Kazimir Malevich, Süprematizm, 1921-1927
Kazimir Malevich, Süprematizm, 1921-1927

Türkiye Sanatında Bir Yanlış Okuma Örneği

6 Mart 2025
5 dakika

Bu yazıda Türkiye sanatında eski ve önemsiz gibi görünen ama hala karşıma çıkan bir tartışmadan bahsetmek istiyorum. 2025 yılında “Hala bu mu konuşuluyor?” diye soracak olursanız hem hayır hem de evet (başka formlarıyla). Türkiye sanatında figüratif ve soyut sanat arasındaki tartışma, aslında ideolojik bir ayrımın sanat dünyasına yansımasından başka bir şey değil. Güzel Sanatlar Akademilerinde bu tartışma belirgin bir şekilde kendisini gösteriyor. Geçmişte figüratif sanatçılar kendilerini “halkçı” olarak tanımlarken, soyut sanat yapanları “Amerikancı” olmakla suçladılar. Hatta bu suçlamanın dayanağı da var: CIA, Soğuk Savaş döneminde soyut ekspresyonizmi özellikle destekliyor. Ancak figüratif sanatın halkçı olduğu iddiası, eksik ve yanlış bir tarih okumasının sonucu olabilir mi?

Tartışmanın başında söylemek isterim halkçı sanat çok önemli bir olgu mu bilmiyorum ama yine de bu konuyu netleştirmek isterim. Bu tartışmaların kökeni eski olsa da doruğa çıktığı noktanın Cumhuriyet Gazetesi’nde meşhur başlığın atılmasına sebep olan bir dizi olay olduğunu görüyoruz. 1990’ların başında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde figüratif ve soyut resim anlayışları arasında büyük bir gerilim yaşandı. 9 Şubat 1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan bir habere göre, bu ayrışma akademisyenler arasında ciddi tartışmalara ve suçlamalara yol açtı. O dönemde soyut eğilimli bölüm başkanı Özdemir Altan’ın, figüratif sanatçılar Özer Kabaş, Neşe Erdok, Hüsnü Koldaş, Kemal İskender ve Nedret Sekban’ın resim bölümüne geri dönmesine karşı çıkması çatışmayı derinleştirdi. Ancak YÖK kanunları gereği, rektörün atama yetkisi sayesinde figüratif sanatçılar bölüme geri döndü ve Altan bölüm başkanlığından alındı. 1 Bu olay, sanat ortamında ifade biçimleri arasında hiyerarşik bir ayrım kurmanın ne denli sorunlu olabileceğini gösterdi. Tarihte soyut ve figüratif sanatçılar arasındaki iş birliklerine rağmen, Mimar Sinan’daki bu ayrımın keskinliği trajikomik bir hal aldı. Özellikle Devrim Erbil ve Özdemir Altan gibi isimlerin bu süreçte karşıt görüşleri savunması, akademideki kutuplaşmayı derinleştirdi. Tartışma, sanatın yalnızca belirli biçimlere indirgenmesine yönelik eleştirileri gündeme getirirken, çağdaş sanatta disiplinler arası yaklaşımların önemini de gözler önüne serdi. Bu dönemde Avrupa ve Amerika’da figürün tekrar önem kazanmasına rağmen, uluslararası sanatçılar soyut ve figüratif anlayışları bir arada kullanıyordu. Anselm Kiefer ve Gerhard Richter gibi sanatçılar, farklı ifade biçimlerini aynı çatı altında değerlendirebilirken, Türkiye’deki bu kavga, sanat anlayışındaki dogmatik yaklaşımların sürdüğünü gösterdi. Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki bu gerilimden birkaç yıl sonra Türkiye sanat ortamında yeni bir tartışma ortaya çıktı: Güncel sanatın tuval resmini dışladığı iddiası. Ancak bu konu, başka bir tartışmanın meselesi olmaya devam etti. Konumuza dönecek olursak “halkçı” ve “amerikancı” kim peki?

Soyut sanatın CIA tarafından desteklenmesi, sanatın politik manipülasyonlara ne kadar açık olduğunun en büyük kanıtı. Frances Stonor Saunders‘ın Parayla Satın Alınan Modernizm kitabı, CIA’in soyut ekspresyonizmi Soğuk Savaş’ın bir kültürel silahı olarak nasıl kullandığını detaylandırıyor. Pollock, Rothko, de Kooning gibi sanatçılar, CIA’in dolaylı fonlarıyla desteklenen sergilerde öne çıkıyor. Modern Sanat Müzesi (MoMA) ve Rockefeller ailesi de bu işin içinde. ABD, sosyalist realizmin propagandacı ve devlet denetimli sanat anlayışına karşı, “bireysel özgürlük” imajını öne sürmek için soyut sanata yöneliyor. Yani mesele yalnızca sanatsal bir tercih değil, şekillendirilmiş bir politik strateji. Ama bu dışlama politikası sadece sovyet realizmine değil, belki de tarihin en avangard hareketlerinden biri olan Rus Avangardları’na da yapıldı.

Türkiye’de figüratif sanatın halkçı sanat olarak algılanmasının kaynağı, Meksika duvar ressamları (Rivera, Siqueiros, Orozco) ve Sovyet sosyalist realizmi. Ancak burada ciddi bir yanlış okuma var. Meksika duvar ressamları, sanatı kamusal alana taşıyor ve devrimci bir dille anlatıyor. Ancak sosyalist realizm, sanatın bağımsız özgünlüğünü silip yerine sıkı bir devlet propagandası koyuyor. Bu, Hitler’in “Aryan sanatı” ile Stalin’in sosyalist realizmi arasında neredeyse fark olmadığını gösteriyor. Türkiye resminde halkçı resim yaptıklarını iddia eden figüratif ressamlar da aynı yanlışa düşmüyor mu? Stalin, sanatın biçimsel deneylere ve avangard çözüm arayışlarına izin vermiyor. Oysa sanatın asıl dönüştürücü gücü biçimsel yeniliklerinde gizli. Rus Avangardları işte tam da bunu yapıyor. Malevich’in “Kara Kare”si, Tatlin’in “Kulesi” ya da El Lissitzky’nin grafik tasarıma getirdiği devrimci yaklaşımlar, sadece birer sanat eseri değil, toplumsal yapıyı dönüştürme girişimleri. Konstrüktivizm, sanatı yalnızca tuvalin içinde değil, endüstriyel tasarım, mimari ve hatta gündelik hayatta da dönüştürmeye çalışıyor. Ancak Stalin bu hareketleri “dejenere” ilan ediyor ve sosyalist realizmi zorunlu hale getiriyor. Tıpkı Hitler’in modern sanata “yoz sanat” demesi gibi. Bu noktada sosyalist gerçekçilik ve faşist sanat aynı otoriter mantıkla hareket ediyor: Sanatı kontrol altına almak. Bu durumda Türkiye’de figüratif sanatın “halkçı” olarak adlandırılması, gerçekte muhafazakâr bir sanatın savunulmasına dönüşüyor. Sanatın devrimci olabilmesi için sadece içeriğinin değil, biçiminin de dönüşüm geçirmesi gerekiyor. Rus Avangardları tam da bunu yapıyor. Sadece ne anlattıklarıyla değil, anlatım biçimleriyle de mevcut sistemi sarsıyorlar.

Yukardaki tartışmalar eski ve önemsiz bir tartışma gibi gözükse de tekrar tekrar farklı formlarda karşımıza çıkan bir konu. Bugün Türkiye’de sanatın nereye gittiği konusunda düşünürken, figüratif sanatın “halkçı” olduğuna dair ezberi sorgulamak gerekiyor. Halkçı sanat, sadece görünür dünyayı tekrar eden değil, biçimiyle ve sunumuyla da yeni yollar açan sanattır. Dolayısıyla Türkiye’de figüratif sanatın tek başına “halkçı” olarak kabul edilmesi, büyük bir tarihsel yanılgıdır. Yine teknik olarak yeni medyayı kullanan veya güncel teknikleri kullanan sanatçıların da tehlikeli bir yerde durduğunu görebiliyoruz. Asıl mesele, sanatın gerçekten ne kadar dönüştürücü olduğu sorusunda yatıyor. Ve  bence bu özellik muhafazakar bir şekilde geçmiş sistemlere dönmek değil, kendisini bu sistemin içinden üreten bir modelden geçiyor.


  1. https://www.politikyol.com/soyut-sensin-figuratif-babandir ↩︎
Emin Çelik

Üretimleri genel olarak heykel, enstalasyon ve video odağında olan bir sanatçıdır. Aynı zamanda güncel sanat alanında çeşitli yazılar yazar.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Alvin Curran (Photo-Angela Caitlin 2012)
Önceki

Yeni ve En Yeni Müzik Festivali 14-16 Mart Tarihleri Arasında Arter’de

Belıis Balpınar, Through Woven Times, Anna_Laudel, 2025
Sonraki

Belkıs Balpınar’ın 40 Yıllık Sanat Yolculuğu: Zamanla Dokunanlar