Antik Yunan’da “iyi/ahlâklı” ve “güzel”, yani “kalon” ve “agathon” kavramları, birbirlerinden ayrı düşünülemezdi. Bu kavramların birleşiminden oluşan ideal kalokagathia ise ruhsal, bedensel ve ahlâki mükemmelliği ifade eder. Burada ahlâki ve zihinsel yetkinliğin, estetik bir dışavurumla taçlandırılması söz konusudur. Bu bakış açısı bağlamında, hakikat peşinde koşan bir zihnin, güzel düşünen birinin, tüm bu düşüncelerini görsel bir forma dökmemesi/dökememesi neredeyse imkânsızdır. Günümüz sanat ekosistemine bakıldığında durum farklı. Sistemin bu bütünlüğü parça parça ayırıp, tek tek kalıplara soktuğunu görüyoruz: “Sen sadece bir düşünürsün, sen sadece bir ressamsın, sen sadece bir edebiyatçısın…”
Bir başka noktadan bakılacak olursa Immanuel Kant üçüncü eleştiri şeklinde anılan Yargı Gücünün Eleştirisi adlı eserinde, estetik yargının aslında zihinsel yetiler arasındaki bir köprü olduğunu söyler. Kant’ın güzellik tanımı, aslında bir oyundur. Akıl ile hayal gücünün özgür ve ahenkli bir oyunu… Tam burada akıllara şu soru geliyor: Zihni felsefi ve psikolojik derinliklerle örülmüş bir entelektüelin görsel sanatlar alanındaki herhangi bir üretimi salt bir hobi değil, o üst düzey düşünsel disiplinin tuvaldeki tezahürü ise, o hâlde neden Kant’ın akıl ve hayal gücünün özgür ve ahenkli uyumu olarak tanımladığı söz konusu bu üretimler, bugün sanat tarihinin kör noktalarına düşüyor? Bu bağlamda bir kimlik hapsinden bahsetmek yanlış olmayacaktır.
Bu kimlik hapishanesindeki isimlerden biri, Henry Bergson üzerine eserleriyle tanınan psikolog, felsefeci ve eğitimci Mustafa Şekip Tunç. Onun gibi çok yönlü bir entelektüelin sanatsal üretimi neden Türk sanat ekosisteminin dışında bırakıldı? Çünkü modern sanat piyasası, oldukça katı bir hiyerarşi kurdu: Uzmanlık. Sanat kurumları, galeriler, küratörler, bir figürü pazarlarken veya tarihselleştirmeye çalışırken, onun üzerine tek bir etiket yapıştırıyor. Tunç da, sistem tarafından filozof, ruhiyatçı, eğitimci olarak tescillendi ve o an, onun ressam kimliği bu işleyişi bozan kuru bir gürültü olarak algılandı. Piyasanın, hatta akademinin kendisi de, bir figürü salt akademik kimliğine hapsediyor. Bu durum, onun tüm sanatsal üretimlerinin “amatörce çabalamak” olduğu algısını yaratıp, meşruiyet alanının dışına itmiş oluyor. Ancak bu dışlama, sadece o kişiye bir haksızlık değil, bir aydının sanatsal mirasının sahipsiz kalmasının ilk taşı oluyor. Mustafa Şekip Tunç bu kimlik hapsinde yalnız değildi tabii. Mesela, Tunç’un gençlik yıllarında yaşamış olan, Servet-i Fünun topluluğunun öncüsü olarak bilinen, oysa Aşiyan’ın mimarı ve döneminin yetkin bir ressamı olan Tevfik Fikret, Türk sanat tarihi için ise yalnızca “resim yapan bir şair”dir. Tunç’un yaşadığı dönemin sonrasına, modern Türk şiirinin önde gelen isimlerinden Oktay Rıfat‘a baktığımızda da maalesef aynı sonu görüyoruz. Şair kimliği öylesine baskındır ki, çocukluğundan beri var olan resim serüveni amatör bir çaba olarak tarihe not düşülmüştür.

Sanat dünyasının bu dışlamayı estetik kaygılar sonucunda yaptığını düşünenler de var elbet ancak bu tutumu anlamak için meselenin, aynı zamanda kimliğin koleksiyon değeri ile olan ilişkisine bakmak gerekir. Sanat ekosistemi, tarihi, gücü ve kimliği fiyatlandıran, eserlerin bu sistem içindeki kalıcılığını sağlayan bir mekanizmadır. Aslında mesele, sanatın niteliği değil, üreten kişinin toplumsal ve siyasi kimliği de olabiliyor çoğunlukla. Türkiye’nin yakın tarihinde bunun en çarpıcı örneği Kenan Evren’dir. 12 Eylül’ün mimarı bir asker ve siyasetçi olan
Evren, emekli olduğunda resim yapmaya başlamıştı. Hatta kendisi, bir dönem “Türkiye’nin yaşayan en pahalı ressamı” unvanını bile aldı. Hande Ataizi’ni resmettiği nü(?) tablosu astronomik rakamlara satılmıştı. Söz konusu olay, dönemin siyasi iktidar yanlısı holding patronlarının yalakalığı olarak özetlenmişti. Oysa burada bambaşka bir dinamik söz konusudur. Kenan Evren, politik duruşu nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, Türk siyasi tarihinin en belirleyici, sarsıcı ve tarihsel ağırlığı en yüksek figürlerinden biridir ve bu aslında gerek sanat piyasasında gerekse sanat koleksiyonerliği psikolojisinde, tarihe yön vermiş bir figüre ait görsel üretimler, estetik yetkinliklerinden bağımsız olarak, ya tarihi belge olarak nitelendirilirler ya da tamamen güç gösterisi olarak değerlendirilirler. Koleksiyoner veya kurum o resme değil, o imzaya, hatta o tarihin bir parçasına sahip olur. İşte Mustafa Şekip Tunç’un ve diğer entelektüellerin trajedisi de, koleksiyoner değeri yaratma refleksiyle yüzleştirir bizi. Onlar da kendi disiplinleri ve tarihsel önemleri çerçevesinde değerlendirildiğinde, Türk düşünce hayatının, felsefe ve psikolojinin kurumsallaşmasının, edebiyatın yapı taşları olduğu sonucuna varılır. Peki neden Evren’de çalışan o sistemik kalıcılık, söz konusu bu isimlerin entelektüel kimliği için çalışmamış? Cevap basit: Siyasi gücün ve popülerliğin zahmetsiz kazancı. Entelektüel derinlik ise ancak ve ancak arkasında çok güçlü bir kurumsal hafıza ve profesyonel bir eser yönetimi olduğunda kalıcılık sağlayabilir. Bunların eksikliği, söz konusu eserleri estetik süzgeçten geçirmemize bile olanak tanımıyor. Onları değerlendirme, yargılama hakkından mahrum bırakıp, yok ediyor. İhtiyaç duyulan yönetim modeli, eserin arkasında duracak, onu arşivleyecek ve sanat tarihinin yargısına sunacak kurumsal bir yönetimdir. Bir eserin kalıcı olmasının koşulunun şaheser olması gerektiğini düşünmeyen bir zihniyettir. Peşinen ikincil görünen bu eserler sahipsiz bırakıldı. Çünkü tablolara, onları yapan ressamlarının felsefi metinleri, düşünce biçimleri, hayatı anlamlandırma şekilleri ve görsel eserleri arasında bağ kuran küratoryal bir çerçeve sunmaktan ziyade salt nesne gözüyle bakılıyor.
Estetiğin ve düşüncenin ayrılmaz bir bütün olduğu düşüncesi ekseninde, düşünür-sanatçıların da var olduğunu, sanat tarihi yazınında bu isimlerin de yer alması gerektiğini savunmak ve onları hak ettikleri yerde konumlandırmak şart. Eğer bu isimler, yüksek düşünce üreten zihinlerse, görsel üretimleri de bu düşüncelerin ayrılmaz parçasıdır. Güzel düşünenlerin, güzel ürettikleri saklı mirasa sahip çıkma vakti çoktan geldi, geçiyor.




