkezini sessizce, ustalıkla kuruyor. Hafif, akıcı, sezona uygun. Bu yüzden hâlâ dönüp izleniyor.
Joyeux Noël / 2005
Savaşın ortasında geçen ama bir savaş filmi olmayan nadir yapımlardan.
1914’ün o meşhur Noel gecesinde, Alman, Fransız ve İskoç birlikleri üç ayrı siperde karşı karşıya beklerken üç komutanın kendi inisiyatifiyle ilan ettiği gayriresmî ateşkes ekseninde.
Siperler arası mesafe birkaç metre; ama film, o mesafeyi bir geceliğine bile olsa insanlığa açılan bir koridora dönüştürüyor. Diller farklı —Fransızca, Almanca, İngilizce— ama jestler, şarkılar ve keder ortak!
Barışın ne kadar kırılgan ama mümkün olabileceğini gösteren, didaktik olmayan bir insanlık dersi. Bu yüzden hâlâ güçlü.
Love Actually / 2003
2003’e döndüğümüzde türün neredeyse bütün kalıplarını belirleyen film. “Herkesin içinde olduğu, hikâyelerin birbirine paralel aktığı” formülü sonraki yıllarda defalarca denendi; ama çoğu, bu filmin hâlâ koruduğu ayarı tutturamadı.
Film, Noel’e yaklaşan bir aylık Londra zamanını; mutlu, dağınık, hüzünlü ve bazen komik ilişkilerin iç içe geçtiği bir ağ gibi örüyor. Birbirine değmeden ilerleyen onlarca küçük hikâyenin toplamı, romantizmin klişelerle değil, tonla doğru kurulduğunda, nasıl çalıştığını hatırlatıyor.
Oyuncu kadrosu ise başlı başına bir tez: Hugh Grant, Emma Thompson, Liam Neeson, Colin Firth, Laura Linney, Alan Rickman, Keira Knightley, Bill Nighy, Rowan Atkinson… Popülerlik ile yeteneğin denk geldiği nadir toplu kadrolardan!
Karlı Londra, hediye paketleri, neonlar ve yılbaşı süsleri dekor değil; duyguları taşıyan atmosferin kendisi. Bu yüzden film hâlâ her sezon geri çağrılıyor.
The Nightmare Before Christmas / 1993
Tam bir Burton dokusu: gotik mizah, karanlık masal estetiği, stop-motion’ın organik tuhaflığı. The Nightmare Before Christmas, yönetmenliğini Henry Selick’in üstlendiği ama ruhunu açıkça Burton’ın belirlediği filmlerden.
Hikâye basit ama çarpıcı: Halloweentown’un yıldızı Jack Skellington, Christmas Town’u keşfediyor ve Noel’i kendi mantığıyla “yeniden tasarlamaya” kalkıyor. Sonuç: çocuklar için kabusa dönüşen hediyeler, ters yüz edilmiş gelenekler, ama aynı zamanda kimlik arayışına dair şaşırtıcı bir ton.
Danny Elfman’ın müzikleri filmin asıl omurgası. Şarkılar hem anlatıyı sürüklüyor hem Jack’in iç gerilimini açığa çıkarıyor. Film hızla klasikleşti çünkü biçimle ruh arasındaki uyum kusursuz: hem karanlık hem eğlenceli hem de yılbaşı filmi hem değil.
Miracle on 34th Street / 1947
1947 yapımı Miracle on 34th Street, yılbaşı sinemasının kök taşlarından. İyi huylu Kris Kringle’ın “gerçek Noel Baba” olduğunu söylemesiyle başlayan hikâye, onu akıl hastanesine kapatan sisteme karşı açılan bir mahkeme sürecine dönüşüyor.
Bir avukatın, toplumun alaycı kuşkusuna rağmen ona inanması filmin omurgası. Noel ruhunu ahlaki bir meseleye çeviren bu çizgi, filmi basit bir aile yapımından çıkarıp zamansız bir klasik yapan şey.
Edmund Gwenn’in sıcak ama ölçülü performansı, Maureen O’Hara’nın netliği, John Payne’in sade gücü ve Natalie Wood’un erken yaşta geliştirdiği doğallık filmi taşıyor. Üç Oscar’lı orijinal hâl, hâlâ en sağlam versiyon; 1994 remake’i ise daha parlak ama daha yumuşatılmış bir yorum.
It’s a Wonderful Life / 1946
Bir melek, yaşamdan umudunu kesmiş George Bailey’e “yokluğunun” dünyayı nasıl değiştireceğini gösterir; melodram değil, etik bir deney.
James Stewart’ın kırılgan gücü, Donna Reed’in sıcaklığı ve Frank Capra’nın umudu romantize etmeyen tonu filmi hâlâ diri tutuyor. Beş Oscar adaylığı boşuna değil: yalnızca Noel filmleri arasında değil, sinema tarihinde de ayrı bir yerde duruyor.




