Ve Kadın, Yeniden Can Verdi İnsana Başka Bir Gezegende…

21 Eylül 2020
ŞEYDA AYDIN

Çok uzak bir gelecekte, dünya üzerinde yaşayan insanlık, bağnaz bir din yüzünden zehirlenerek birbirine düşüp kendi neslini ve dünyayı tüketme eşiğine geldiğinde, insanlık için bir kurtarıcı ortaya çıkar; sadece “Anne” denir ona. Bilinen biyolojik insan değildir; sentetik bedenlidir; Android’dir. Ancak öyle bir gücü vardır ki, yapay rahminde insan bebeklere hayat verir, hem de dünyadan uzak, bambaşka bir gezegende, yepyeni ve tertemiz bir başlangıç hedefleyerek.

Hissedebiliyorum, konu sizleri de heyecanlandırdı, değil mi? Evet, uzun bir aradan sonra Sanatokur köşem için yazdığım bu yazımda sizlere, çocukluğumdan beri sevdiğim çok saygıdeğer bir yönetmenin; Ridley Scott’un yapımcılığını üstlendiği Raised By Wolves adlı HBO Max Dizisini anlatacağım. Ridley Scott adını ülkemizde halen bilmeyenler olabilir, ama eminim Alien(1979), Blade Runner(1982) Promethous(2012) filmlerini yöneten o muhteşem insan desem, “Vay!” diyerek şaşıranlar, kimden bahsettiğimi anlayanlar olacak, şimdilerde 82 yaşında olan Ridley Scott’un oğlu Luke Scott ile birlikte yapımını üstlendiği bu yeni diziye ilgileri hayli artacaktır, diye düşünüyorum.

Geçtiğimiz haftalarda internette yeni yapımlar araştırırken, tesadüfen denk geldim diziye, hemen açıp izledim; hatta, “Neden yeterince reklamı yapılmadı ki?” diye de kendi kendime söylendim. Hakikaten, Türkiye’de bilimkurgu türü takipçilerinin diziden geç haberi oldu. Bildiğiniz üzere ekranlarda artık yüzlerce dizi dönüyor, iyi yapımlar kötülerin arasında kaynayıp çarçabuk tüketilerek yok ediliyor, bu sebeple eğer izlemeniz için sizlere vesile olabilirsem, ne mutlu bana.

Raised by Wolves

İşte, şimdi başlıyorum anlatmaya, spoiler vermeden, sürprizleri bozmadan tabii ki… Hikâyemiz 2145 yılının geride bırakıldığı bir zamanda, artık bitik olan dünya dışında farklı bir gezegende, Kepler-22b’de geçiyor. Issız bir gezegene küçük bir uzay mekiği varış yapıyor, içinden insana benzeyen oldukça kibar iki varlık iniyor; biri erkek, diğeri kadın… Birbirlerine “Anne” ve “Baba” diye sesleniyorlar. İlk başlarda onların birer post-human olduğunu düşünüyorsunuz, ama ilk bölümü izledikçe gerçekte ne olduklarını anlıyorsunuz. Özellikle ilk karelerde Promethous filmindeki o unutulmaz gri ve füme evrenin atmosferi sarıyor içinizi. Müzikler bile, Promethous filmine gönderme gibi. Ki şaşırmıyorum buna; nasılsa müptela yönetmenlerin de müptela yazarlar gibi kendiyle içselleştirdiği evrenler, bırakmaktan vazgeçemediği izler vardır eserlerinde. Neyse, ilk bölüme tekrar dönersek; sınırlı teknolojiyi elinde bulunduran ama bunu iyi kullanan Anne ile Baba, bu insansız Kepler gezegeninde yerleşik düzene geçiyor. Kendilerine başlarını sokacak bir çatı inşa ediyorlar. Sonra da Anne, yanlarında getirdikleri insan embriyolarını –dokuz ay sonra– yapay rahmi sayesinde doğurmaya başlıyor, gerçek bir anneden farksız, hem sevgi hem de şefkatle. Anne’nin tek amacı var; tüm zorluklara rağmen doğurduğu çocukları sağlıklı olarak yetiştirmek ve insan neslini doğru düzgün bir biçimde devam ettirmek. Bunu yaparken de dinlerin bağnaz dayatmalarından onları uzak tutarak, Ateist bir şekilde –objektif olarak – yetiştirmeyi hedefliyor. Anne, yetiştirdiği çocuklarla saf ve barışçıl bir medeniyet inşa etme derdinde. Çünkü insanlık dünyayı kendi elleriyle sabote etmeden önce, İsa inanışına benzeyen yeni bir peygamber edinmiş kendine. Bu peygamberin adı “SOL” ve Sol adlı bu alternatif peygamberin dini her neyse onun yüzünden çıkmış tüm lanet savaşlar. İnsanı tüketen, sona getiren neyse hepsi Sol inanışının suçu… İnsan din ile ileriye değil, geriye gitmiş. Anne bunu biliyor ve insanın tekrar aynı hataya düşmesini engellemek için, çocukları da dinden uzak tutmaya çabalıyor. Bu sırada Anne ile Baba’nın, henüz tam olarak keşfedemedikleri Kepler gezegeninde, evleri yakınında buldukları dev hayvan iskeletleri dikkat edilmesi gereken başka bir ayrıntı… Epey merak uyandırıyor. İlk bölüm ilerledikçe, “Nereden çıktı şimdi bunlar?” diye içimize huzursuzluk veren –gezegeni ziyaret eden– bazı kötü niyetli –Sol’a inanan– insanlar sebebiyle, Anne’nin sadece bir anne olmadığı, bundan çok daha ötesi olduğu, “Neuromancer” olarak adlandırılan bir ölüm makinesi olduğu anlaşılınca, bu durum bizi şoktan şoka sokuyor. Hatta Anne’nin hem can veren hem de can alan olduğunu anladığımız o katliam karesinde, başının arkasına SOL’un güneş simgesi düşüyor, tıpkı taç gibi. Oysa kendi bile kim olduğunun, ne olduğunun tam olarak farkında değil, hafızasında kocaman eksik parçalar var. Anne gerçek benliğini ararken, bizi de yanında bu inanılmaz yolculuğa götürüyor. İşte bu noktada; hem Sol’un bağnaz insanları ile mücadele ederken, hem çocukları bu yobazlardan korurken, hem de bilincinde geçmişine doğru çıktığı yolculuklara kendi de şaşırırken, Anne bir nevi evrimleşirken, “Aman Tanrı’ım, şimdi hikâye başlıyor!” diyorsunuz. Aklıma, ünlü İsviçreli Yazar Eric Van Daniken’in tartışmalara yol açan, “Tanrıların Arabaları” eseri gelmedi dersem, herhalde yalan söylemiş olurum. Bana göre dizi, pek çok eserden ilham alınarak kurgulanmış. Bunun içinde feminist eserler de var, klasik bilimkurgu da var. Uzun lafın kısası sonuç; başroldeki “Anne” rolünde, Danimarkalı sinema ve dizi oyuncusu Amanda Collin’in, “Baba” rolünde ise Abubakar Salim’in, bir diğer önemli rolde de Vikings dizisindeki Ragnar rolüyle tanınan Travis Fimmel’in yer aldığı yapımın, her yönden kaliteli ve zengin bir yapım olduğu…

Yaşadığımız ülke, dünyada gelişen ve değişen sanat dünyasını epey geriden takip ettiği için söyleme gereği duyuyorum. Yurt dışındaki bilimkurgu dünyasında –bu gerek film-dizi, gerek edebiyat olsun– artık yapay rahimlerin konu edildiği, kadının doğurganlıktan kurtarılıp özgürleştirildiği, kadının ön planda ve kahraman olduğu feminist eserler övgüler alıp değer görüyor. Tıpkı –hâlâ Türkçeye neden çevrilmediğini sorguladığım – Anne Charnock’un “Dreams Before The Start of Time” adlı ödüllü feminist bilimkurgu eserinde işlendiği gibi. Ridley Scott da bunu iyi tespit ederek öyle bir dizi ortaya koymuş ki, insan neslini kurtaran kahramanın eninde sonunda kadın olacağı gerçeğini gözler önüne seriyor. Yaratan, rahmiyle can veren de kadındır, çocukları için can alan da kadındır; çünkü annedir, asıl kurtarıcı ondan başkası değildir, diyor sanki. İlk insanların pagan inanışlarında geçen tanrıça tasvirlerinde, hatta Anadolu mitolojisinde doğuran kadın figürlü Kibele’de olduğu gibi… Anne, ruhsuz bir robot olarak anılsa da, zamanla evrimleşerek keşfediyor kadınlığın doğasını da. Sonuçta yapay zekâya sınırsız güç ve özgür irade verildiğinde, kendi kendine evrimleşmesi, üstün insan olması kaçınılmazdır. Dizide dikkatimi çeken bir diğer nokta da, aşırı güçlü özelliklere, üstün yeteneklere sahip Anne’nin, Sol dincileri tarafından “büyücü” olarak horlanması ve avlanmaya çalışılması. Orta çağdaki cadı avları geliyor aklıma hemen. Şifacı olan pagan kadınları kötücül olarak kabul eden ve onları öldürmeye çalışan Engizisyon Hıristiyanlarını düşünüyorum. Dizinin adında neden kurtlar geçtiğini de, kurtlar ile kadınların yakın akraba olduklarını savunan Clarissa P. Estes’in, Kurtlarla Koşan Kadınlar eserini referans vererek açıklayabilirim belki de. Pagan mitleri ile gelecekteki insanın kıyamet tahayyülü öngörülerinin birbirlerini beslemesi, benim de üzerine yazdığım konular olduğu için, analiz yapmak ve ayrıntıları yakalamak, çok olağan geliyor bana.

Bunların yanı sıra, altını çizmekte fayda var; oyuncuların ırksal çeşitliliği yönünden de evrensel bir mesaj veriyor dizi bize. Irkımız, rengimiz ne olursa olsun, hepimiz aynı dünyanın çocuklarıyız ve bir gün insan nesli yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelince, hangi ülkeden olduğumuzun hiçbir önemi olmayacak, çünkü aynı şey uğruna savaşacağız; var olmaya devam etmek, çocuklarımızı korumak için çabalayacağız. Pek çok bilimkurgucunun öngörüleri bu yöndedir, distopik veya ütopik gelecek varsayımlarında tek bir yerin vatandaşısındır; dünyanın çocuğusundur. Dilerim, kötü gelecek senaryolarını yüzümüze vuran bu eserlerden ders alır, inanç ve ırk savaşları ile kendi neslimizi sabote etmeyi bırakırız artık.

Hiç şüphe yok, 2020 yılı bir devrimin yılı; siber devrimin yılı… Eğitim-öğretimden, sergi ve konserlere, market alışverişine kadar her şeyin, bilgisayarlardaki birkaç tuşlama ile halledilebileceğini bilmeyene bile zorla öğreten bir yıl… Aynı zamanda gitgide sanallaşan; her şeyi evinde oturarak idare eden –internet kullanmak zorunda bırakılan– teknolojik olma vaziyetine bürünen yeni insanın yılı… Elbette ki kötü etkileri yanında iyi yanları da yok değildi bu yılın; edebiyat ve sanat adına, evde can sıkıntısından kuduran insanlık için –en azından– evde kendini geliştirmeyi bilenler için verimli bir yıl… Pek çok insanın kitaplara, filmlere, dizilere kendini daha fazla verdiği şu pandemi sürecinde, tür olarak da herkesin gözünün bilimkurgu ve fantastik yapımlara yöneldiğinin farkındasınızdır. Şahsi fikrime göre; bu, iyi bir şey… Mesela bir örnek, internet kitap mağazalarındaki kitaplar bol bol satıldı, Netflix ve benzer platformlar üye sayılarını yıllık hedeflerinin üstüne katladı. Tüm bunlar, insanın daha önce yapmaya vakit bulamadığı şeyleri yapmasına sebep oldu; kitap okumasına, filmler, diziler izlemesine… Tabii gözler de distopik yapımlara yöneldi; salgın, savaş ve insan neslinin yok olduğu bir geleceği anlatan yapımlara…

Raised By Wolves, ortalama 50 dakikalık olan bölümleri, hiç sıkmadan art arda izlenen; kadın olmaya, insan olmaya, bunun dinle karşılaştığında düştüğü durumlara felsefi açıdan yaklaşan, derin bir distopik hikâyeyi özünde barındıran, çok sağlam bir yapım… Şimdilik toplamda yayınlanmış 7 bölümü var, HBO Max kanalına ait olması sebebiyle Netflix gibi tümleşik bir sezon halinde değil, haftada ikişer bölüm halinde yayınlanıyor. Malum ortamlarda biraz araştırma yapıp diziye ulaşabilir, izleyebilirsiniz. Yazarınız Şeyda AYDIN hepinize tavsiye ediyor, kulak verin bu naçizane tavsiyeye.

Sevgilerimle.

Şeyda Aydın

ŞEYDA AYDIN ya da yurt dışında bilinen adıyla Sheida Aiden, 1981 İzmir doğumlu yazardır ve Dokuz Eylül Üniversitesi mezunudur. Aynı zamanda Türkiye'nin ilk Siberpunk/Solarpunk Queer yani Kuir Bilim-Kurgu romanlarının/hikâyelerinin yazarıdır. Queer Aşk, Ütopya, Distopya ve Paralel Evrenleri esas alan ve yayınlanmış olan eserleri sırasıyla şöyledir: “Diğer Evrenin Senaristi”, “Diğer Evrendeki Kadın”, “Parçalanmış Yansımalar” ve bir spin-off özelliği taşıyan "Kadınların Öldüğü Yer"
Nisan 2021'den itibaren SANAT OKUR platformunda yayınlanan ve başka bir spin-off olan "Veera'nın Seyahatnamesi" adlı edebiyat/hikaye dizisini ayda bir bölüm olmak üzere yazmakta/okurlarla buluşturmaktadır. İsim benzerleri ile karıştırılmadan güncel bilgiler almak için resmi internet sitesine seydaaydin.net adresinden erişebilirsiniz. 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Kaçırmayın!

Oğuz Atay kimdir?

Oğuz Atay (12 Ekim 1934 – 13 Aralık 1977), Türk
view of central Berlin, looking towards Alexanderplatz and the TV Tower

Çiçeklerini Tanklar Ezen Şehir, Berlin

Başlarken dinle: Bear’s Den / Berlin Bir şehir ve eyalet