Zaman: 5 August, 2020

Senarist, Yazar Şeyda Aydın ile çok keyifli söyleşi…

Yazar Şeyda Aydın ile Söyleşi // Güncellendi!


Son zamanlarda okuduğum yerli bilim kurgu ve içinde queer barındıran kitaplar serisinin ( Diğer Evrenin Senaristi / Diğer Evrendeki Kadın / Parçalanmış Yansımalar ) romanlarının yazarı Şeyda Aydın ile harika bir söyleşi gerçekleştirdim.

Şeyda Aydın‘ın basılı ilk eserlerinin herkese ulaşmasını dileyerek kendisiyle ilgi merak ettiklerime sözü uzatmadan geçmek isterim.

ŞEYDA AYDIN
ŞEYDA AYDIN

1)Şeyda Aydın kimdir?

Şeyda AYDIN, ya da bilinen diğer adıyla Sheida Aiden, 23.04.1981’de İzmir’de dünyaya gelmiş, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini İzmir’de tamamlamış; Dokuz Eylül Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığı bölümünden mezun olmuş, birkaç yıl Ankara’da yaşamıştır ama şu an İstanbul’da hayatına devam etmekte olan ufak tefek bir kadındır. Senaryo yazarlığı ve film yapım eğitimleri de almıştır ki, kendini sürekli geliştirmeye çabalayan biridir. Sanatın her dalını sever, özellikle dünya sineması, müziği ve kurgu edebiyatı ile ilgilidir.

2)Asıl işinin temposunda nereden esti kitap yazmak?

Zaten film ve dizi senaryoları yazıyordum, benim için asıl işim diye bir şey yok, çünkü asıl işim her zaman araştırmak, gözlemlemek, öğrenmek ve yazmaktı. İçinde yaşadığımız bu dünyayı bir distopya olarak gördüğümden, toplumun çoğunluğunun sabah evden çıkıp gittiği işinin hayallerindeki iş olmadığını iyi bilecek kadar insanlarla empati kurabiliyorum. Bu yüzden daima şöyle derim; bu ülkede yaptığı iş kimi doğru tanımlıyor ki? Herkesin hayalleri var ve bunlara ulaşmak maalesef bu dünyada çok zor ve sıkıntı çekmeden, çabalamadan, aç kalmadan da ne yazık ki başarılı olmak mümkün değil.

Kitap yazma olayını anlatmam gerekirse, rutinimde zaten senaryolar yazıyor, yazdığım senaryoları yurt dışındaki endüstriyel dizi yapım şirketlerinden birine gönderiyordum, sonra bir mucize oldu, bir şey beni kitap yazmam konusunda itekledi ve aniden ilham geldi, her ne kadar geç kalmış bir ilham olduğunu bilsem de inanarak yazdım. Yazarken kalbimi akıttım, ruhumu verdim, çünkü yazdığım şeylerin büyük kısmı aslında rüyalarda gördüklerimdir. Ayrıca film senaryosu olarak yazdığım onca hikâye vardı, onca kurgu, onca karakter, tüm bunlara baktım ve bu konuda ne kadar üretken olduğumu ama film olarak hayata geçme şansının çok az olduğunu; oysa bir roman yazabileceğimi, insanlara yazdıklarımı edebiyat diliyle farklı bir şekilde aktarabileceğimi düşündüm. İşte şimdi buradayız ve kitap sayfaları üzerindeki çetrefilli yolda ilerliyoruz.

3)Yazmak sana ne ifade ediyor?

Yazmak benim için bir çıkış, bir kaçış, bir yolculuk… Gerçekten de içinde yaşadığımız dünyanın gidişatından, insanların duyarsızlaşmasından, bir şeyler üreten ve bir şeyler başarmaya çalışan insanların durmadan kötülenmesinden, iyinin aşağı çekilip kötüleyenin alkışlanmasından fena halde rahatsız ve huzursuzum. Bu nedenle yazarak, saflığın, sevginin ve gerçek aşkın olduğu topraklara kaçıyorum.

4)Yazmak için ilham aldığın kişiler, yazarlar, kitaplar veya filmler var mı?

İlham aldığım kişiyi kendime saklamayı tercih ediyorum, anlayan varsa o da kendine saklasın, çünkü o, benim için güvenli bölge, sığındığım özel bir dünya ve onunla orada güçlü, hem mucizevî hem de ayakları yere sağlam basan bir iletişimim var, buna zarar gelsin istemiyorum, bunu sözcüklerle ifade etmem çok zor. Neyse ilham aldığım yazarları anlatayım en azından, ama o kadar çok var ki, mesela Oscar Wilde, Ursula K. Le Guin, Virginia Woolf, Margaret Atwood, Aldous Huxley, George Orwell, H.G. Wells, Ray Bradbury, Richard Morgan, Isaac Asimov, Edgar Allan Poe, Paul Auster, Neil Gaiman ve Zamyatin ve bu yazarların kitapları. Mesela, Mülksüzler, Karanlığın Sol Eli, Biz, 1984, Damızlık Kızın Öyküsü, Cesur Yeni Dünya, hatta Değiştirilmiş Karbon, Zaman Makinesi, Dorian Gray’in Portresi, Kuzgun, Ben Robot… Bu yazar ve kitap listesi böyle uzar gider. Filmler kesinlikle siberpunk distopik ve futuristik ütopik filmler, 1980’lerin bilimkurgu filmlerine bayılıyorum, çünkü o dönemde bilimkurguda derin bir felsefe vardı, hele Blade Runner’da. Günümüzde ise, makine ile insanın arasındaki özü, hafıza ve anıları sorgulayan filmler, Ghost in Shell veya sonsuz yaşamı, bilinç aktarımının ne kadar gerekli olup olmadığını bize sorgulatan edebiyat uyarlaması Değiştirilmiş Karbon ya da 90’lı yıllarda gönlümüze taht kuran The Crow, bilinen diğer adıyla Ölümsüz Aşk. Retroyu, 80’lerin mor, yeşil, lacivert sinematik renklerini, DeLorean arabaları, antika cafe racer motosikletleri, siberpunk dünyaları seviyorum. Ha bir de İskandinav Mitolojisini unutmamalı, iki kahramanımın ilk isimleri özellikle o topraklardan geliyor.

5)Yazmak için en verimli ortam senin için neresidir?

Kesinlikle yazmak için en verimli ortam, yalnız olduğum, kulaklığımdan müziğin geldiği, kahvemin ve bilgisayarımın olduğu, kısacası huzurlu olan her yer. Ama bazen durup göl kıyısında bir evimin olmasını, orada yazmayı hayal ediyorum.

6)Yazmayı tercih ettiğin özellikle bir saat dilimi ya da gece gündüz kavramın var mı?

Tatil günlerimde sabah saat 7’de kalkıp yazmaya başlayıp, gece yarısından sonra 2 veya 3’e kadar yazıyorum. Eğer işten eve gelmiş isem, uygun ortamı hazırlayıp hemen bilgisayar başına geçiyor sabaha kadar yazıyorum, bir veya iki saatlik uyku ile işe gidiyorum ve bu benim tüketmiyor, çünkü yazdığım için mutlu oluyorum, bu hücrelerime de yansıyor. Eğer bir şeyi tamamlamak ve başarılı olmak istiyorsanız, hele ki bu yazmak ise, kesinlikle uykunuzdan ve soysal yaşamınızdan feragat etmeniz şart.

7)Yazarken kendini her şeyden soyutlar mısın yoksa birçok şey ile bütünleşerek yazmak seni besler mi?

Genellikle bir romana, bir hikâyeye veya bir senaryoya başlamışsam, her şeyden elimi eteğimi çektiğim doğrudur, çünkü bir şeyler zihnime dökülüyor ve onları bir an önce aktarmam gerekiyormuş gibi hissediyorum, kötü etkilenip ilhamın kaçmasını önlemek için insanlarla iletişimi en aza indiriyorum.

8) İlk çalışma olarak seri kitap çıkarma fikri nereden geliyor? İlk etap için zorlayıcı ve riskli değil mi?

Açıkçası başlarken bunun bir seri olacağını planlamadan yazdım, seri olması tamamen kendiliğinden gelişen bir durum. Göl kıyısındaki o partide, karşıya doğru bakıp gülümsemiş olsa da, o kadını oracıkta bırakamazdım, hikâye devam etmeli ve herkes birlikte yeniden nefes almalıydı, hem de yepyeni dostlarla. Kitap yazmayı para kazanma veya ünlü olma hedefiyle yapmadığım, sadece hikâyemi kitlelere ulaştırma yönünde başarmaya odaklı yaptığım için bunun tek veya seri olup olmamasını pek umursamadım. Benim tek derdim, yüz yüze bile gelmediğim insanların kitaplara ulaşıp Eeva ile Veera’yı okuması ve onlara da aynı duyguları hissettirebilmem ki zaten çevrenizdeki arkadaşlarınız (üç-beş arkadaşım haricinde) kitabınızı alıp okumuyor, destek olmuyor, bunu öngörmüştüm. Gerçekten de Oscar Wilde haklıymış, “Dostun acısına ortak olmak kolaydır ama başarısına sempati duymak sağlam bir karakter gerektirir.” Neyse ki benim için değerli olan, ağzını-burnunu kıvırmadan okuyacak olan hiç tanışmadığım o muhteşem insanlara ulaşmak. Ulaşmaya başladığımı da düşünüyorum ve ne kadar heyecanlı olduğumu anlatamam; hiç tanımadığım insanlardan, pozitif yorumlarla dolu mesajlar, e-postalar alıyorum, bu beni umutlandırıyor.

9)Ütopik bir dünya yaratmak zor ve eş cinsel aşkı konu almak günümüzde cesaret ister iken; sen hem ütopik bir dünya hem de iki kadını aynı kitapta işliyorsun? Bu iki uç noktayı (kimileri için) nasıl bir arada yaratabildin?

Oradaki ütopik dünya, benim hayallerimin, rüyalarımın dünyası ve orada herkes eşit, cinsiyet ayrımcılığı, cinsel kimlik gibi kavramlar yok, olmamalı da. Eğer bir ütopya yaratıyorsanız, orada herkesin mutlu olmasını, iyi eğitimli olmasını, modern ve duyarlı olmasını isterseniz, değil mi? İşte bu noktada ilk yapacağınız şey, cinsel kimlikleri kaldırarak insanlar arasındaki ayrımcılığı yok etmek olmalı, sonrasında zaten kadın, erkek veya interseks bireylerin kendilerini doğru şekilde ifade edişiyle, ten rengi gibi ayrımlar da kalkmaya başlar ve işte karşınızda Kuirtopya. İçinde yaşattığı gerçek kendisi, özü bastırılmamış kişiler, hayat yolunda daima daha başarılı ve sevgi dolu olacaktır. Bunu iki kitapta da işinde başarılı menajer Siiri Kangas karakterinde vermiştim.

10)Ütopik tarafından çok, iki kadının aşkından dolayı eleştiri(ler) aldın mı? Nasıl karşılıyorsun?

İlginçtir bu konuda hiç eleştiri almadım, genelde insanlar bu konuda konuşmayı sevmiyor, yaşadığımız coğrafyada bu gibi şeyler, ne yazık ki üzerine konuşulup tartışılmaktan çok, sanki evdeki paspasın altına ötelenen tozmuş gibi saklanmaya çalışılıyor ama bilinmiyor, o toz daha sonra çoğalır ve evin içinde büyük bir sorun olur. Hey buraya bakın, umursanmayı hak edecek çok fazla kadın kadına veya erkek erkeğe aşk var bu dünyada, bunu görün, bunun illa fantastik-bilim kurgu romanlarında, film ve dizilerinde kabul edilir olması gerekmiyor. Biz insanlar, ancak birbirimizi dinleyip anladıkça, empati kurup karşımızdakinin acısını ve mutluluğunu sempati ile gerçekten hissettiğimizde bu dünya kurtulur, bunun başka yolu yok, her şey gerçekten sevgiden geçiyor.

Aldığım tek eleştiri şöyleydi; (birkaç okuyucunun ortak eleştirisi aslında) yazdığım romanların ülkemizdeki klasik yerli edebiyat okuyucularının algılaması için çok fazla olduğu, yani yabancı bir roman gibi değerlendirilmesi gerektiği, hatta bu ülkeyi boş verip direk yurtdışına açılmam gerektiği yönündeydi, bunu da iltifat olarak kabul ettiğimi söylemeliyim.

11)Bir tarafta güzel ve çalışkan Eeva; diğer tarafta duygularını içinde yaşayan ve yazar olan Veera. Hangisi senin zayıf noktanı oluşturuyor? Neden?

ŞEYDA AYDIN

İkisi de benim zayıf noktam. Eeva karakteri bence, en üstteki kadın gibi; Veera ise onu dengeleyen karakter, ikisi de birbirini iyi sarsıyor, kendine getiriyor ve birbirlerine ilham veriyorlar. İkisi aynı karakter yapısında olsaydı asla birlikte olamazlardı; hatta biri Alfa, diğeri Beta, ama ilginçtir ki, kimi okuyuculara göre de tam tersi, örneğin Veera içe dönük olduğu kadar da cesur, Eeva’dan bile. Neyse ikinci kitap olan Diğer Evrendeki Kadın’da biraz ters köşe yaptım, ondan olsa gerek. Sonuçta, acı çekeceğimizi biliyor olsak bile, bazen iyi niyetli ödünler vermeliyiz, bazı fedakârlıklar yapmalıyız ki iki taraf da yoluna devam edebilsin, bencilce düşündüğümüz zaman hem kendi, hem de karşımızdakinin hayatını mahvederken, aslında elimizdekinden fazlasını kaybettiğimizin farkına varmamız geç olabiliyor. Dediğim gibi, biz insanlar, kendi keyfimizden önce dünyayı düşünmeliyiz, Eeva ile Veera önce dünyayı sonra aşklarını düşündüler, bu fena cesaret istiyor.

12)Türkiye’de iki kadın ilişkisini bu kadar açık ve sürükleyici anlatmak zor iken zoru başarıyorsun ve açık bırakılan ve kapatılmak istenmeyen bir alanı dolduruyorsun. Kadın merkezli ve cinsiyet eşitliğinden devam edip yeni kitaplar yazacak mısın?

Evet, kesinlikle böyle devam edeceğim, idealist bir yazar olarak hem de. Romanların dünyaya açılması için İngilizceye tercümesine çalışarak, Nebula, Locus ve diğer fantastik roman ödüllerine gözümü dikerek…

13)Kadın olmak sana ne ifade ediyor?

Güçlü olmak, düşse de ayağa kalkmasını bilmek, küllerinden doğmak, bağımsız olmak; zeki, estetik, duygusal ve aynı zamanda mantıklı olmak.

14)Sence cinsiyet eşitliği için ütopyalara ihtiyacımız var mı?

Tabii ki var, şu an içinde yaşadığımız dünyada, asırlardır kadını erkeğin arkasına itekleyen dünyada, tanrıçalar aniden belirip, asalarını yeryüzüne vurup bizi olumlu yönde etkilemedikçe bu algıların değişmesine imkân yok, en azından önümüzdeki 100 yıl mümkün gibi görünmüyor. Belki 100 yıl sonra dünya nüfusu azalınca, herkes savaşmayı bırakır, birbirini kucaklar, kim bilir belki o zaman barışçıl bir dünya ile bir Netta kurulur.

15)Bilim kurgu dışında başka türlerde yazacak mısın? Özellikle işlemek istediğin bir konu var mı?

Hayır, bilimkurgu ve fantastik dışında başka bir türde yazmayı düşünmüyorum. Yazdığım üç roman her ne kadar ütopya ve distopya içerikli olsa da, buram buram siyasetle dolu bir hikaye henüz işlemediğimi iyi biliyorum. Bendeki hikayelerde, distopya ve ütopyanın içinde romantizm daha ağır basıyor, aşk daha fazla öne çıkıyor. Sanırım romantizmden biraz sıyrılıp daha sert, daha acımasız, fantastik bir suç romanı üzerinde çalışacağım. Hikaye yine gelecekte geçecek, ancak hardcore bilimkurgu yapmak istemiyorum, yani bilirsiniz, havada uçan uzay gemileri, lazer silahları ile savaşan bir dünya benlik değil.

16)Kitapların reklamını kendin yapıyorsun. Olayın hem yazarlık kısmında bulunmak hem de reklam ve pazarlamasını kendi başına yapıyor olmak zor mu?

Bir yayınevine bağlı olan kurumsal bir yazar olsam da, işin o kısmı ile kendim ilgilenmek istedim. Evet, oldukça zor, edebiyat da sanat da hamallıktır ama ben sırtımdaki bu yükü yine de eğlenerek taşıyorum, çünkü hazırladığım fotoğraf ve tanıtım filmlerinde bir ruh var, hikâyemin ruhu ve ben o ruhum, bunu da insanlara en doğru şekilde ifade etmeye çalışıyorum. Birebir alıntı yapmadan, kısaltarak veya kahramanlarımın ağzından konuşarak veya merak uyandırıcı kesitler ile paylaşımlar yapıyorum.

17) Son kitabın ”Parçalanmış Yansımalar”, okuyucuya ne anlatmaya çalışıyor?

Hikâye distopik bir evren üzerine kurulu olduğu için romana sosyolojik açından bakıldığında öncelikle, bu evrendeki -aslında günümüz evrenine oldukça benzer- suç ve adaletsizlik algısını, insanın güçlü olan karşısında çaresizliğini, savaşın hiçbir tarafa hiçbir şey kazandırmadığını, karmanın eninde sonunda bir şekilde yaşandığını, sınıfsal ayrımları, öteki olanları ve onların her yasağa rağmen aşklarını yaşama arzusunu anlatıyor. Tabii en önemlisi de dünyayı savaşın değil; ancak pasif bir direnişin kalıcı olarak değiştirebileceğini… Bu kansız devrim için de tanrıçaların dokunuşuna muhtaç olduğumuzu anlatmaya çalışıyor. Hikâyenin kahramanları ele alındığında roman insanın, işlenen bir takım suçlar karşısında sınırlarının nereye kadar zorlanabileceğini, aşklarını zorlayıcı koşullar altında nereye kadar devam ettirebileceğini ifade etmek istiyor. Ortada saf, naif ve kırılgan bir aşk da yaşanıyor tabii. Tüm bunlar, geleceğin bilimkurgusal siberpunk evreninde, fantastik ve mitolojik bir kurgunun haritasına uygun olarak şekilleniyor elbette. Özetlemek gerekirse; Parçalanmış Yansımalar küllerinden doğan aşırı güçlü kadınların anlatıldığı bir roman. Romanda geçen annelerden, evlatlara değin tüm kadınların ortak bir noktası var; hepsinin dirayetine vurgu yapılıyor. Astrid’te, Freya’da, Eeva’da, Veera’da, Mila’da, Disella’da farklı şekillerde görmek mümkün bu dirayeti.

18) Eşcinsel aşk, çocuk cinayetleri, evren dışı canlılarla bağlantı, adaletsizlik, savaş, iki zıt evren arası bağlantı… Bütün bu başlıkları harmanlamak sana ne ifade ediyor?

Eşcinsel aşk, siberpunk evrende geçen bir hikâye için biçilmiş kaftandı; çünkü ötekinin hikâyesinin anlatılması için çok uygundu. Siberpunk evrenlerde geçen hikâyeler daima, ezilenler üzerine kurulur. Bu alışılagelmiş siberpunk bir evren olmamalıydı; acımasız olduğu kadar romantik de olmalıydı. Eşcinsel aşklar, günümüz evreninde baskılar altında yaşandığı için, romanda da başrol ve kahramanlar bu yüzden eşcinsel âşıklar. Çocuk cinayetleri ve pedofiller daima üzerinde durmak ve lanetlemek istediğim bir konuydu, bu nedenle işlemem gerektiğini düşündüm. Evren dışı canlılar ise İskandinav mitolojisi ile derinden bağlantılı olduğundan hikâyenin bel kemiğini oluşturuyor; bu yüzden benim olmazsa olmazım. Adalet gibi kavramlar ise herkes için görecelidir; bunun ifade edilmesi gerekiyordu. Zıt iki evren; okuyucunun evrenlerarası farklılıkları görebilmesi, ölçmesi için önemliydi. Sonuçta hepsi, hikâyemin ana yapısı… Serinin temeli; kadınlar, aşklar, doğaüstü olaylar, tanrıçalar, distopik ve ütopik paralel evrenler üzerine kurulu. Tüm bunlar benim için çok fazla şey ifade ediyor.

19)  Sırada dördüncü kitap var. Peki onda ilk üçün devamını görücek miyiz? Yoksa bu seri burada bitti mi? Projen nedir?

Hayır, bu seri burada noktalandı. Hepsini bu şekilde bırakmak istiyorum şimdilik. Şimdilik dedim, çünkü ileride üç kısa öyküden oluşan bir öykü kitabı yazmayı düşünüyorum. Öncelikle herkesin seriyi sindirmesini ve yorumlamasını bekliyorum. Her ne kadar seri diye belirtsek de her kitap bana göre tek başına okunabilen romanlar olarak kurgulandı. Dördüncü kitaba, yani romana gelince fantastik bir suç romanı üzerinde çalışıyorum. Vefalı okuyucularımı epey sarsacak bir kurgum var; diğerlerine benzemeyecek. Sanırım gitgide sertleşiyor kalemim; ele aldığım kahramana acımadan vuracağım kalem darbeleriyle. Elbette yine bir kadın başrolümüz var ama hayatı önceki hikâyelerime kıyasla fazlasıyla sınırları zorlayıcı. Önceki romanlarda hümanist bir bakış açısıyla bakmıştım; amma velâkin artık hümanizmi bir kenara bırakıp insanın içindeki zifiri karanlığa yolculuk etme vaktidir benim için.

Bu içten, samimi söyleşi için Şeyda Aydın‘a çok teşekkür ediyorum. Başarılar diliyorum…

Nil Has

1988, İstanbul doğumlu. Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi mezunu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir