İstanbul’un kalbinde, zamanın katmanları arasında bir yürüyüşe davet… Usta fotoğrafçı Timurtaş Onan ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, yalnızca yeni kitabı “İstanbul’un Hanları” üzerinden değil, aynı zamanda kırk yılı aşkın süredir kentle, insanla ve fotoğrafla kurduğu derinlikli ilişkinin izinde şekillendi. Onan, yaklaşık on yıla yayılan bir çalışmanın ürünü olan bu kitapla, Kapalıçarşı’dan Perşembe Pazarı’na uzanan hanları sadece belgelenmiş yapılar olarak değil, yaşayan sosyal hafıza mekânları olarak ele alıyor. Her bir han, mimarisi kadar içindeki insan öyküleriyle, ustaların izleriyle ve kaybolmaya yüz tutmuş bir üretim kültürüyle karşımıza çıkıyor.
Onan’ın fotoğraf pratiğinde ışık, form ve içerik arasında kurduğu hassas denge; hem estetik hem de düşünsel bir derinlik yaratıyor. Siyah-beyazın zamansız diliyle yakaladığı anlar, kent belleğinde silinmeye yüz tutmuş izleri görünür kılıyor. Onan için İstanbul, yalnızca bir fon değil; çelişkileriyle, direnciyle, dönüşen yapısıyla başlı başına bir karakter. Fotoğrafla ilk tanıştığı yıllardan bugüne uzanan bu yolculukta; sanatın farklı disiplinleriyle kurduğu bağ, teknolojinin fotoğraf üzerindeki etkilerine dair gözlemleri ve genç kuşaklara yönelik uyarıları da söyleşimizin dikkat çeken başlıkları arasında yer alıyor…

“İstanbul’un Hanları” adını verdiğiniz kitabınız okuyucularla buluştu. Fotoğrafladığınız hanlar, Tarihi Yarımada’da Kapalıçarşı etrafından başlayarak Mercan ve Çakmakçılar Yokuşu ile Mahmutpaşa’ya, Eminönü’nde Rüstem Paşa Camii Külliyesi’ne ve Haliç’in öte yakasındaki Karaköy’de Perşembe Pazarı’na kadar uzanıyor. Bu kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığını ve hayata geçtiğini sizden dinleyebilir miyiz?
“İstanbul’un Hanları” kitabı, yaklaşık on yıla yayılan uzun soluklu ve derinlikli bir çalışmanın ürünü. Başlangıçta Tarihi Yarımada üzerine yaptığım çekimlerin bir uzantısı olarak hanlara yöneldim. Ancak zamanla bu kadim yapılarla kurduğum ilişki, yalnızca fiziksel mekânları belgelemekten öteye geçti. Hanlarda tanıştığım ustalarla kurduğum samimi dostluklar, günbegün karşılaştığım insan hikâyeleri ve keşfettiğim görsel atmosfer, bu çalışmayı kendi başına bağımsız bir proje haline getirdi. Bu on yıllık süreçte, hanlarda atölyem ve İFSAK ile birlikte üç ayrı proje gerçekleştirdik. Son olarak da, kendi fotoğraflarımdan oluşan “İstanbul’un Hanları” kitabı yayımlandı. Bu kitap, bir yandan hanların mimari ve sosyal belleğine tanıklık ederken, öte yandan İstanbul’un kaybolmaya yüz tutan yüzünü hatırlatmayı amaçlıyor.
Fotoğraflarınız zamansızlık duygusu vermesinin yanı sıra anları en saf haliyle yakalaması, kontrastları ve tonları görsel hafızamızda çok güçlü imgelerle iz bırakıyor. 40 yılı aşkın süredir fotoğrafçılık yapan birisi olarak bu tür fotoğraflar çekebilmenin püf noktaları neler?
Fotoğraf pratiğimde belirleyici unsur, imgelerin taşıdığı duygusal yoğunluktur. İzleyiciyle duygusal ve zihinsel düzeyde ilişki kurabilen görüntüler üretmeye odaklanıyorum. Amacım, tanıklık ettiğim dönemi hümanist bir perspektifle ele alarak, bireylerin yaşantılarını ve duygularını kişisel yorumumla harmanlayan bir görsel anlatı geliştirmektir. Estetik kaygılar elbette belirleyicidir; ancak fotoğrafı yalnızca biçimsel bir araç olarak değil, aynı zamanda sosyal içerikli bir ifade alanı olarak da değerlendiririm. Gündelik yaşamın içinden süzülen, çoğu zaman görünmez kılınan bireylerin gerçekliğine odaklanmak, bu anlatının temel yapı taşlarını oluşturur. Işık ve form, görsel bütünlüğün inşasında temel rol oynar. Çekim sırasında ışığın yönü, kompozisyonun sade yapısı ve geometrik-organik formların dengesi, görüntünün estetik niteliğini ve anlatım gücünü doğrudan etkiler. Kompozisyondaki her öğenin kendi içsel tutarlılığını koruması, duygunun izleyiciye berrak biçimde aktarılmasını mümkün kılar.

Bazı projelerde siyah-beyaz fotoğraf tercih etmenizin temel sebebi nedir?
Yalnızca estetik bir seçim değil, aynı zamanda bilinçli bir ifade stratejisidir. Siyah-beyazın zamansız yapısı, görüntüyü renkten arındırarak izleyicinin dikkati duygu ve içerik yönüne kanalize eder. Bu yaklaşım, görsel anlatımda hem sadeleştirici hem de derinleştirici bir etki yaratır. Sonuç olarak, yalnızca görünen olgulara değil, aynı zamanda sezgi, bellek ve tahayyül alanlarına da hitap eden görsel üretimler hedeflenir. Bu çerçevede temel gayem; insanı, zamanı ve mekânı bir araya getiren, estetik açıdan güçlü fakat aşırı biçimciliğe kaçmayan, düşünsel ve duygusal derinlik taşıyan kareler üretmektir.
Fotoğrafladığınız hanlar arasında; Büyük Valide Han, Büyük Yeni Han, Abud Efendi Han, Çuhacı Han, Kalcılar Han, Büyük Yıldız Han, Yaldızlı Han, Ali Paşa Hanı ve Balkapanı Han bulunuyor. Bu hanlar içerisinde sizin için en özel olanı hangisi ve neden? Fotoğraf çektiğiniz esnada karşılaştığınız ilginç hikâyelerden bahsedebilir misiniz?
Her han, benim için benzersiz bir karaktere sahiptir. Kimi melankolik bir ruh taşıyor, kimi canlı ve hareketli bir enerji yayıyor; kimi ise yorgun görünmesine rağmen direncini ve dayanıklılığını koruyan bir yapıya sahip. Bu nedenle, hanlardan sadece birini diğerlerinden ayrı tutmak mümkün değil; zira hepsi, İstanbul’un tarihî belleğini ve ruhunu oluşturan ayrılmaz parçalar olarak birbirine bağlıdır. Bu mekanlarda zamanla çok sayıda insanla karşılaştım, farklı ilişkiler kurdum. Bazılarıyla dostluklar gelişti, bazılarıyla ise sadece sessiz bir selamlaşmayla yetindim. Aralarındaki bağların kurulması ise farklı zaman ve emek gerektirdi. Her bir birey, içinde bulunduğu mekânın atmosferini ve hikâyesini yansıtan özgün bir öykünün parçası oldu. Çektiğim her kare, aslında o anın ve mekânın küçük bir hikâyesini anlatır. Fotoğraflarımda sadece görüntüleri değil, o anın duygusunu, insanlarının yaşam izlerini ve hanların zamana karşı dirençli varoluşunu belgelemeye çalışıyorum. Böylece, her han birer görsel metin hâline gelir; İstanbul’un geçmişine dair zengin ve çok katmanlı anlatıların kapısını aralar.
İstanbul’un hanları, hem tarihsel hem de kültürel açıdan büyük bir öneme sahip. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, hanlar, kervanların ve tüccarların konakladığı, mallarını depoladığı ve ticaret yaptığı yerler olarak işlev görüyordu. İstanbul, önemli bir ticaret ve kültür merkezi olduğu için, şehirdeki hanlar da bu işlevi yerine getiren yapılar arasında önemli bir yer tutuyordu. Sizce şehir sakinleri İstanbul’un hanlarına dair yeterince bilgiye sahip mi?
Ne yazık ki hanlar, bugün çoğunlukla göz ardı edilen, gündelik yaşamın dışında kalmış yapılar olarak algılanıyor. Oysa bu yapılar, İstanbul’un kültürel belleğini taşıyan, katmanlı geçmişin sessiz tanıklarıdır. “İstanbul’un Hanları” kitabıyla temel amacım, bu görünmeyen dünyayı görünür kılmak; kentin hızla silinen hafızasına bir katkı sunmaktı. İstanbul’da yaşayan birçok insanın, özellikle de genç kuşakların, ne yazık ki Tarihi Yarımada’daki kültürel mirasla olan bağları oldukça zayıf. Bu çalışma, o bağı yeniden kurabilmek adına bir davet niteliği taşıyor. Bu çalışma aracılığıyla hem mimari belleği hem de içindeki insan dokusuyla birlikte, üretim kültürünü ve emeğin mekânla kurduğu ilişkiyi kayıt altına almayı amaçladım. Daha önceki projelerimden biri olan “Terk Edilmiş”, benzer bir izlek üzerinden ilerliyordu. Camialtı Tersanesi’nin, üzerine inşa edilmekte olan dev bir otelin gölgesinde kaybolmaya yüz tutmuş geçmişini belgeledim. Mimari miraslar, yalnızca taş ve harçtan ibaret değildir; onlar bizim geçmişle olan bağımızı kurar, kimliğimizi besler. Yerleşim biçimleri, işlevleri ve yaşanmışlıklarıyla, toplumsal belleğin mekânsal ifadesidirler. “Terk Edilmiş” projesinde, geçmişin izlerini fotoğrafla belgelemekle kalmadım; aynı zamanda yaklaşan dönüşümün ayak seslerini de duyurmak istedim. Çünkü bu yapılar yalnızca yıkılmakla tehdit edilmiyor unutulmakla da yüz yüze…
“İstanbul çelişkilerle dolu ama bir o kadar da büyüleyici”
Timurtaş Onan
İstanbul tutkunu olduğunuzu biliyorum. Bu şehir ile ilk tanışmanız nasıl oldu? Sizi İstanbul’a meftun kılan şeyler neler? Üç imparatorluğa başkent olan İstanbul’u kendi pencerenizden nasıl tanımlarsınız?
İstanbul’da doğdum, burada büyüdüm. 1980’li yıllarda fotoğraf çekmeye başladım. Bu şehir beni şekillendirdi. Onunla çok özel bir ilişkim var. İstanbul… Zor, karmaşık, çelişkilerle dolu. Ama bir o kadar da büyüleyici, davetkar ve vazgeçilmez. Her köşesi, her katmanı hem geçmişin hem bugünün izlerini taşırken, insana hem ait hissettiriyor hem de zaman zaman dışarıda bırakıyor. Bu şehir bir yalnızlık değil; bir çokluk hali. Kozmopolit yapısıyla, yüzyıllardır farklı kültürlerin iç içe geçtiği, seslerin birbirine karıştığı bir yer. 70’li ve 80’li yıllarda taşradan gelenlerin direnişi, emekçilerin hanlardaki gündelik hayatları, Haliç’in sisli sabahlarında ağır ağır açılan tersane kapıları, mezarlıkların sessizliği… Bunlar sadece hatıralar değil; yaşayan, dönüşen, ama hep bir yerinden tanıdık kalan İstanbul’un parçaları. Bir flanör olarak sokaklarında amaçsızca dolaşırken, bir kahvede rastladığım bir hikâyede ya da Beyoğlu’nun karanlık bir ara sokağında geçmişin ayak izlerinde duraklarken, bu şehri anlamaya çalışıyorum. Bazen ironiyle, bazen hüzünle ama her zaman bir merakla bakıyorum ona. Nostaljik değilim aslında; geçmişe takılıp kalmak istemem. Fakat değişmeyen, direnç gösteren yönleriyle bu şehir beni cezbediyor. Çünkü bazı şeylerin zamana direnmesi, hızlı tüketilen çağımızda neredeyse devrimsel bir nitelik taşıyor. Ama bu direnç, her zaman yeterli değil. Kentsel dönüşüm adı altında yapılan yıkımlar, aslında birer rantsal projeye dönüşmüş durumda. Şehir planlaması adı altında yürütülen bu süreç, kamusal olanı özelleştiren, estetiği hiçe sayan, insanı görmezden gelen bir anlayışla şekilleniyor. Üstelik bu sadece fiziksel bir dönüşüm değil; aynı zamanda toplumsal belleğin silinmesi anlamına geliyor.Ülke siyaseti bu alanı asla boş bırakmadı. Ve ne yazık ki toplum olarak da elbette bazı duyarlı istisnalar dışında estetik bir bilinç geliştiremedik. İstanbul’un dokusunu, birikimini, karakterini gözeten bir şehircilik anlayışı hiçbir zaman öncelik haline gelmedi. Daha güzel bir şehrin mümkün olması için geleceği inşa edebilecek yaratıcı kuşakların yetişmesi, özgür düşünebilecekleri, kent hakkını savunabilecekleri bir iklim gerektiriyor. Oysa gün geçtikçe daha otoriter bir düzene savrulan Türkiye’de bu iklimin tesis edilmesi giderek zorlaşıyor. Ben belki bu dönüşümü göremeyeceğim. Ama İstanbul hâlâ, tüm yaralarıyla, beni her gün yeniden sokaklarına çağırıyor. Çünkü şehir dediğimiz şey, sadece binalardan, yollar ve projelerden ibaret değil. O, içinde yaşayanlarla, hikâyelerle, direnişlerle ve hatırlayanlarla bir bütün. Ve ben hâlâ onunla yürümeye devam ediyorum.

Fotoğraf çekmeye nasıl başladınız? Bu alana ilginiz nasıl oluştu?
Sanatla kurduğum ilişki çocukluk yıllarıma dayanıyor. İstanbul Moda’daki evimizde ailece izlediğimiz 8 mm sessiz filmler, görsel anlatımın gücünü erken yaşta fark etmemi sağladı. Özellikle Charlie Chaplin ve Buster Keaton gibi ustaların eserleri, kelimelere ihtiyaç duymadan güçlü bir anlatım kurulabileceğini gösterdi. Sanatla iç içe bir ortamda büyüdüm. Annem ve babamın edebiyata ve müziğe olan ilgisi sayesinde, küçük yaşlarda kaliteli eserlerle tanıştım. Babamın şiirleri ve müzikle kurduğu bağ, benim de duyguyu ifade etme yollarına ilgi duymamda etkili oldu. Gençliğimde bir süre müzikle ilgilendim ve DJ olarak çalıştım. Bu süreç, ritim ve kurgu üzerine deneyim kazanmamı sağladı; zamanla bu birikim görsel dile geçişimin temelini oluşturdu. Fotoğrafla ilk ciddi bağımı, 13 yaşında izlediğim Michelangelo Antonioni’nin Blow-Up filmiyle kurdum. Filmdeki atmosfer ve anlatım biçimi, fotoğrafın sadece görüleni değil, görünmeyeni de arayabileceğini gösterdi. İlk fotoğraf makinemi babamdan aldım; Kodak Retina A-1 ile büyükbabamın portresini çektim. Bu kareyle başlayan süreç zamanla bir arayışa ve ifade biçimine dönüştü. 1980’lerde fotoğraf üretmeye başladım. Başlangıçta deneysel çalışmalar yaptım, ancak sonra sokaklarda insanlarla temas kurmaya yöneldim. İnsan hikâyelerine odaklanmak, onları belgelemekten öte kendi iç dünyama da ayna tutmak anlamına geliyordu. Aynı dönemde karanlık oda kurarak baskı tekniklerini öğrendim; bu da üretimimi derinleştirdi. Zamanla fotoğraf, benim için yalnızca görsel bir ifade biçimi değil, düşünsel ve duygusal bir alan haline geldi. Sinema ve edebiyatla kurduğum ilişki, fotoğrafa yaklaşımımı şekillendiren önemli etkenlerden biri oldu. Bugün, üretimlerimde bireysel gözlemlerimi toplumsal duyarlılıkla birleştirerek estetik bir bakış sunmaya çalışıyorum. Ayrıca sosyal sorumluluk temalı kısa ve orta metrajlı belgesel filmlerim çeşitli festivallerde gösterildi ve birçok ödül kazandı.
Fotoğrafı bir sanat formu olarak nasıl tanımlıyorsunuz? En çok hangi tür fotoğraf çekmeyi seviyorsunuz? (portre, manzara, sokak fotoğrafçılığı vb.) Fotoğraf çekerken ilham kaynaklarınız neler veya kimler oluyor? Fotoğrafçılık tarzınızı nasıl tanımlarsınız?
Fotoğraf, yalnızca tarihe ve gündelik yaşama bakışı dönüştürmekle kalmamış; aynı zamanda toplumsal kültür üzerinde derin etkiler yaratmış ve sanat disiplini olarak kabul edilip edilmeyeceği yönünde uzun süre tartışılmıştır. Ancak tarihsel gelişimi ve estetik potansiyeli göz önüne alındığında, fotoğrafın bir sanat biçimi olarak değerlendirilmesi mümkündür. 19. yüzyılın başlarında Louis Daguerre ve Henry Fox Talbot’un geliştirdiği teknikler, fotoğrafın hem bilimsel hem de sanatsal yönünü ortaya koymuştur. Kolodyum yöntemi gibi teknik yenilikler, görüntü netliğini artırarak fotoğrafın estetik değerini yükseltmiştir. John Edwin Mayall ve Charles Lutwidge Dodgson gibi öncüler, yaratıcı yaklaşımlarıyla bu yeni ifade biçiminin sınırlarını genişletmiştir. Piktorialist hareketin etkisiyle Alfred Stieglitz ve Edward Steichen, fotoğrafı yalnızca bir belgeleme aracı olarak değil, estetik unsurların ön planda olduğu bir sanat formu olarak konumlandırmıştır. Camera Work dergisi ve yumuşak odaklı portreler, fotoğrafın sanat kurumları tarafından kabul edilmesinde önemli rol oynamıştır. 19. yüzyılda ise fotoğraf, Piktorializm’in etkisinden sıyrılarak, Sürrealizm gibi sanatsal akımların etkisiyle daha da çeşitlenmiş; ışık, kompozisyon ve dijital manipülasyon teknikleriyle ifade olanaklarını genişletmiştir. Böylece fotoğraf, yalnızca bir görüntü kaydı değil, çok yönlü ve yaratıcı bir sanat formuna dönüşmüştür.
“Fotoğraf, yalnızca görüleni belgelemekle kalmamalı; aynı zamanda hissedileni de yansıtabilmeli”
Timurtaş Onan
Kent fotoğrafçılığı desem peki?
Kent fotoğrafçılığı, bir flanör olarak benim için özel bir anlam taşıyor. Sokak fotoğrafı ve portre, üretim pratiğimde sıkça yer verdiğim alanlar arasında. Bununla birlikte, manuel ya da dijital müdahalelerle oluşturduğum deneysel seriler de üretimimde önemli bir yer tutuyor. Son yıllarda yeniden popülerlik kazanan lomografiyle olan yakın ilişkim de bu çeşitliliği besliyor. Her proje özelinde, konuya en uygun teknik ve medyumu titizlikle seçmeye özen gösteriyorum. Henri Cartier-Bresson, Brassaï ve Robert Doisneau gibi klasik ustaların işleri, ilk yıllarımdan bu yana beni etkileyen önemli kaynaklar oldu. Aynı zamanda edebiyat, müzik ve sinema gibi disiplinler de fotoğrafa olan bakışımı ve yaklaşımımı derinleştiren ilham kaynakları arasında yer alıyor. Benim için fotoğraf, kendimi ifade etme biçimi. Estetik kaygı kadar içerik de önemli. Fotoğraf, yalnızca görüleni belgelemekle kalmamalı; aynı zamanda hissedileni, sezileni ve yaşananı da yansıtabilmeli.

Fotoğraf çekerken tercih ettiğiniz ekipmanlar hakkında da konuşalım biraz… Hangi lens ve makineleri kullanıyorsunuz?
Uzun yıllar boyunca analog kameralarla çalıştım ve bu geleneği hâlâ sürdürüyorum. Özellikle orta format kameralarla gerçekleştirdiğim çalışmalar, benim için ayrı bir öneme sahiptir. Son dönemde dijital ekipmanları da kullanmaya başladım; ancak analog sistemlerin sağladığı dokusal zenginlik ve sürece dair düşünsel yoğunluk, üretimime farklı bir derinlik katıyor. Kullandığım ekipman, üzerinde çalıştığım projeye göre değişiklik gösterir. 35 mm formatta genellikle 24 mm ve 85 mm f/2.8 prime lensler ile 17–35 mm ve 80–200 mm gibi zoom lensleri tercih ederim. Orta formatta ise 40 mm, 150 mm ve 250 mm objektifler, farklı anlatım olanakları sundukları için sıklıkla başvurduğum seçenekler arasında yer alır. Benim için ekipman, anlatmak istediğim şeyin bir aracı olarak konumlanır. Bu nedenle teknik tercihleri, projenin içeriği, bağlamı ve duygusal yükü belirler.
Gelişen teknolojiyle birlikte, analog makinelerin yerini, dijital makineler alalı uzun zaman oldu. Fotoğraf stüdyolarında çekilen fotoğrafa dair verilen merakın yerini ise fotoğrafın saniyesinde sosyal medyada paylaşıldığı bir döneme girildi. “Tamamen fotoğrafçılık mesleği bitti” diyenlerde var. Siz ne düşünüyorsunuz? Fotoğrafçılığın geleceği hakkında nasıl bir öngörünüz var?
Dijital çağda her şeyin büyük bir hızla üretildiği bir dönemde yaşıyoruz. Ancak bu hız, fotoğrafın özünü ve duygusal derinliğini gölgede bırakmamalı. Hâlâ zamanın ruhunu yansıtan, derinlikli işler üretmenin mümkün olduğuna inanıyorum. Fotoğraf sanatı yalnızca “anı yakalamak”tan ibaret değildir; yaratıcı tekniklerle özgün bir dil kuran pek çok fotoğrafçı, bu alanın ifade olanaklarını zenginleştirmeye devam ediyor. Teknoloji hızla gelişiyor olsa da, analog fotoğrafın değerini koruyacağına inanıyorum. Çünkü fotoğraf, aynı zamanda bir tanıklık biçimidir. Bu tanıklık duygusu kaybolmadıkça, fotoğraf da varlığını sürdürecektir.
Teknolojik gelişmelerin fotoğrafçılıkla ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Yapay zeka (YZ) fotoğrafçılığı, fotoğrafçılığın doğasını ve pratiğini değiştirebilir mi?
Yapay zekâ, fotoğraf alanında yeni olanaklar sunsa da bu pratiğin özü sezgiye dayanır. İnsan eli, gözü ve kalbi hâlâ en önemli unsurlardır. YZ, duyguyu taklit edebilir veya teknik manipülasyon süreçlerinde destekleyici bir rol oynayabilir; ancak yaratıcılığı, içsel sezgiyi ve özgün bakışı tam anlamıyla ikame edemez.
“Yapay zekânın sunduğu teknik imkânlara rağmen, fotoğraf hâlâ insan sezgisine ve bakışına dayanıyor” diyorsunuz. Peki, özellikle bu kadar dijitalleşmiş bir çağda üretim yaparken, sizce fotoğrafçılıkla ilgili en sık karşılaşılan hatalar nelerdir? Yeni başlayanlara neler önerirsiniz?”
Fotoğraf üretim sürecinde en başta dikkat edilmesi gereken noktalardan biri, kendi işlerimize karşı geliştirdiğimiz duygusal bağlılığı eleştirel bir mesafeyle dengeleyebilmektir. İlk bakışta “iyi” görünen bir kare, zamanla yerini sorgulamaya bırakmalıdır. Zira fotoğraf, estetik beğeniyle sınırlı olmayan, düşünsel bir çabanın ve görsel bir sezginin ürünüdür. Fotoğraf yarışmaları, kuşkusuz üretim motivasyonunu artıran ve teknik gelişime katkı sağlayan platformlardır. Ancak bir sanatçının yönelimlerini belirleyen esas ölçüt olmaktan uzaktırlar. Bu tür etkinliklerde elde edilen başarılar geçici bir görünürlük sağlasa da, uzun vadeli sanatsal yöneliminizi biçimlendirecek olan şey; içsel tutarlılığınız, eleştirel süzgeciniz ve konuya duyduğunuz derin ilgidir. Bir projeye başlamadan önce, ele alınan konunun yalnızca dışsal bir gözlemle kavranamayacağına inanıyorum. Fotoğrafın gücü, o konuya içeriden bakabilme becerisinden gelir. Yani yalnızca gözlemlemek değil; anlamak, hissetmek ve hatta zaman zaman ait olmak gerekir. Bu, fotoğrafçının konusuyla kurduğu etik ve estetik bağlamı derinleştirir. Belirli bir fikre dayanmadan, yalnızca “anı yakalama” motivasyonuyla üretilen kareler, çoğu zaman biçimsel bir tekrarın ötesine geçemez. Oysa ben, fotoğrafı bir tür “görsel düşünce biçimi” olarak değerlendiriyorum. Anı belgelemek kadar, o anın ardındaki anlam katmanlarını açığa çıkarmak da önemlidir. Bu nedenle, fotoğrafçılığın salt bir “avcılık” pratiği değil; bir düşünsel tanıklık biçimi olduğuna inanıyorum. Diğer sanat disiplinleriyle kurulan etkileşim ise, bu tanıklığı daha zengin ve çok boyutlu bir hale getirir. Edebiyat, müzik ve sinema ile olan yakın ilişkim, fotoğrafa bakışımı her zaman derinleştirmiştir. Bu disiplinler, görsel anlatımı besleyen ve çoğu zaman yönlendiren yaratıcı kaynaklar olarak önem taşır. Sanatlar arası diyalog, yalnızca biçimsel değil; kavramsal düzeyde de yeni ifade imkânları yaratır. Sonuç olarak, benim için fotoğraf yalnızca bir araç değil; dünyayı anlama, yorumlama ve paylaşma biçimidir. Estetik kadar içerik de önemlidir. Fotoğraf, yalnızca gördüğünü değil, hissettiğini ve düşündüğünü de anlatabilmelidir.
Son olarak “Paris’te Gündüz Düşleri ” adlı serginiz geçtiğimiz aylarda görücüye çıkmıştı. Gelecek dönemde yeni bir serginiz olacak mı? Üzerinizde çalıştığınız fotoğraf projeleri var mı?
Evet, çalışmalarım devam ediyor. Uzun soluklu projem olan “İstanbul Antolojisi” üzerinde yoğun bir şekilde çalışmaktayım. Antolojinin beşinci kitabı “Beyoğlu” yıl sonunda yayımlanacak. Ayrıca, 18 Eylül’de Barın Han Bağımsız Sanat Alanı’nda “Dönüşen Şehir” adlı sergim açılacak. Ocak 2026’da ise Nişantaşı Galeri Işık’ta, kariyerimin 40. yılına özel olarak hazırladığım “İstanbul Retrospektifi” sergimi sunacağım. Bunun yanı sıra, atölyem ile birlikte gerçekleştirdiğimiz projelerin sergileri de önümüzdeki dönemde izleyicilerle buluşacak.




