Çizgileriyle dünyaya kafa tutan cesur sanatçı Marjane Satrapi, 4 Haziran’da aramızdan ayrıldı. Satrapi, çizgi roman dünyasının ve sinemanın en özgün seslerinden biri, baskıya karşı bireysel özgürlüğün de simgesiydi.
Otobiyografik çizgi romanı Persepolis’te kendi hikâyesini anlatmakla kalmadı; bir coğrafyanın kaderini, kaybolan çocukları, devrimlerin gölgesinde büyümeye çalışan gençlerin çığlığını tüm dünyaya duyurdu.
Çizgilerle Bir Direniş Tarihi
Marjane Satrapi 1969 yılında İran’da doğdu ve çocukluğunu Tahran’da geçirdi. Şah rejiminin çöküşüne, İran Devrimi’ne, ardından gelen baskıcı döneme ve İran-Irak Savaşı’nın yıkımlarına ilk elden tanıklık etti.
Yaşadığı coğrafya onu susturmak, tek tipleştirmek istedikçe o, kendi sesini bulmayı seçti. Avrupa’ya uzanan göç yolculuğu ona hem bir sürgünün melankolisini hem de dünyayı sarsacak sanatsal bir özgürlüğü getirdi.
Satrapi, yaşamına Paris’te devam ederken, çocukluk yıllarını ve İran’ın yakın tarihini anlatmayı sürdürdü; trajediyi mizahla, acıyı umutla harmanladı. Onun elinde kalem, dogmalara, adaletsizliğe ve unutuluşa karşı duran güçlü bir silaha dönüştü.

Bir Başyapıt: Persepolis
Onun adını dünya tarihine altın harflerle kazıyan kuşkusuz Persepolis oldu. Önce bir çizgi roman olarak doğan, ardından 2007 yılında sinemaya uyarlanan bu animasyon film, sinema tarihinin en dürüst ve etkileyici hikâyelerinden biri oldu.
İran’ın siyasi dönüşümünü ve yakın tarihini; bir çocuğun, bir genç kadının ve bir göçmenin gözünden, bir kurban veya kahramanlık anlatısına çevirmeden anlattı dünyaya.
Batı’nın Doğu’ya olan oryantalist bakışını ve klişelerini bu filmle yerle bir eden Satrapi, İran halkının sadece politik figürlerinden ve siyasi gelişmelerden ibaret olmadığını, her birinin aşkları, korkuları ve hayalleri olan insanlar olduğunu siyah beyaz çizgilerin büyüleyici kontrastıyla gösterdi. Animasyonun ise sadece çocuklar için değil, yetişkinlerin kalbine dokunan güçlü sanatsal ifade biçimlerinden biri olabileceğini aldığı ödüllerle kanıtladı.

Veda
Satrapi her zaman dürüstlüğü ve sansürsüz açık sözlülüğü savundu. Persepolis’in ardından da yeni işler üretmeye, yönetmeye ve ses olmaya, sanatını politik duruşundan ayırmadan devam etti. Devrim ve sürgün hikâyelerinin nasıl anlatılabileceğini yeniden şekillendiren bir külliyat bıraktı.
Ülkesinin acı çeken kadınlarının ve gençlerinin sesi olurken, özgürlük mücadelesini uluslararası platformlarda görünür kıldı; sansüre ve otoriter rejimlere her zaman karşı durdu. Korkuya teslim olmamayı, ne olursa olsun kendimiz kalabilmeyi ve mizahın şifalı gücünü gösterdi bizlere.
Tarih onu, kişisel yaşam öyküsünü evrensel bir anlatıya dönüştürebilen ender yaratıcılardan biri olarak; asi ruhuyla, dik duruşuyla ve çizgileriyle hatırlayacaktır.
Dünyayı biraz daha gürültülü, biraz daha cesur ve çok daha anlamlı kılan siyah beyaz çizgilerin ardındaki o rengârenk ruha saygıyla…




