Yaşanan coğrafyaların tarihi, politik, kültürel, sosyolojik çerçeveleri birbirinden tamamen farklı. Özellikle ayrılmış sınırlar seviyesinde düşünüldüğünde; aidiyet biçimleri, eğitim sistemleri ve kimlik unsurları ve siyaseti dahil olduğunda.
Bağlam, bir gözlemci için dil kadar eski bir konu olabilmesine rağmen, son 150 yıldır kavramsal/deneysel ve çağdaş sanatın geçirdiği bir gelişim süreci var. Bu serüvende künyesinden kopmuş bir eserin fiziki varlığı, kendini tanımlaması için yeterli olmadığından hayati öneme sahip. Buna, bölgesel/kültürel farklılıklar ve inşa edilmiş kimliğin özü gibi konular eklendiğinde, iletişimde alıcı/verici arasında ve anlamda, aleni bir kayma yaşanıyor.
Sanatın klasik yörüngesinden ayrılmaya çalıştığı, biçimden anlama doğru geçişlerin gerçekleştiği evre ardından artık, eserin fiziki üretimi tamamlandığında, kendisinin de tamamladığını söylemek mümkün değil.
Çalışmanın [teknik ve malzemeye odaklanan] nasıl yaratıldığına cevap arayan tarihsel yönelimden ziyade bugün, neden yaratıldığı ile ilgili hikayeyi aktarma sorumluluğumuz var. İzleyicinin merak etmesi/etmemesinden bağımsız olarak, anlam bütünlüğünü korumak için.
Sanatçının açıklamaları, küratörün aktarımları, sergileyen kuruluşun kurulumu bu kriterleri temel alarak gerçekleştirmesi ve bu aktarım zincirinin sağlıklı oluşturulması gibi bir gereksinim içindeyiz. Bu gereksinim, sanatçı ile eser arasındaki varoluşu anlamlı kılan tek şey. Dekorasyon mağazalarından duvarınıza asmak, bina girişine koymak için hazır yapım/baskı bir görsel veya obje satın almak ile, sanatçının eşsiz yaratımına sahip olmak arasındaki farkı yaratan elementler burada ortaya çıkıyor.

Detaylı segmentasyon, tarihsel, kültürel/toplumsal, kurumsal/ekonomik, sanat tarihsel, medyum/teknik, mekânsal, küratoryal, izleyici, niyet, dijital/medya başlıklarında yapılabilse dahî; kategoriler iç içe geçtiğinden, ayrımları netleştirmek gittikçe daha karmaşık hale gelir. Bağlamı, [algıda seçicilik ile birbirine karıştırmadan / önümüzdeki yazılarda örneklendirerek] şu başlıklarda temel ve fonksiyonel biçimde sınıflandırabiliriz:
I. Zaman [Temporal]
Sanat yapıtını oluşturan şeylerin, yalnız belirli bir dönem, çağ ya da kısıtlı bir zaman dilimi için anlam ifade etmesi, tanınabilir olması.
II. Mekan [Spatial]
Sergi konum değiştirildiğinde, eserlerin deneyimleyenler arasında tümüyle farklı [anlamsal] deneyimler oluşturması.
III. Bilgi [Epistemik]
a. Dil / Konuşulan herhangi dile ait kavramların, çevirinin kendisi dışında yarattığı nüanslar, atıflar ve bunların bilgisi.
b. Anılar / İzleyici hafızasında yer alan tarihi bilgilere referans veren eserler ve/veya kişisel anılar ziyaretçiye aktarıldığında, görülen yapıt ile sanatçı zihnindeki izdüşümü arasındaki bağlantının kavranabilir hale gelmesi.
c. Malzeme / Yapıt üretiminde kullanılan materyalin tarihi, kültürel, bulunurluk ve işlenebilirlik bilgilerinin, oluşan formun anlamı üzerinde söz sahibi olması.
d. Evrensellik / Genel–geçer hale gelmiş bilgilerin, açıklamaya ihtiyaç duymadan ve diğer kategoriler gözetilmeksizin, [sembolizm ile alakasız biçimde] aynı eksende veya çok benzer çağrışımlar yapmaları.
Sarı/siyah, üzerinde geçilmez yazan bir bant düşünün. Gördüğünüz yer bir inşaat alanı olunca akla gelen ilk şey işçi/ziyaretçi güvenliği iken; evinize dönerken mahallenizde, etrafında polisler varken görünce ilk düşünceniz, yakın zamanda orada bir suç işlendiği olur. Benzer şekilde bir sanat stüdyosunda yerde kırmızı damlalara rastlandığında, ilk çağrışım yere boya döküldüğü olmasına karşın; suç oranının yüksek olduğu şehirlerde yolda yürürken gördüğünde zihin, sıvının kan olduğuna dair bir bağlantı kurar.
Aynı objeyi çöpte görseniz ilgilenmeyecektiniz [mekan/konum]. Ama sergide görünce neden orada olduğunu merak etmek suretiyle ona yöneliyorsunuz. Herhangi günlük yaşam objesi [ready–made], zaten 100 küsur yıl önce oluşmaya başlamış, çağdaş sanatın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş, buluntu objeleri ve bağlam değiştirilmesini amaçlayan kavramsal sanatın parçaları. Sanat pazarının dekoratif tüketim dinamikleri pompalaması sebebiyle, koleksiyonerlik ve ana akımda karşılık bulamayıp, daha düşük bir sanat yapıtı gibi algılanıyor ve gösteriliyor.
‘White Box’ kurumlarda künyenin eserden uzaklaştırılması/koparılmasıyla ana akımlaşan biçimde, resepsiyon deskinden size belki verilen kağıtlar ve galeri yetkilisinin hiçbir zaman tam bağlamı [sanatçı/küratör kadar] sözel olarak sunamadığı, kalabalıkta talebe de yetişemediği deneyimler, galeri yönetim alışkanlıklarının merkezine konumlanmış durumda.
O sayfalarda alfabetik sırayla basılmış eser listesini görürsünüz, ancak galeri düzeni küratoryal sırayı gözeterek/asarak oluşturulmuştur. İzleyicinin genellikle telefonunu/çantasını elinde tutarak sergiyi gezdiği düşünülünce; çevrilerek eser bilgisini arayıp, açıklamanın sığıp sığmadığı belirsiz bir kağıda anlam/bağlam için güvenmesi ne kadar beklenebilir? Şimdilerde sergi metinleri, özenle basılan katalog ya da broşürler, yerini basın bülteni metinlerinin ziyaretçiye itelenmesine bırakıyor.
Otel lobilerinde çokça soyut heykele rastlarsınız. Soyut sanatta, [varsa] anlamı objeye yakın tutmak hayli zordur. Yine de, bu yapıtların [birer hazır yapım endüstriyel obje değil de heykel ise] sanatçılarının isimlerini, malzeme ve tekniklerinin yazılı olduğu künyelerini nadiren görürsünüz. Tam da o an, sanatçı bir boyacıya/dekoratöre, tablosu duvar kağıdına eşlik eden bir iç mimari unsura, heykelleri ise [neden, kim tarafından, ne düşünülerek yaratıldığını kimsenin bilmediği] boşluk dolduran maddelere dönüşür.
Bir de seyircinin “Bu sanat mı?” tepkisi verdiği yapıtlar vardır. Söyleyen kişinin, üretici zihinden farklı sanatsal/kültürel donanım seviyelerinde olması, soruyu sorduran şeyin ta kendisidir. İzleyiciler tarihsel, sosyal, genel kültürel boyutlarda birbirinden farklı süregelmiş tecrübeler edindiklerinden; bunların kesişim oluşturmasını, bireylerin yapıtı aynı doğrultuda yorumlamasını beklemek mümkün olmaz. Sembolizmin birkaç yüzyıldır çalışmamasının en önemli sebebi de budur, çeşitlilik. Eser künyesinin yapıtla bütünleşmesi ile, yapıtın fiziksel varlığının yakınında, seyirciyle buluşturulması gerekir ki; bu farklı arka planlara sahip izleyiciler, sanatçının yaratım amacını anlayıp, görsel/anlamsal tatmini yaşayabilsinler.
İlaveten uluslararası etkinliklerde sergilenen sanatçılar, hassaslaşan dil ve politik doğruculuk trendleri kapsamında sıklıkla sosyal medya ve basın linçlerine, hedef göstermelerine maruz kalıyorlar. Eserin yaratıldığı sırada dünyada hakim zamanın ruhu [zeitgeist] ve/veya sanatçının yüklediği anlamın dedikoduya, röportajlara gerek kalmadan künyede yer alması; 1800’ler sonrasında, eserin ulaşılabilirliği ile ilgili hayati bir rol oynuyor.
‘Açık Yapıt’ alışkanlığının, “Ne anlaşılıyorsa eser onu anlatmaya çalışmıştır” ezberinin, sosyo–kültürel sebeplerle işlemediği yeterince belirgin. Sanatta erişilebilirlik dendiğinde öncelikle, tesise ulaşabilmek ve fiziki kriterler akla geliyor. Halbuki anlamsal bütünlüğün ve yapıtın üretim süreç/sebebinin kavranması da; kural koyucuların, izleyicilerin, ziyaretçilerin deneyim eksikliğini bu alanda gidermesi de kritik öneme sahip. Gereksinim karşılanmadığında sergi/fuarlarda sıklıkla artan ‘iptal kültürü’ne maruz kalınması, kaçınılmaz bir hâl alıyor.
Seküler veya Hristiyan sanatçıların İslamofobik, Avrupalı beyaz sanatçıların ırkçı, protest sanatçıların ayrımcı, insan hakları aktivistlerinin duyarsız, erkek sanatçıların kadın düşmanı, batılıların koloni yanlısı algılanması büyük ölçüde bu bilgilerin aktarılamamasının getirdiği tahammülsüzlük sonucu.
Eser künyelerinde bu yüzden galeri tipi satış bilgisi ve sadelik yerine, müze tipi detaylar ve sanatçının neden o pratik üzerinde, hangi kişisel/sosyal arka plan bağlantısıyla çalıştığının belirtilmesi önemli. Küratör ve eleştirmen düzeyinde de aynı sıkıntının farklı yansımaları hâlen giderilemediği gibi, giderilmeye de çalışılmıyor. Bağlamı/hikâyesini merak etmeden, eserin yalnız fiziksel varlığının hayal gücüyle birleştirilmeye çalışılarak [fal bakarcasına] yorumlanması; anlam ve yapıt arasındaki boşluğun artarak devam etmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor. Akademide, sanat dünyasında, basında, klasik sanatın yüzyıllar önce geçerliliğini yitiren modellerinin yansımaları, gelişimin önünü kapatmaya devam ediyor.
