Edvard Munch. Tulla Larsen ile Otoportre, 1905.
Edvard Munch. Tulla Larsen ile Otoportre, 1905.

Tulla Larsen: Av mı Avcı mı?

3 Ağustos 2025
7 dakika

Edvard Munch (1863-1944), sıkça alıntılanan St. Cloud Manifestosu’nda (1890) “Artık iç mekânlar, örgü ören ve okuyan insanlar resmedilmeyecek. Nefes alan, hisseden, acı çeken ve seven yaşayan insanlar olmalı,” demişti. O dönemlerde 26 yaşında olan sanatçı, “aşkı, nefreti, özlemi, umutsuzluğu ve düşsel erotik bağları kutsal konularmış gibi temsil etmek” istiyordu ve bu da “dünyevi olanı incelikle ebediyete dönüştürme” şeklindeki daha geniş bir strateji benimsemesine yol açtı.

Eserlerini yakınlardaki farklı şehirlerde sergilemek, sanatçının 1892’de prestijli Berlin Sanatçılar Derneği’nde kişisel bir sergi açmasına imkân tanıyacak kadar ilgi uyandırdı. Sergi, “Öpücük” (1897), “Kıskançlık” (1895) ve “Umutsuzluk” (1894) gibi eserlerin erken versiyonları da dâhil olmak üzere, altı eserden oluşan bir seriyi içeriyordu. Sergi, “Seri Çalışması: Aşk ” başlığını taşıyordu. Sergi, muhafazakar dernek üyeleri tarafından kapatılma yönünde oy kullanılmadan önce bir hafta boyunca açık kaldı.

Edvard Munch, 1893, The Scream
Edvard Munch, 1893, The Scream

Yine de, yedi gün, sanatçının modernist çevrelerde sansasyon yaratması ve Almanya genelinde sergi açılışlarına yol açması için yeterli oldu. Bir başarı yakalayan Munch, 1893’te Berlin’e taşınmak gibi stratejik bir karar aldı ve burada hit serisini genişleterek en beğenilen eserlerinden bazılarını yarattı. Bunların en ünlüsü “Çığlık”tır. Eseri resmetmeden önce yazdığı günlük girişlerinden bir alıntı, ise şöyledir: “İki arkadaşımla yolda yürüyordum – güneş batıyordu – içimde bir hüzün dalgası hissettim – aniden gökyüzü kan kırmızısına döndü. Durdum, korkuluğa yaslandım, yorgunluktan ölüyordum – alev alev gökyüzü, mavi-siyah fiyort ve şehrin üzerinde kan ve kılıç gibi asılı duruyordu – arkadaşlarım devam etti – orada endişeyle titreyerek durdum – ve doğanın içinden geçen sonsuz bir çığlık hissettim.”

Üretimlerine devam ederken önce kendine modellik yapması için 1898’de Munch, Tulla lakaplı Mathilde Larsen ile tanışır. Tanıştıklarında Munch 35, Tulla 29 yaşındaydı. İkili bir süre sonra sevgili olur. Tulla Larsen, zengin bir şarap tüccarının kızı ve kalabalık bir ailenin on birinci çocuğudur. Tulla, ünlü Norveçli folklorist, gezgin ve feminist Nikka Vonen tarafından kurulan özel bir kız okulunda İngilizce, Almanca, matematik ve müzik eğitimi almış ek olarak Berlin’de grafik sanatları okumuştur.

Arne Kavli, Tulla Larsen, 1903.
Arne Kavli, Tulla Larsen, 1903.

Edvard Munch’un, kadınlar konusunda endişeleri vardı. Kadınların erkeklerin enerjilerini emdiklerini düşünüyor, onları yaratıcılıktan mahrum bıraktıklarına inanıyordu. Bir erkek için dokunaklı bir aşk ilişkisinden daha felaket bir şey olmadığına inanıyordu. Aşk hakkındaki düşüncelerini Tulla Larsen’den hiç gizlemeye çalışmamıştır. Asla şefkatli bir sevgili gibi davranmamıştır. Ne vaatlerde bulunmuş ne de asılsız umutlar beslemiştir. Hatta Tulla’ya doğrudan şunu söylemiştir: ” Her zaman sana açıkladığım gibi bu dünyaya ait olmayan benimle sürekli dünyevi bir mutluluk arayacaksın .” Dahası, sanatçının şu anda müze olan evinden alınan Munch’un mektuplarını inceleyen araştırmacılar, sanatçının Tulla’ya kasıtlı olarak ihmalkar, kaba ve hatta bazen saldırgan davrandığını öne sürerler.  Ancak Tulla pes etmemiş ve Munch ile iniş çıkışlı ilişkisini tam dört yıl sürdürmüştür. Mektuplarından birinde gravür yapmaya başlayabileceğini Munch’a yazmış, Munch bunu desteklemediği gibi alaycı bir tavırla cevap vermiştir. Buna rağmen Tulla’nın gravürleri olduğu bilinir. Ancak sanat tarihçiler ya da eleştirmenler asla bu gravürlerle ilgilenmemişlerdir. Tulla pek çoğu için Munch’un hırçın sevgilisi olarak kayıtlara geçmiştir.

Lene Therese Teigen tarafından yazılan “Tulla Larsen/Mathilde Munch”, isimli kitap bir başkasının gölgesinde geçen bir hayatın hikâyesi olarak ele alınmıştır. Aşkın hikâyesi gibi görünse de aynı zamanda tarih ve bu tarihin haklarının kime ait olduğuyla da ilgili farklı bir perspektif sunmaktadır. İkilinin ilişkilerinden bazı ünlü sahneleri yalnızca Munch’ın bakış açısından resmedilmiştir, ancak burada önemli olan Tulla’nın bakış açısıdır. Kitapta, Tulla’nın hayatına, Munch ile ilişkisine ve ayrıca Norveçli ressam Arne Kavli ve gemi simsarı Hans Blehr ile olan diğer ilişkilerine dair ipuçları sunulmuştur. Bu otobiyografik eserin ana teması ise şudur: Başka birinin hayatında yardımcı oyuncu rolünü üstlenmeye zorlandığımızda bununla nasıl başa çıkarız? Ayrıca kitap Tulla’nın kendi sanat eserleriyle de zenginleştirilmiştir. Kitapta, sanatçının gravürlerinden oluşan geniş bir koleksiyonun ilk kez sergileniyor olması da oldukça önemlidir.

İlişkileri boyunca sadece kötü anıları olmayan çift beraber çokça seyahat etmiş, uzun sanat tartışmaları yapmış ve vakit geçirmiştir.  Tanışmalarından bir yıl sonra Munch, sevgilisine şöyle yazmıştır: “Birlikte olduğumuz süre boyunca – tüm anlarda – birbirimize yakın uzandığımızda – Floransa’nın muhteşem harikalarını gördüğümüzde – güneşli bir yolda birlikte yürüdüğümüzde – birlikte oturduğumuzda – ve hatta en yoğun mutluluk olması gereken anlarda bile – mutluluk bana aralıklı bir kapıdan – karanlık hücremi hayatın aydınlık balo salonundan ayıran bir kapıdan – parladı.”  Aslında bu satırlar bir aşk itirafı idi. Ancak kısıtlı ve kendini tutan yanını görmek güç değildir. 

Munch çalışmak ve sergiler için sık sık seyahat ediyordu. Birbirinden uzak kalmak çift arasındaki gerginliği iyiden iyiye artırıyordu. 1902’de ilişkileri bir kavgayla son bulur. Munch’un evinde sakladığı bir tabancadan çıkan bir el ateş ile Munch’un eli yaralanır, bu olayın üzerindeki sır perdesi kalkmamıştır. Yaralanma nasıl oldu, silah ortaya nasıl çıktı olay hakkında kimse bir şey anlatmaz ancak ikili olaydan sonra yollarını tamamen ayırır. İngiliz sanat eleştirmeni Robert Hughes, farklı bir yaklaşım benimseyerek Munch için, “her nevrotik sanatçı gibi kendi acısını abarttığını, kamuoyunun dikkatini çektiğini ve kendi fedakârlığını romantikleştirdiğini iddia eder”.

Edvard Munch, Genelevde Noel, 1905.
Edvard Munch, Genelevde Noel, 1905.

Bir yıl sonra Tulla, kendisinden 10 yaş küçük olan ve karısının dokunaklı ve zarif portrelerini çizen sanatçı Arne Kavli ile evlendi. 

Munch’un bu evliliği ve silahlı saldırı olayını atlatması uzun sürdü. Burhan dönemine giren Munch önce kendisini ve Tulla Larsen’i tasvir eden bir otoportreyi testereyle keserek ikiye böldü daha sonra ameliyat masasında baygın yattığı dramatik bir sahneyi resmetti. Otoportrelerden oluşan eserin İki yarısı 2019’da British Museum’daki sergide bir araya getirildi.

Tulla ile ayrıldıktan sonra birkaç yıl boyunca eserinde daha karamsar bir hava ve kan kaybettiği tasvirleri gözlemliyoruz. Eserlerinde konu olarak canlılık da yavaş yavaş onu terk etmeye başladı.

Buhranlı dönemlerinden birinde resmettiği tematik ve sembolik olarak düşündürücü eserlerinden biri olan “Genelevde Noel” isimli çalışmasında iki zıtlığı birleştirmiştir. Neşe ile hüzün, günah ile kutsallık, bayram kutlaması ve yalnızlık. Bu eseri resmettiği dönemde tekrar fazla içmeye başlamış, ailesi ve dostlarıyla görüşmeyi kesmişti. Resimde önde duran kadın figürü göğsünde çaprazlanmış ellerinin birinde sigara, diğerinde İncil tutuyordu. Bu Munch’un yapmayı en çok sevdiği tezatlar ironisiydi.  En kutsal olanla en günah olanı birleştirmişti. Resmin arka planında kutsal aile bütünlüğünü temsil eden ağaç, genelev çalışan kızları ve sızmış bir müşteri yer alıyordu…

Munch’un Tulla’ya olan öfkesi geçmiyordu. “Katil” isimli bir eserde onu izleyicinin gözlerinin içine bakarken renklerin olağanca canlılığı ile resmediyordu. Şüphesiz yatakta göğsünde kanlar içinde yatan da Munch’un kendisiydi.

Tulla ile ilişkisinden hep korkan hatta kaçan Munch ayrıldıktan sonra neden deliye dönmüştü. Onu asıl öfkelendiren Tulla’nın artık olmayışı mıydı? Yoksa Tulla’nın hayatına devam ediyor oluşu muydu? Başka biriyle mutlu veya iyi olma halini sürdüren sevgilisinin hali nasıl olsaydı Munch sakinleşirdi. Patlayan silahın sesi Tulla’yı derin bir uykudan uyandırmışa benziyor ve Munch uyuyan güzelin uyanmasına öfkelenen kötü kalpli kraliçe gibi tuval dolusu kanla ona saldırmaya devam etmişti. Munch’un Tulla’da gördüğü hırçın, öfke ve dağınıklığa karşı Arne Kavli, dingin belki biraz muzur hatta bakışlarında bir çocuk saklı huzurlu bir Tulla görmüştü. Munch’un öfkesi göremediklerine mi, itiraf edemediklerine mi sanırım hiç öğrenemeyeceğiz. Ancak kimin bizi nasıl gördüğü değil bizim kendimizi nasıl hissettiğimizi unutmadığımız yarınlara!

Gökçe Oruç

Gökçe Oruç uzman sanat tarihçi, küratör, yazar ve reklamcı.
Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini 2017 yılında tamamladı. Spesifik olarak moda tarihi üzerine uzmanlaştı. Uzun süre Genç Sanat Dergisi’nde yazarlık yaptı. Çeşitli sanat galerileri ve müzelerde moda tarihi, sanat ve kurumları üzerine söyleşiler ve workshoplar düzenledi. Bir sanat galerisi bünyesinde küratörlük yaptı. Oggito, Artkolik gibi online düşünce platformlarında sanat yazıları yazdı. Şu an sanat yazarlığı yanı sıra creative bir reklam ajansında içerik üretimi ve marka yönetimi alanında çalışmalarına devam ediyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Timurtaş Onan, Cankurtaran Tren Banliyösü, Nisan 2025 - Fotoğraf: Mete Laçin
Önceki

Timurtaş Onan ile “İstanbul’un Hanları” Üzerine Söyleşi

İngiltere Üzerine Notlar
Sonraki

Victoria dönemi Britanya’sına Edebi Bakış