Sanatçı Kemal Özen’in Gerçeküstü Evrenine Yolculuk

Kemal Özen
Kemal Özen

Sanatçı ve akademisyen Kemal Özen ile üretimlerini, sanatın evrildiği yeri, gelecek projelerini konuştuğumuz keyifli bir söyleşi yaptık.

Merhaba Kemal. En klasik soruyla başlayalım mı? Resme olan ilgin ne zaman başladı, ressam olmaya nasıl karar verdin, bilinçli bir seçim miydi, ailen seni destekledi mi ve buralara nasıl geldin?

Galiba resme ilgim çocukluktan başladı. İlkokuldan beri aram hep iyiydi resimle. Evin her yerine resimler yapardım annem evde olmadığı zamanlarda. Suluboya ile duvarları, tavanı, yorganımı falan boyardım. Ağabeyimle ranzada yatardık ve ben alt kattaydım. Benim katın duvarı hep resimli olurdu. Hatta abartıp duvar kâğıdı yapacağım diye şablonlar kesip sprey boyayla desenler bile yapmıştım duvarıma. Annem hiç kızmazdı, hep çok toleranslıydı. Hani çocuğun sanatı gelişsin diye yaptığı bir şey değildi ama hiçbir zaman da engellemedi. Üniversitede kamu yönetimi okudum ama. Eşit ağırlıkçılık sonucu dedemin arkadaşı vasıtasıyla cezaevi müdürü olmak için yönlendirilmem falan söz konusuydu. O sırada halk oyunlarına da gidiyordum ve oradaki öğretmen arkadaşlardan biri yeğeninin güzel sanatlar yetenek sınavına hazırlık için bir atölyeye başlayacağını söylemişti. Benim de resme ilgim olduğunu duyunca seni de tanıştırayım hocayla dedi. Sınavlara iki buçuk ay varken ben de hazırlanmaya başladım ve ilk sınavıma Tokat’ta girdim ve kazandım. Daha sonra Samsun’da da girdim ve onu da kazanınca kendi şehrim olduğu için orada resim öğretmenliği bölümünü tercih ettim.  

Ama kaderinde bir Tokat varmış 😉 Şu an Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde akademisyensin değil mi? Bir de doktora yapıyorsun bildiğim kadarıyla? Doktorayı nerede yapıyorsun? Ne üzerine olduğunu biraz anlatır mısın?

Evet, Tokat’ta beni bi şekilde ekseninde tutmayı başardı. 7 yıldır Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışıyorum. Bu arada Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde de doktoramı (sanatta yeterlik) yapıyorum. Tezim ve uygulama çalışmam sanal gerçeklik ve sürrealizm üzerine. O iki alanı birleştiriyorum. Hatta onunla ilgili bir sergi yapma fikri de var aklımda yakın gelecekte. Dijital dünyayı çok sevmesem de sanal gerçeklik olayı çok başka bir şey. Hani seni bu dünyadan sıyırıp başka bir evrene sokuyor olması aslında sanatçıların da yapmak istediği şey bir nevi. Bence resim yapmamızın sebeplerinden biri bu. İzleyiciyi orada başka bir evrene çağırmak. Sanal gerçeklikte bunu çok kolay yapabiliyorsun. Dünyayı gözümüzle algıladığımız için o gözün önüne bir perde yaratıyorsun ve zihin orada ne görüyorsa onu yaşıyor aslında.

İçsel Dünya (Güvenli Alan) : 85x110 cm, tuval üzerine yağlıboya, 2025.
İçsel Dünya (Güvenli Alan) : 85×110 cm, tuval üzerine yağlıboya, 2025.

Sanal gerçekliğin sanatı ve sanatçıyı nasıl etkileyeceğini düşünüyorsun peki? Bazılarının iddia ettiği gibi sanatı vasatlaştıracak ya da özgünlüğü yok edecek gibi düşüncelerin var mı?

Yok. İnsanların bu bakış açısını da anlamıyorum gerçekten. Yani bu işleri beğenmeyebilirsiniz ama bu sanat üretme şekline bu kadar laf söylenmesini de doğru bulmuyorum. Fotoğraf için de benzer yorumlar yapılmıştı zamanında ama fotoğraf sanatı da resim de varlığını devam ettiriyor. Dijital işler de öyle olacak. Bir de şöyle bir artı faktör var ki Z kuşağı ve ondan sonra gelen Alfa kuşağı hep bir şekilde dijital ekranlara bakarak yaşıyorlar ve işlerini öyle hallediyorlar. Sanat üretimi de sanatçı da izleyicinin yönelimine göre pozisyon almış olacak aslında. Gelecek böyle bir şey olacak. Bundan kaçış yok. Ama dijital üretim teknikleri çok çeşitleniyor. Yapay zekâ, big data, makine öğrenimi, sanal gerçeklik gibi alternatif üretim seçenekleri var. Ben sanal gerçekliği kendime daha yakın bulduğum için buna eğildim ama klasik anlamda resim yapmayı da seviyorum ve devam ediyorum.

Sevdiğin temalar ya da semboller var mı resimlerinde? Tekniğinle ilgili biraz bilgi verebilir misin? Genel olarak resmini nasıl tanımlarsın diye de sorabilirim aslında.

İşlerimin çoğu gerçeküstücü temalıdır. Başka gerçeklikler ve başka olasılıklar üzerine düşünüyor ve üretiyorum. Toplumsal gerçeklik konularını işlemeyi seviyorum. Ve bunları insanların hazmedebileceği şekilde çevirerek tuvale işlemeyi… İşte bazen gizleyerek, bazen başka forma sokarak, bazen yanına başka bir hikâye ekleyerek tekrar izleyicinin karşısına çıkarıp, bildiği hikâyeyi başka olasılıklar üzerinden gösteriyorum… Aslında bildiğimiz ve çoğu zaman normalleştirdiğimiz durumlar. Ama o normalleştirdiğimiz çoğu durum bana hâlâ çok sert geliyor. O sertlikleri belki kendimce yumuşatmaya çalışıyorum ya da tekrar tekrar izleyicinin gözüne sokarak yeniden bir düşünülmesini istiyorum sanırım. Bu konular ve sorularda geziniyorum ağırlıklı olarak.

Daha çok yağlı boya kullanıyorsun değil mi? Ama “çoraptan çıkan sevgililer”in ve “Idego” serisi gibi işlerinde kara kalem, kömür çalıştığını da görüyoruz. Son olarak Ruzy Gallery’deki karma sergide daha önce Rast Galeri’deki Çocukluk Bahçesi sergisinde gördüğüm “İyileşme” tablondaki kelebeği heykelleştirdiğin. Yapacak mısın daha fazla bu tarz 3D işler, yoksa resim ağırlıklı mı devam edeceksin?

Benim kafam hep resme gidiyor. Yani resim üzerinden çalışıyor, etrafıma resimsel gözle bakıyorum. İki boyutlu düzlemde bir şeyler ürettikten sonra onu üç boyutlu görme sevdası başlıyor. Son heykel çalışmamda da öyle oldu. “İyileşme” isimli resmim Rast Galeri’deki sergide sergilenmesinin onuncu günüydü sanırım, sergi üzerine bir konuşma yaparken resim birden heykel gibi görünmeye başladı. Zaten anıtsal bir hali de var. Sanki koltuk heykelin kaidesi gibi… ve Ruzy Galeri My Fairy Tale sergisi için bana geldiklerinde bu heykelin tam da bu sergi için uygun olacağını düşündüm ve galeri de bu fikrimi sevince, onların da desteği ile bu heykel ortaya çıktı. Post-modern dönemin en büyük söylemlerinden biri sanatın bireyselleşmesinden ve biricikliğinden kurtulup daha çok tabana yayılması ve herkesin sanatla bir bakıma ilişki içinde olabilmesi durumu. Teknolojinin gelişimi buna elverişli ortam hazırlıyor elbette. 3D üretim teknikleri de bu araçlardan biri. Çok sağlam malzemelerle istediğimiz formu oluşturabiliyorsunuz. Mesela benim o son heykelimde kullandığım ABS denilen polyester reçine bazlı bir malzeme. O resmi üç boyutlu modelleyip 3D printerda basarak oluşturduk. Ama sıfırdan, oturayım da bir heykel yapayım gibi bir motivasyonum olmadı hiç. On beş yıllık sanat hayatımda üçüncü heykelim oldu bu. Ha! ikinci heykelimi, Ankara’da bulunan Müze Evliyagil’de Aslı Demir’in küratörlüğünü yaptığı “Kaybolan Aracı” isimli sergi için yapmıştım. Mesela o çalışma seramik bir heykeldi, kâğıttan bir külâh formu…  ve onu direkt olarak arada resimsel referanslar olmadan, geleneksel yöntemlerle üretmiştik.

İyileşme, 85 x 110 x 75 cm, polyster, 2025.
İyileşme, 85 x 110 x 75 cm, polyster, 2025.

Peki mesela bir izleyici olarak seramik külah heykelinde sanki 3D bir heykeldekinden daha fazla bir el emeği ve senin ruhunun yansıması varmış gibi geliyor bana. Hani koordinatları girin ve heykeliniz hazır olsun gibi bir durum biraz. Üreten tarafta olarak karşılaştırma yapınca nasıl görünüyor durum?

Hep böyle söylenir ve düşünülür biliyorum. Doktoraya başlamadan önce ben de böyle sanıyordum, ama dijital işleri üretmenin de kendine özgü zorlukları var. Üç boyutlu modelleme için kullandığın bazı programlarla baya heykel yapıyorsun aslında. Hazır kalıplar da var tabi. Biraz artık şuna evriliyor gibi yaratım süreci: zihnin, beynin sana komut veriyor ve parmaklarını kullanarak çamurla bir şeyler yaratıyorsun ya da yine o komutu kullanarak mouse’unla, kaleminle, verilerle bir şey yaratıyorsun. Sonuçta zihindeki görüntüyü elde etmeye çalışıyoruz. Bunun yöntemi zanaat mi olmalı, “elinin ruhu” eksik mi gibi sorular çıkıyor ortaya elbette ama dijital işler de zanaat sonuçta. Ama önümüzdeki yıllarda, belki beş seneden bile kısa bir zamanda komutlar girilerek yapılacak üretimler de daha çok olacaktır, çünkü artık Internette pek çok hazır 3D model var kullanıma hazır.    

Pek çok farklı karma sergide bana göre birbirinden çok farklı işlerinle karşılaşmış olduğumu fark ettim. Kaktüslü “aşk/sevgi” serisi, Idego serisi, Yapay Cehennemler’deki Huzursuz Yatak ya da Sanatçının Ölümü işleri, son sergideki masalsı içsel dünya tasvirlerin, çocuklu ve kelebekli sembolik olarak bizi çocukluk dünyana götüren işlerin, çoraptan çıkan sevgililerin gibi… Bunların ortak bir çıkış noktası, duygusu var mı izleyici olarak gözden kaçırdığımız?

Galiba dönem dönem bir şeye takıyorum. Farklı yerlerle çalışıp, farklı yerlerde sergilediğim için de işlerimi o izleği sürmek izleyici olarak biraz zor olabilir. Örneğin, o kaktüs işleri 2015 yıllarında başlamıştı. İlk yaptığım kaktüslü iş olan kaktüse sarılan çocuk figürlü Dinle Sevgilim bir ilişki ve sevgi üzerineydi. Daha sonra Antalya’da kaktüslere kazınan yazılar ve kalplerden yola çıkarak diğerlerini yaptım ve onlar da aslında sevgi üzerine. Ya da mesela Galerist’te 2010 yılında açılan ilk kişisel sergim Soğuk Yemek’teki karakalem işlerle Idego serisi arasında da benzerlikler olduğunu görüyorum. Birbirine çok yakın işler aslında. Sanırım ben biraz bedeni bozmayı seviyorum. Ya da onun yanına bir şeyler eklemeyi. Çoraptan çıkan sevgili serisi de öyle mesela. Ya da kalabalık işlerdeki figürler de yakın birbirine. Yani işleri yan yana görünce tabi ki bence ortak bir hikayeleri var. Ama solo sergi açmayalı uzun zaman oldu ve bu bağlamda solo sergiler biraz önemli oluyor. Sanatçının derdinin görünür kılınması ve anlattığı şeyi daha kapsamlı gösterebilmesi açısından.

O zaman hemen sorayım: yakınlarda solo sergi planın var mı? Ya da aklında yeni bir fikir, proje?

Var. Biraz farklı bir proje var aklımda. Mitolojik hikayeleri çok seviyorum. Biraz bunun kökenine inip bu hikayelerin ilk çıkış noktasına uzanmayı istiyorum yeni projemde. Farklı şeyleri denemeyi seviyorum. Mesela, hâlâ yaşayan ve farklı şeyler üreten Alman ressam Gerhard Richter var. İşlerine bakıyorsun soyutun her türlüsünü yapmış. Soyut figür yaparken hiperrealist figür de yapmış ama bir yandan. Belki de işte böyle ürettikçe ve biriktirdikçe daha görünür bir hikâye ortaya çıkabilir ve aradaki bağlar daha iyi anlaşılabilir ya da anlaşılmayabilir. İnsan kendine yabancı bir varlık değil midir günün sonunda…

Hazır bir isim söylemişken sorayım: başka ilham aldığın sanatçılar kimlerdir? Ya da hayatta da seni ve sanatını başka neler besler?

Ressamlardan çok fazla sevdiğim sanatçı var. Goya ve Rubens aşığıyım, C.D. Freidrich, A. Dürer hayranıyım, H. Bosch ve Escher’e taparım…Sanat tarihinde ve günümüz sanatçıları içinde çok ilham verici isimler var. Bu isimler kadar beni besleyen diğer etmenler müzik ve yolculuk diyebilirim. Özellikle de uzun yolculuklar. Uçak yolculuğu değil ama uzun yol deneyimleri benim için hep çok sakinleştirici ve huzur verici geçiyor. Çoğu resmim hep böyle uzun yollar sonrası oluşmuştur kafamda. Müzik ve seyahat zihni sakinleştiren ve genişleten şeyler bana göre. Kitap ve film gibi şeyler belli bir konu üzerinde yoğunlaştığı için daha sınırları olan bir şey gibi geliyor. Ama müzik ve seyahat zihni serbest bırakıp o serbest çağrışımları daha rahat yakalayabildiğin bir süreç gibi geliyor bana.   

Peki, bu tüket-at kültürünün sanata yansımasını nasıl buluyorsun? Sanatçı, sanat alıcısı ve izleyicisi tarafından nasıl görünüyor sence?

Bizdeki popüler kültürün hızlı tüketim nesnesine dönüşmesi gibi biraz. Kendi üretimlerim açısından baktığımda ben çok yavaş üretiyorum zaten, o yüzden de o sisteme çok hizmet ettiğimi söyleyemem açıkçası. Yapanlar var tabi. Zaten genel olarak sisteme bakarsak bundan kurtulmak da biraz zor, çünkü biz bile artık ona evriliyoruz. En basitinden sosyal medyanın bizi getirdiği noktada artık 15 saniyeden uzun video izlemeye bile tahammülümüz yok! Oturup film izleyemiyoruz mesela eskisi gibi. Yine de kendime ve çevremdeki sanatçılara baktığımda hâlâ geleneksel yöntemlerle resim yapan, sanat üreten grubun içinde olduğumu görüyorum. Sergilerin de hâlâ bir ay falan sürdüğünü düşünürsek çok da hızlanmamış olabilir sanat dünyası. Ama genel olarak insanların evrildiği yer ya da talep ettiği şeyler açıkça görünüyor tabi.

İşlerini buradaki evinin de bir parçası olan atölyende mi üretiyorsun genellikle? Nasıl çalışıyorsun? Ne zaman bir işe “tamam, bu iş bitti” diyorsun? Biraz atölyede çalışma halinden bahseder misin?

Aslında Tokat’ta daha büyük bir atölyem var. Genelde daha büyük ebatlı işlerimi orada üretip buraya getirdiğim de oldu. Şu an doktora süreci içinde 6 ay gibi bir ücretsiz izin aldım ve şu an dördüncü ayındayım. O yüzden şu sıralar burada devam ediyorum üretimlerime. Rast Galeri ve Ruzy Galeri’deki son işlerimi burada ürettim mesela. Ve ağırlıklı olarak gece çalışmayı daha çok seviyorum. Çevresel uyarıcıların kapandığı ve daha rahat konsantre olabildiğim saatlerde…

İşin tamamlanmasına gelince sergi günü yaklaşınca o hissiyat oluşuyor genelde. 😉 Yoksa zor yani o hissiyata ulaşmak. Ben çok ön eskiz yapan biri de değilim, bomboş beyaz, sınırsız bir evren var karşımda. Bu beyaz evrende her şeyi parmak ve bilek hareketinle yaratabiliyosun. Michelangelo’nun Adem’in yaradılışı alegorisi gibi oldu ama sonuç olarak orada bambaşka bir evren yaratıyosun. Bunun da sonu, bittiği yeri kestirmek her zaman kolay olmayabiliyor. O evrenin içini dolduruyorsun ya da boşaltıyorsun sürekli. Her an gözünün önünde durduğu için de sürekli bir eksiklik ya da fazlalık görebiliyorsun. Çoğu sanatçı için de böyledir bu, orada sürekli bir şey kaşır seni, rahat bırakmaz. O yüzden işin hem şakası hem gerçeği olarak serginin yaklaşıyor olması güzel bir bitirme nedeni olabiliyor. Atölyeden çıktığı an da artık kafandan çıkar o iş. Tekrar önüne almak istemezsin. Ama önünde durduğu sürece de bitmek bilmez…

Türkiye’de sanatçı olmak nasıl sence? Ya da İstanbul’da sanatçı olmak diye mi sorsam?

Türkiye’de sanatçı olmak b*ktan bir şey tabi ki. Yani hiçbir şekilde ne sosyal ne maddi ne manevi bir güvencen olmadığı için hep ip üstünde hissettiren bir durum. Galeriyle, koleksiyonerle, küratörle çalışırken hep dikkatli olmak gerekiyor. Hem küçük olduğu için hem de ülke ekonomisinden kaynaklı kırılgan bir piyasa ne yazık ki. O yüzden çok hata da kabul etmeyen ve sanatçıya ekstra stres de yaratan bir ortam olduğunu düşünüyorum. Konuşulmayan ya da kendi küçük camiamızda konuşulan gerçekler bunlar.

İstanbul’da olmak da neredeyse zorunlu gibi. Yıllardır eleştirilen şey bu zaten; sanatın da bu merkezde yapılıyor olması ve merkezdeki odağın başka yerlere dağıtılamaması. Ekonomik şartlardan dolayı yine çok mümkün de görünmüyor. Buradaki bir sergiyi bile başka yere taşımak baya külfetli olabiliyor. Sigortası, nakliyesi, oradaki yerleştirme, bunları karşılayacak kurumlar bulunması, vs.

Çok teşekkür ediyorum bu keyifli söyleşi için ve beni atölyende ağırladığın için. Yeni projelerini dört gözle bekliyoruz.

Ben çok teşekkür ederim.. Enerjin harika. Çok iyi geldin bana ve atölyeme. Bir yerlerde enerjin ve ışığın hep buralarda dolaşsın umarım.

YAZAR

İmge Tan
Sanat Okur yazarı

İmge Tan

İmge Tan, ODTÜ İşletme mezunu olmasına rağmen ağırlıklı olarak yayıncılık sektöründe serbest çalışmıştır. Çeşitli yayınevlerine bağlı olarak çevirisini yaptığı yaklaşık 30 kitap bulunmaktadır. Yıllarca kültür-sanat etkinlikleri, kitaplar ve seyahatler ile ilgili yazılarını paylaştığı kendi bireysel blogu ve çeşitli…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.