Salt Beyoğlu’nda 10 Ağustos’a kadar devam edecek olan Hayvanların Yaşamı sergisini gezmenizi öneririm. Sergi, adını Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee’nin insan merkezci bakışı sorgulayarak hayvana yönelik empati ve şefkati irdelediği aynı isimli romanından alıyor. İnsan ile hayvan arasındaki ilişkinin müşterek varoluştan tahakküme uzanan farklı boyutlardaki hallerini sorgulayan etkileyici bir sergi.
Farklı bölümlerden oluşan bu sergide giriş katında bizi hayvanların işitsel dünyası ile türler arası iletişime dair bir çalışma olan Ses Mekânı karşılıyor. Hemen karşısında ise İspanyol sanatçı David Maroto’nun Çatalhöyük’ten ilhamla hazırlamış olduğu iki parçalı duvar resmi yer alıyor. Çatalhöyük’teki arkeolojik alana dair bir incelemeden yola çıkarak ölüm ve hafızaya odaklanan bu çalışma, antik şehrin sakinlerinin hayvanlarla kurmuş olabileceği ilişkileri keşfe çıkıyor.
İkinci katın en etkileyici bölümü şüphesiz İhtimam ile Şiddet Arasında: İstanbul’un Köpekleri bölümü. Arşiv belgeleri ışığında, köpeklere yönelik şiddetin değişen biçimlerini ve ona karşıt bir güç olarak gelişen ihtimam, merhamet ve koruma anlayışını ortaya koyan çift yönlü bir kronoloji sunan bu bölüm elbette Hayırsızada vakası olarak bilinen ve 1910 yılında 80 binden fazla sokak köpeğinin şehrin en uzak ve küçük adası olan Sivriada’ya sürgün edilmesi ile başlıyor. O günlerden bu yana sokak hayvanlarıyla ilgili söylemler ve politikaların hemen hemen hiçbir çözümcül değişim ve gelişim göstermemiş olduğunu görmek müthiş üzücü geldi bana.

Yine bu kattaki en sevdiğim işlerden biri serbest grafikler, çizimler ve desenler yapan aktivist ve sanatçı Sue Coe’nun Hayvanların Vegan Manifestosu adlı gravürler dizisi oldu. İnsanın kendi zevki için hayvanlara çeşitli şekillerde çektirdiği işkenceleri ve acıları tasvir eden sanatçı, hayvanlara nasıl davrandığımızla birbirimize nasıl davrandığımız arasındaki paralelliklere de vurgu yapıyor. Onların çektiği acılar üzerinden kadın düşmanlığını, homofobiyi, ırkçılığı, faşizmi ve kapitalizmi eleştiriyor. Çok etkileyici bir seri, mutlaka görmelisiniz.
Boğazımın düğümlenmesine neden olan iki işten biri Janis Rafa’nın arabada kilitli kalmış bir köpeğin soluma ve inleme seslerinin yer aldığı, Zamanın Geçişini Beklerken adlı çok rahatsız edici bir video çalışmasıydı. Diğeri ise Füsun Onur’un kaybettiği kedisi için yaptığı Tekir’e Ağıt isimli çalışma oldu. Kedisinin belleğinde bıraktığı izleri taşıyan el işlemesi kumaşlar aracılığıyla kedisinin silüetini duvarlara yansıtarak heykeli durağan bir nesne olmaktan çıkarıp mekâna yayılan ve izleyiciyle etkileşime giren bir deneyime dönüştürmüş sanatçı.

2023 yılında hayatını kaybeden aktivist sanatçı Lin May Saeed’in hayvanlara karşı zorbalıkları hicvettiği işleri, sergi boyunca birçok yerde karşımıza çıkıyor. New York gökdelenleri fonunda betimlenen ve özgürlüğün simgesi halini alan yunuslu duvar kâğıdı, sık sık Greenpeace aktivistleri ile iş birliği yapan sanatçı Uriburu’nun bir çalışması.
Üst katta yer alan nakış, dokuma ve tekstil yerleştirme işleri arasında favorim Elen Braga’nın iki parçadan oluşan çalışması: zamanın başlangıcından 19. yüzyıla kadarki insanlık tarihini yeniden ifade eden Dünya Aşkı ve iklim kaynaklı bir yıkım sonucu hem insani hem de insan dışı yaşamın yok olduğu bir geleceğe dair bir mahşer tasavvuru olan Kurban isimli parçaların her ikisi de 2023 yapımı.
Denizatından Walt Disney animasyonunun yeniden kurgusunda gördüklerinize kadar aklınıza gelebilecek her çeşit hayvan türünü, resimden dokumaya, arşivsel belgelerden ses enstalasyonlarına kadar çeşit çeşit sanatsal ifade şekliyle sunan bu müthiş sergiyi gezmeyi unutmayın. 10 Ağustos’a kadar zamanınız var.
Şimdiden iyi gezmeler!
