Birkaç gündür neden bilmiyorum zihnimin odalarında oradan oraya geçiyor bu cümle. Ben zaten vedaları sevmeyenlerdenim tabi gizli saklı olacaktı. Bu gecikmiş son neden durup dururken belirdi derken bazı şarkıları daha az dinlemek lazım diyerek kendime ipucunu veriyorum!
Vedamı resmettim zihnimde dedim madem onu uğurlarken nasıl göründüğümü imgelemek zor ama neyse ki tercüman olacak eserler biliyorum.

Louvre müzesinde bulunan 3.yy tarihlenen “kadın portresi” bir feyyum resmidir. Feyyum mumya portreleri, Mısır’da içine mumyaların konduğu ahşap tabutların üzerine ya da nadiren doğrudan mumya sargıları üzerine boyanmış portre resimlerine verilen isimdir. Bu figürde keskin yüz hatlarıyla izleyicinin gözlerine dik dik bakar. “Korkmuyorum buyurun bildiğimi okuyorum” diyor benim için. Ama bir o kadar hüzünlü cesaretinin ardında bir kırgınlık gizliyor gibi bu etkinin oluşmasında kullanılan renk paletinin de etkisi büyük tabi. Yapılış amaca uygun bir hüzün barındırıyor.
Picasso’nun “Ağlayan Kadın”ı ise ihtişamı ile insanı sarsıyor. Figür, acının neredeyse elle tutulur bir hali gibi gerçeküstü bir ifade taşıyor. Ağlayan kadın, gözlerinden akan büyük ve keskin gözyaşlarının birer kristal ya da cam parçası gibi sert ve keskin tasvir edilmiş. Acının fiziksel bir nesneye dönüştüğü düşüp/dökülüp parçalara dağılayacağı hissini veriyor izleyiciye. Gözyaşlarının kristalize edilmesi, acının kalıcılığını ve sertliğini de vurgular. Aslında bu eserde Picasso’nun savaşın dehşetini nasıl algıladığını da gözlemliyoruz.

Figürün ağzının sanki çığlık atıyormuş gibi tasvir edilmesi çaresizlik içerisinde olduğu hissini uyandırır. Eserdeki bu dramatik ifade, izleyiciye savaşın ve trajedinin etkilerini yoğun bir şekilde hissettirir. Picasso bu eseriyle, sadece bir portre değil, aynı zamanda insan ruhunun trajedisini yansıtan bir simge yaratmıştır. Kübist akımın karakteristik tüm özelliklerini barındıran eserin ortaya çıktığı dönemde gerçek bir savaş ortamı vardır. Ancak metaforik olarak içimizde kendimizle olan savaş hali de asla sonlanmaz.
Edward Hopper’ın gece geç bir saatte Amerikan tarzı ufak bir restoranda oturan insanları tasvir ettiği eseri “Nighthawks” isimli eseri de benim için tipik bir veda eseri! Eser ismini İngilizce “Night Owl” Gece Kuşu ifadesinden alıyor. Hopper, bu ismi geceleri çok geç saate kadar uyumayan insanları anlatmak için kullanmıştır. Hopper’ın eserlerinde görülen modern kent yaşamının yalnızlığı teması bu eserinde de fark edilir. Tamamen boş ve kasvetti bir sokakta etrafı camla çevrili bir restoran kesitinden insanların yalnızlığı paylaşırız. Eseri, yakından incelediğimizde, bar tezgâhının bir üçgen oluşturduğu ve bar alanından çıkışın mümkün olmadığını görürüz. Bar alanındaki çalışan tuzağa düşmüş gibidir. Çalıştığı ya da yaşadığı yerde “tutsak” olan onlarca insan gibi. Ayrıca restoranın görünürde bir kapısı da yoktur. Bu da tuzağa düşme ya da hapsedilme fikrini destekleyen bir başka unsurdur. Her ne kadar Hopper, resimde böyle bir mesaj vermek istemediğini söylese de, büyük olasılıkla bilinçsiz olarak, kocaman bir şehrin yalnızlığını çizmek istediğini itiraf eder. Bir sürü kalabalığın içinde kendimize inşa ettiğimiz hapishanelerin içinde mahsur değil miyiz şimdi de. Hopper’ın yan yana oturan ama asla temas içerisinde olmayan kadın ve adamı gibi birbirlerine gerçekten temas etmeden hayatlarından akıp giden kaç kadın kaç adam var kim bilir.
Her veda, geride bir boşluk bırakmaz; bazen o boşluğun şekillendirdiği yeni bağlar, anılar ve sorumluluklar yaratır. Tarkovsky‘in söylediği gibi “Veda etmek, yalnızca ayrılık değildir. Aynı zamanda kalana yüklenen büyük bir sorumluluktur.”




