Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 10 – DENGE ve METAMORFOZ / Şeyda Aydın

Şeyda Aydın, Edebiyat Yazı Dizisi // Bölüm 10 - Denge ve Metamorfoz



Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 10 – DENGE ve METAMORFOZ / Şeyda Aydın
Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 10 – DENGE ve METAMORFOZ / Şeyda Aydın

Sevgili Eeva,

Yeniden yollara düştüm; gerçeğime, senin kalbine düşer gibi… Yeniden yollara düştüm; gittiğim yollar, güven bulup kendimi bıraktığım kolların olmuş gibi… Yeniden yollara düştüm; dinlediğim şarkılar, huzur bulup başımı yasladığım dizlerin olmuş gibi… Devasa rüzgâr türbinlerinden bahsetmeden geçmeyeceğimi bilecek kadar beni iyi bildiğinden, bu kısım seni eğlendirecektir eminim. Netta’nın merkezlerine doğru türbinler yollar boyunca art arda çoğalıp uzanırken, en kuzey ne kadar arkada kalırsa günler de gitgide uzuyordu; ayrıca yaban yaşam uzaklaşıyorken, modern yaşam yakınlaşıyordu.

Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 10 – DENGE ve METAMORFOZ / Şeyda Aydın
ŞEYDA AYDIN

Bu kez, yalnızlıkla lanetlenmiş yönsüz bir gezgin değilim arabamızda, yoldaşım Ella hemen yanımda; ilk geldiği günkü gibi; simsiyah kıyafetleri içinde, kapüşonu başında. Şarkıları ortak zevkimize göre değiştirirken eşsiz doğa manzarasında kendini kaybedercesine Netta’yı pencereden izliyor yan koltuğumda. Merakla parlayan gri gözlerini kaydırıp bakıyor karla kaplı uçsuz bucaksız ve bembeyaz arazilerdeki sık ormanlara; etrafta koşan sürüsüne bereket hayvanlara, bütünlük hâlinde yaşayıp dengeyi sağlayan tüm canlılara… Bense sadece seni görüyormuşçasına bakıyorum etrafa; çünkü senin, yani hayatın ta kendisini görüyorum dünyamda. İşte başlıyorum bir mektuba daha; hatırımda ne varsa hepsini yazacağım sana. Ne var ki bu, farklı bir mektup olacak; havada kalan bazı şeyleri senin yorumuna bırakacağım yalnızca. Gel gör ki, Ella ile derin olduğu kadar şoke edici konuşmalar yaptık yolculuk boyunca ve hepsi bir bir kazındı aklıma. Ayrıca o yanımda olduğundan beri, daha kuvvetli ve dirayetli olduğumu hissediyorum. Galiba, yaşadığı bazı elim durumları, sonunda öğrenmemle beraber her şeye rağmen onu, âdeta çelik bir duvar misali karşımda gördükçe, sağlam biri olabilmeyi ondan öğreniyorum. Dolayısıyla da artık seni kelimelerimle incitmek istemiyorum; seni üzeceğini bildiğim melankolimi içime atacağım, susabildiğim kadar susacağım ve ne gerekiyorsa yapıp bilhassa bu konularda yazmayacağım. Dedim ya, seni incitmek istemiyorum; daha önce çok yaptım ve fazlasıyla kırdım ne de olsa… Her şey için, beni bağışla!

En kuzeydeki en büyük adadan Netta’nın anakarasına feribotla geçmemizin üzerinden günler geçti; adayı geride bıraktık resmen kilometrelerce. Son mektubumdan o an’a kadar geçen sürede hayli kırılgandım hâliyle; Sónata’yı, Mirja’yı, tüm kasabayı arkamızda bırakacak, çok uzaklara gidecektik nihayetinde. Hele hele o akşam feribot iskelesindeki veda canımı çok yakmış olsa da renk vermemek, gözyaşı döküp kimseyi üzmemek için elimden geleni yaptım. Velhasıl buzdan bir ocakta alev alıp ziyadesiyle yandı canım. Yeşil renk tonlarının yansıdığı, karın ince ince atıştırdığı romantik, melankolik, hatta fazla dramatik bir cuma akşamıydı. Evden ayrılırken kedi dostlarım Tristan ve Fannar’ın pencereden hüzünle baktığı yetmezmiş gibi, kutup ayısı dostlarım da yaptı yapacağını. Gidecek olmamı kabullenmeyen Mirja öyle üzgündü ki, ilk tanıştığımız gün yaptığının aynısı ile kalbimi yakıp dağladı; arabanın önüne oturup başını yasladı. Bu sefer yalnız da değildi; eşi ve yavrusu yanındaydı. Direksiyon koltuğunda oturmuş arabanın önüne, üçünün titreyen gözlerine bakıyordum ki, bakışlarımı dikiz aynasına kaydırınca kederim üçten beşe katlandı. Yamuk bir dikiz aynasından seyretsem de, romantik film sahneleri gibi seyrettim ikisinin vedasını. Ella ile Sónata’yı; iki taze âşığın hem ayrılığını hem de itiraflarını… Duyabiliyordum konuşmalarını, zira arabanın hemen arkasında dikiliyorlardı; nefeslik bir mesafe vardı ikisi arasında. Kendini zar zor tutan Sónata’nın yüzündeki ifade, Ella’ya “ne yapman gerekiyorsa yap ama sonrasında bana geri dön” diye yalvarıyor gibiydi âdeta. Ella ise dik durmaya çabalıyordu karşısında, ona umut vermemek için beklentisiz hisler veren kesin bir suskunlukla. Derken Sónata, elinde tuttuğu fiyonklu kutuyu ona uzattı. “Lütfen bunu bir yeni yıl hediyesi olarak kabul et,” diye başladı sözlerine. “Sana telefon aldım, çünkü her gün sesini duymak, yüzünü görmek istiyorum, çünkü seni merak edip özlerken nefessiz kalacakmış gibi hissediyorum, şimdi bile… Şey, aslında bir itirafım var ki itiraf etmezsem pişman olur, bu pişmanlığın acısını çekmeye de dayanamam. Ben galiba sana fena hâlde…” diye sözlerine tam devam ediyordu ki, yutkunup onun lafını kesti Ella; çünkü onun yüzünü iki eli arasına aldığı gibi kendininkine çekip öpüverdi. Bu uzun süren öpücükle de aynı hislerde olduğunu belirtircesine kabul etmiş oldu, hem hediyesini hem de kalbini. Kaldı ki zaten günlerdir son dakikaya değin her fırsatı değerlendirerek tutkuyla sevişip durmuşlar, ay ve gece kadar ayrılmaz iki âşık olmuşlardı. Ayrılık gününün son saatlerinde ise Ella’yı kendi elleriyle şefkatle yıkayıp sevgiyle giydirerek hazırlamıştı Sónata. İnsanın sevdiği tarafından aynen sevilmesi, mucizelere, hatta efsanelere açılan kapılar değil mi zaten?

Feribot hareket vakti için son çağrıyı yapınca mecburen ayrıldı dudakları birbirinden. Ella arabaya, yanımdaki yolcu koltuğuna geçti, Sónata da Mirja ve ailesini teselli ede ede çekti arabanın önünden. Bir yandan çenem, diğer yandan ayağım titrerken hafifçe gaz vererek feribota doğru rampada ilerledim; çünkü Ella ile ikimiz aynalardan bakıyorduk arkamızda kalanlara. Bizi alır almaz hemen arkamızdan kapanınca metal kapılar, görüşümüzden kayboldular bir anda. Belli ki ikimiz de öylece oturup son bir kez daha arkamıza bakamayacak, el sallamayacak kadar katı değildik; çünkü aynı anda arabadan inip güverteye attık kendimizi. Feribot hareket edip artık adadan tamamen uzaklaşıyorken, Sónata ve yanındaki üç kutup ayısını kıyı boyunda nefes nefese koşuyorken gördük. Anlaşılan o ki, biz uzaklaştıkça yakınlaşmak, ortak geçirilen zamanı uzattıkça uzatmak için en uca doğru ilerliyorlardı. Kalbimizin içine oturan gözyaşlarımızla beraber gözlerimizin önünde kayboluşlarını seyrederken, aslında onlarla orada bırakmıştık değerli parçalarımızı… Sana, bu son sahneyi hayat et veya hissettiklerimi hisset demeye kıyamasam da söyle bana, karanlığın içinde ebediyen kaybolan ben olsam, ışığın altında duran sen olsan ve karanlık beni yutarken arkamdan bakmana dayanamasam, sen orada ben burada, sence bu acıyla nasıl baş edebilirdik böylesi bir hayat sahnesinin sonrasında, hadi durma söyle bana?

Akşamdan sabaha değin süren feribot yolculuğumuz boyunca Ella’nın ağzını bıçak açmadı; yolcuların ortak kamarasındaki bir masada tam karşımda kitap okuyarak geçirdi zamanını. Nazikçe tuttuğu kitap bile Sónata’nındı. Bence bu ayrılığın tüm kederi iç tarafında saklıydı; dıştan göründüğü kadarıyla hiçbir şeyi yoktu. Gerçi anlayabiliyordum onu; bu konuda konuşmak istemiyordu; üstelik gece boyu ne uyudu ne de göz teması kurdu. Kaldı ki zaten derin sohbetler etmeme fırsat vermiyordu; aklımdaki soruları sormayayım diye en başından beri bana karşı tam bir ketumdu. Sónata’yı ima ederek, “Ona gerçekten geri döneceksin değil mi?” diye sorduğumda bile susarak oturdu. Ta ki ben, gecenin bir vakti tuhaf şeyler yaşayana dek! İşte o olay, Ella’nın suskun tepkisizliğini bozup, onun gerçekte kim olduğuna dair merakımın hayli artmasına sebep oldu. Bir ara onun yanında oldukça sıkılmıştım; hava almak, denizi ve geceyi izlemek üzere güverteye çıkmıştım. Manzara öyle büyülüydü ki, kendimi kaptırmıştım; son zamanlarda yaşadıklarım yüzünden olsa gerek, denizin içinden birdenbire mitolojik varlıklar çıkıverse şaşırmazdım. Oysa aniden huzursuzluğa kapıldım; kapüşonlu koca paltomun içinde eriyip küçülecek kadar titreyerek etrafıma baktım. Nitekim güvertede o an benden başka kimse olmamasına rağmen, karanlık bir gölgenin, daha çok içimi ürperten görünmez bir varlığın arkamdan –enseme sıcak üflercesine– geçip gittiğini hissedince irkilip kalmıştım. Ben o hâlde donakalmışken birden çıkageldi Ella; korumacı bir anneden farksız tavırlarıyla, “Ne yapıyorsun burada? Üşüteceksin, içeri gir Veera!” diye seslendi bana, ama her ne hikmetse etrafı kolaçan eder gibi tedirgin bir ifade de vardı tavırlarında. Ben içeri girene kadar da, tıpkı gözcüler gibi bakışlarını güvertede gezdirdi uzun uzadıya; bir sağa bir sola… Bir anlığına güverteye açılan kapı önünde dikilip kaldı âdeta yumruğunu sıka sıka. O varlık her neyse onu çok iyi biliyor gibiydi hatta. Yerlerimize yine karşılıklı oturur oturmaz sordum ona. “Neydi o?” dedim, oysa başını sallayıp geçiştirdi; burnundan soluyordu sanki. Bir sırrı olduğu ve bunu benimle paylaşmamakta kararlı olduğu sorumu savsaklamasından belliydi. Israr etmedim; ben de onun gibi elimdeki kitaba kendimi verdim. Zamanla öğreneceğimi hissediyordum nasıl olsa; birlikte kat ettiğimiz yollar boyunca kurulan dostlukla tek tek dökülecekti içinde ne varsa.

Feribot anakaraya varınca karlı dağların arasında sürmeye başladım; çam ormanları ile çevrelenmiş olan uzun, geniş ve kıvrımlı yollarda saatlerce ilerledim. Direksiyon sallarken de hâliyle ben synthwave ve indie dinlemek istiyordum; manzara izleyen Ella ise caz, blues ve folk… Olayı büyütmeden aramızdaki dengeyi sağlayıp müzik konusunda anlaştık; biraz benden dinleyecektik, biraz ondan. Elimde değildi; hikâyesini merak ediyordum, dolayısıyla onunla konuşmak için fırsat kollarcasına yana kaydırdığım bakışlarımla ona bakıp duruyordum. Benimle hiç ilgilenmiyordu; şaşkın bir merakla dışarıyı izlediğinden olsa gerek, “Affedersin,” diye cümlesine başlayıp, yanındaki arazide sürü hâlinde koşan atları işaret ederek devam etti: “Dünyamdaki değişime kadar ömrü hayatımda hiç bu kadar canlı atı bir arada görmedim de, kafam yerinde değil,” dedi hayretle.

Sohbetin tam sırasıydı; böylelikle, “Bana geldiğin dünyayı anlat, nasıl bir yer?” diye sorabildim. Baş başa kaldığımızdan beri ilk kez düzgün bir cevap verdi. “Benim doğup büyüdüğüm dünya da aslında buranın aynı; tam dokuz kıta, ama gelecekteki devrimden önce kıyamet kadar rezalet; teknolojik ancak bitik, yobazlığın ve faşistliğin hüküm sürdüğü bir yerdi. Yani, seninkilerin devriminden, aslında doğru tabirle evriminden sonra tıpatıp buraya benzemeye başladı, hatta son sürat bundan bile daha iyisine evriliyor,” dedi yol manzarasını işaret ederek.

“Benimkiler derken? Gümüş ve altın maskeler ardındaki Lofn ile sevgilisi mi?” diye tebessümle sorunca ben, içten ve imrenen bir gülümseme yayıldı yüzüne. “Aynen öyle,” diyerek uzun uzun anlatmaya başladı, hem de şevkle. “Ben daha çocukken annem anlatırdı da masal gibi dinlerdim onların efsanevi kehanetini. Meğer gerçekmiş o masal şeyi. Meğer benim geldiğim boyutta ikisinin aşkı tüm dengeyi sağladığından, ikisi birlikte olunca kaos etkisini yitirip yok oluyormuş; ama ayrı olduklarında kaos ve onu besleyen her şey alabildiğine güçleniyormuş. Savaşlar, salgın hastalıklar, kötülükler vesaire… En basit tabirle özetlemek gerekirse, efsaneye göre birlikte olduklarında evrenin tüm enerjisini iyi yönde kullanacak kadar güçlü oluyorlar; ayrı olduklarında ise etkisiz bireylerden farksızlar… Her ne kadar reenkarnasyona uğramış olsalar da senin sandığın eski tanrıçalar gibi değiller; evet, kendilerine özgü yeteneklere sahipler ancak günlük hayatlarında diğer insanlardan pek farklı da değiller. Benim boyutumun geleceğinde yaptıkları devrim ise tam manasıyla insanlığın zihinsel bir evrim geçirmesi olarak tanımlanabilir; çünkü Lofn ile onun yanında olan kim varsa resmen, tüm insanlığın DNA yapısını değiştirmekle kalmayıp, zihinsel-bilişsel gelişimi sağlayarak herkesi birkaç seviye üste taşıdılar. Tıpkı Netta’nın geçmişindeki uyanışta buradakilerin başına gelenin aynısı bizimkilere de oluverdi. Şüphesiz ki bu, uygar geleceğin insanının yaradılışı için genetik kodlamanın zihinsel-bilişsel açıdan yeniden düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkan dengeli bir genetik metamorfozdan başka bir şey değildi. Lütfen Veera, daha fazlasını sorma bana, anlatmama izin verilmiyor ki zaten senin yanında küfür dahi etmemem için dilimi mühürledi seninkiler. Gerçi küfürlerimi zihnimden sıralamama engel olamazlar,” diye ekledi gözlerini devirerek.

Bu duruma öyle dertli görünüyordu ki, o hâli kahkahayı basmama sebep olabilirdi ama tuttum kendimi. O anki kısa sessizlik ardından Ella’nın konuyu değiştirmek istediği çok netti. “Sizin evrim tarihiniz tam olarak hangi yıldı?” diye sordu âdeta sırıtarak. Çocuk gibi gülümsedim birden, “1975 yılı elbette. Eeva’nın doğduğu yıl olduğundan aklımdan çıkmaz,” diye cevap verdiğimde ise, “Hmm, ilginç!” diyerek tepki verdi. Sanki benimle eğleniyor gibiydi vaziyeti; gözlerini kırpıştırarak, “Yani hayatın doğduğu yıl… Hiç bu açıdan düşündün mü?” der demez, tebessüm ettim hemen, “Hoş bir rastlantı işte canım,” diye cevap vermiş oldum, ama aklımı karıştırıp saatlerce susmama sebep olmuştu, orası kesin.

Akşam saatleri olduğundan hava neredeyse kararacaktı, bir pansiyon bulmalı ve artık dinlenmeliydik. Oysa bir pansiyon değil, başka bir şeydi beni durduran. Orman yollarının kenarında neon bir reklam tabelası dikkatimi çekince durmak zorunda kaldım. Çünkü o reklam tabelasında gördüğüm şeyin ne olduğunu anlar anlamaz, arabayı aniden yol kenarına çekip inmekten kendimi alıkoyamadım. Öyle şoke olmuş, öyle duygulanmıştım ki, tabelanın önüne kadar nasıl yürüdüğümü bile hatırlamıyorum. Yalnızca başımı kaldırmış bakıyordum; üzerinde dokuz androidin fotoğrafı ve ellerindeki çilekli pastada “Eeva’nın Pastaları” yazılı olan o tabelaya. Bunu sen de görmeliydin Eeva! Başarmışlardı; senin adını sanki bir yıldızmışsın gibi reklam tabelalarına yazdırmayı başarmışlardı. Gururlanmıştım. Apışıp kalmış mutluluğum sebebiyle Ella’nın tam yanımda olduğunu o konuşana kadar fark etmemiştim bile. Birlikte aynı yere bakıyorken, kollarını göğsü üzerinde birleştirip tebessüm ederek, “Tahminlerim doğrultusunda burada bahsi geçen Eeva, senin Eeva olmalı. Vay anasını be, kadın harbiden ünlüymüş!” dedi bana. Alaycı üslubu umurumda değildi; gülüyor muyum, yoksa ağlıyor muyum ben bile farkında değilken, “Evet,” dedim ona. “Her doğum günümde bana çilekli ve çikolatalı pastalar yapardı. Dostlarım olan çilekçi androidler sözlerinde durmuş ve markalarına onun adını vermişler.”

“Hangi akla hizmet böyle bir orman dibine neonlu bir reklam tabelası dikmek?” dedi Ella gözlerini kırpıştırıp dalga geçerek. Ve gerinip sırıtarak devam etti: “Neyse, bence bu bir işaret olmalı. Araba koltuğunda oturmaktan kıçına kramp girmeden durduğumuz iyi oldu. Burada kamp kurup geceyi ormanda geçirmeliyiz,” diye ekledi ve keşif için ormana doğru yürüyüp gitti. Onunla hemfikir olan ben de eşyaları almak için arabaya koştum hemen. Neyse ki, adadaki marketten son model bir çadır ve kamp malzemeleri almıştım. Kocaman bir kar çadırı, uyku tulumları ve bir kamp ocağı… Sırtlandığım bu eşyalarla Ella’nın gittiği yöne doğru onun ayak izlerini takip ede ede, ağır ağır ilerledim. Nefes nefeseydim ve yine aç olduğumdan, ödül olarak sıcak bir çorbaya hayır demezdim. Sık ve iri çam ağaçlarının arasında yürüdükçe yürüdüm ve sonunda onu, arkası bana dönük hâlde enfes bir dağ gölünün kıyısında manzara izlerken bulunca, “Böyle güzel bir yer bulmayı nasıl başardın?” diye sordum ona. “Hisler,” dedi bana, “Hem en iyi olduğum hem de en kötü olduğum şey…” Bir yerlere dalıp orada kaybolmuş gibiydi sesi ve ifadesi; öyle yılık yamuktu ki, 179’luk boyu ve endamıyla o güçlü kuvvetli kadın değil, bir çocuktu sanki. Çok geçmeden kendine geldi; zihninde kaybolduğu yerden gerçekliğe dönüverdi ve koşar adım eşyaları taşımama yardım etti. Zor koşullarda hayatta kalma becerileri benden iyiydi; sayesinde yarım saate göl kıyısındaki yaşlı bir ağacın altına çadırı ve ocağı kolaylıkla kurmayı başardık. Bir saate de, akşamın karanlığında ateş başında, sıcak çorba kaşıklayarak karşılıklı oturmaya başladık.

Akşam, orman ve göl öyle güzeldi ki, o an bir tek şarkılarımız, şamatamız ve masallarımız eksikti; bu huzurlu atmosfer beni eski günlere dair hatıralara götürünce cesaretlendim. “Pekâlâ o hâlde,” dedim. “Oradaki anneni ve seni anlatsana biraz. Hikâyeniz nasıldı? Nereden başlıyor, nereye varıyor?”

“Meraklı bir yazarla baş edemeyeceğimi bilmeliydim. Öf Veera ya, kaşınıyorsun ama!” dedi takılgan bir serzeniş ederek. Sitemli bir edayla ellerini aça aça devam etti: “Beni köşeye sıkıştırıp ağzımdan laf almakta ustasın; iyi niyetin bana annemi hatırlattığından sana karşı savunmasız olduğumun farkındasın,” diye ekledikten sonra aniden gri gözlerini masum bir çocuk gibi hüzünle zemine indirdi. İşte o gözleri okur okumaz, tereddüt etmeksizin bir şeyler anlatacağından emin oldum ki kısa bir sessizlik ardından zemine baka baka veyahut kusa kusa dökmeye başladı içindekileri. Ben de, ikimiz arasında çatırdayarak yanan kamp ateşinin dibinde bedenim buza, içimse aleve dönecek kadar çökmüş vaziyetimle pürdikkat dinliyordum hikâyesini. Üstüne üstlük o kadar iyi anlatıyordu ki, iç çekip içselleşerek anlayıverdim olup biten her şeyi.

Ella’nın, beni altüst eden cümleleri şöyleydi: “Kaybedilen ve unutulmayan insanlar, kapanmayan ve acıyan yaralar… İşte bunların hepsi sonsuz ızdırabın kaynağı. Ve ızdırap bazen karmik bir mıknatısa benzer; benzer kayıplar vermiş olanları birbirine çeker. İşte aynen böyle; oradaki annem ile beni ızdıraplar bağlamıştı birbirine. Geçmişteki asıl mesele ise şöyle; o birini kaybetmişti, hem de kalbi sökülmüş kadar kötü bir ölümle kaybetmişti, yıllarca da her gün tekrar tekrar kalbi sökülürken kaybettiğini kabul etmeden yaşayıp gitti. Günbegün gerçeği görmeksizin yaşadı, hatta kendine bu nedenle farklı bir gerçeklik yarattı. Kendini yaşadığı dünyaya ait hissetmiyordu; yıllar boyu gizli odasında caz ve blues şarkıları dinleyip yazarak geçirdi zamanını. Benim için sadece bir anne sayılmazdı, neticede en yakın arkadaşımdı. Yine de kış günü gibi çetin kadındı; disleksi, keza bazen iletişim kurmak zor… Kaldı ki zaten beni iç dünyasına almaya, kalbini açıp derdini anlatmaya karar verene dek yaşadığı dehşeti tam manasıyla bilemeyecektim. Birbirimize benzediğimiz kadar birbirimizin zıddıydık da; dürüst olmak gerekirse o ne kadar intikamcı değilse, ben intikamcı olmayı alın yazımda taşıyordum. Ya da başka deyişle o ne kadar sıcağı, soğuğu, acıyı iliklerinde hissediyorsa, ben hiçbirini hissetmiyordum. Demem o ki, yan yanayken birbirimizi dengeliyorduk. O vakitler ne onun ne de benim biliyor olması mümkün değildi ama yazgımız dünden çizilmişti; ortak bir ızdırabın kaynağı yüzünden birbirimize doğru sürüklenmiştik. Sanki ben onun karanlık ve ölümsüz parçası olarak doğmuş gibiydim; kaybettiği her şeye karşılık çığlık atamadığı öfkesinin ete kemiğe bürünmüş hâliydim. Ben onun için –ki vaktinde her ikimiz de bunu bilmesek de– sevdiğini elinden alanlardan intikam alabilecek güçte olan tek kişiydim; karmanın sancağını en önde taşıyan lanettim. Ben ki, lanet olası ben… Bazı özel yeteneklerim var, fiziksel olarak değil ama sezgisel olarak çoğu şeyi hissederim ben. Günün birinde de hissettim; pis bir koku alıp izleri takip ettim, ama uyuyan devi uyandıracağımı bilemezdim. İlla kurcalayacaktım, ne de olsa yalanları ve günahkârları araştırıp bulmaktı nihai görevim. Bazı kirli sırları ortaya döktüğüm an, yani aslında annemin burnunun ucunda duran ve sevdiği kadını ondan çalan kişiyi yüzüne çarptığım an, gözlerinde o bakışı gördüm; hani her şeyi tarihleriyle eşleştirerek olayı çözüverir ya insan, işte o bakışı… Öyle zeki ve hafızası yerli yerinde biriydi ki, işin aslı benim yardımım olmadan bunları çözemeyecek kadar saf değildi; bence sadece gerçeği görmek, olayı eşeleyip yüzleşmek istememişti, hepsi bu. Ortaya çıkan bu gerçekler de öldürülmesine sebep oldu. Anlayacağın dilde anlatayım. Sevdiğin birinin hastalıktan ölmesi başka, birileri tarafından gözlerinin önünde öldürülmesi bambaşka. Eğer insanlar sizin gibi evrimleşmemişse diğerlerini rahatça öldürme zayıflığına gebe. Yani, benim dünyamda böyleydi bu işler vaktinde. O ve diğer sevdiklerim öldürünce ben de öldürdüm. Hayır, övünmüyorum; bu nedenle ayrıntı vermeyeceğim ama gözümü kırpmadan, en kaba ve vahşi şekilde aldım o katilin canını. Şimdi ise ne gariptir ki aslında ölü olan annem burada, buradaki boyutta bunların hiçbirini yaşamamış durumda; aslında öteki boyutta kaybettiği o kadınla birlikte resmen hayatta… İşte, en sade cümlelerle anlatabildiğim bizim hikâyemiz bu kadar… Ne vakalar geçti başımdan hayal dahi edemezsin, şu zamana kadarki kayıplarının acı olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun. Hayata bir de benim gözlerimden bak derdim ama bunu istemem. Geçmişimde feci şeyler var; hepsi bulanık ve kirli… Ve her şeyde 9 rakamı vardı nedense. Hayatımdaki bütün dönüm noktaları arasında 9 yıl; ilk yangının, herkesi kaybetmenin, son sözlerin, son savaşın… Neyse, boş ver. Demem o ki, tanrısal yeteneklerle donatılmış olanlar efsaneleri kadar lanetleriyle de yaşamak zorunda; insanlara kıyasla daha fazla işkence çekmek zorunda. Yeni nesil yarı tanrıça sıfatını kendime yakıştıramasam da, galiba alıştım bu yükün en altında kalmaya.”

Üzüntüden, dehşetten, kısacası her şeyden öyle şişmişti ki içim, o dakika ağlayabilirdim. Hâlbuki böyle yapmak yerine onu teselli etmek istedim; sarılıp omzumda ağlayabilmesini diledim; tutuyor, bastırıyordu nitekim. Tüm dertlerinin kaynağını, bu tanrıçalık meselesine dayandırdığı için kendisinin o şekilde anılmasından hoşlanmadığı kafama dank edince, elimi alnıma istemsizce çarpıverdim. Ayrıca annesi ile buluşma olayını akışına bırakmamı istediğinden ve bu sebeple onu arayıp kendisini ziyaret edeceğimizi henüz haber vermediğimden, ikisini nasıl tanıştıracağımı düşündükçe terledim. Kaçamak bakışlarımı ormanın derinliklerinde gezdirirken, dilinin bu denli çözülüp apaçık anlatmış olmasının hakkını, ormanın şifalı atmosferine verdim. Tıpkı Şifacı ile yaşadığım benzer tecrübede kalbimi ona açtığım gibi; derin bir ormanda, ateş başında, bir elimde çorba tasıyla… Bin türlü bilmeceyle kafam öyle doluydu ki, düşüncesizce, “Peki, ama nasıl başa çıktın tüm bu zorluklarla?” diye soruverdim; yarasına tuz basacağımı bilemezdim.

Derken Ella bu soruma, gözlerini yuma yuma başını iki yana salladıktan sonra cevap verdi. “İntikam sevdiklerimi hiçbir şekilde geri getirememiş olsa da,” diye başladı konuşmaya, “hayatımın öbür yarısındaki zorba dünyamda adaleti sağlamak için öldürmek bende bağımlılık yapmıştı; ölümü kontrol edebiliyordum. Haliyle travmamın üstesinden bu şekilde geliyordum. Mevzubahis olay, canından çok sevdiğin birinin katledilmesiyse, geçmişin sahneleri zihnini rahat bırakmaz. Ah o kâbuslarım! Uyutmuyorlardı. Onu hep kanlar içinde görüyor, kanının olduğu gibi yüzüme sıçramasıyla uykularımdan uyanıyordum. O, dengemdi benim; hâl böyle olunca dengemi de yitirmiştim. Günlerden bir gün, sonu böyle olmamalıydı, halen hayatta olmalıydı dedim ve onu geri istedim. Arkasında benim için bir şey bırakmıştı. Dâhiyane bir buluş olduğu kesindi; ölümsüzlük gibiydi. Kullanmamaya ne kadar dirensem de ona olan özlemime yenik düşerek kullandım o şeyi,“ diye devam ederken bir anda gözlerini üzerime dikip beni şoke eden başka bir şey dedi: “Öldürülmeden birkaç yıl önce tüm zihnini bir robota aktarmış, sonradan öğrendim bunu. Hayal etsene, hani ölsen de tüm hafızanla kaldığın yerden var olmanı sağlar ya, işte ondan. Ve bir gün onu aktive ettim. Dostlarımın yardımıyla da onu o basit robottan alıp daha güçlü bir şeye, eşsiz bir androide aktardım. İşte bilim-kurgu bu noktadan itibaren gerilime evriliyordu. Evet, kabul ediyorum, ilk başlarda onunla konuşmak çok iyi geldi, ancak sonrasında birden kontrolden çıkıverdi; ideallerini, önüne çıkan herkesi yok edecek kadar saplantılı bir boyuta getirdi ve her şeyi düzeltmek niyetiyle benim geleceğimde, ülkemde çok büyük bir savaş başlattı. Tek gayesi şimdiki dünyayı var etmekti; yanılgısıysa bunu savaşla elde etmekti. Niyeti iyi gibi görünse de, bize kol kanat gerse de; tüm ülke adına hem felaket bir yıkım hem de kıyım gerçekleşti. Gelecekteki geçmişimde ben, güçlü bir loncanın lideriydim; dünyayı daha iyi bir yer yapacağına inanan –o dönemlerde hepsi sağ olan– 999 kişilik lonca üyelerim ile de güya annem kılığındaki o şeyin tam arkasındaydık. Hepimiz galeyana gelmiştik; ama onun, her şeyi daha beter bir duruma sokacağını o an bilemezdik. Yine de ben bilmeliydim, asıl annemin kanlı siyasetle ve savaşla hiçbir işi olmadığı gibi; böyle işlere asla girişmeyeceğini. Tüm olay, onun bilgileriyle bilincini ve karakteristik özelliklerini kullanan o yapay zekâydı; hatalı kodlamalar ile bozulan bir metamorfozdu; hepsi bu. Eşsiz tırtıl kozasından çıkıp ölümsüz bir kelebek olacakken, başka bir şeye dönüşüverdi. Benim yanılgım, onun hâlâ gerçekten annem olduğuna inanmamdı. Bunun bedelini çok ağır ödedim; ölen diğerleriyle… O savaş sonrası loncamda kala kala 39 kişi kalmıştı geriye. Ayrıca bu kaos ortamında fırsattan istifade başa geçen acımasız bir diktatör ve onun, ırklara göre parçalara ayırdığı ülkemle hem de. O vakitler bu olaylar silsilesinin üstünü örttük haliyle. Sonra da bu sefer ben, kendimi incitir gibi onu incitiverdim; sırf kalanların iyiliği için onu, yani annemi taklit eden o yapay zekâlı androidi kendi ellerimle yok ettim. Nihayetindeyse her geçen gün daha çok yaralandı, daha çok acıdı yüreğim; daha beteri oluverdim ve koyverdim. Ta ki yaşadığım dünyanın geleceğindeki devrimle evrim vuku bulup, annemin yaşarken hep hayal ettiği iyi bir dünya var olana kadar! Dostum Lofn ile sevgilisi bu yüzden beni sana gönderdi; annemi, gerçekten annem olan sevdiğim ve katledilen annemi insan hâliyle –gerçek hâliyle– görebilmeme bir şansım olduğu için. Oysaki onlara dedim, beni 19 yaşında olduğum zamana, kendi dünyamın geçmişindeki en güzel yılıma geri götürün, onu –hatta tüm ailemi– halen yaşarken kendi evimizde göreyim, uzaktan izlerim dedim. Bunun yanlış olacağını söyleyip kabul etmediler. Haklıydılar. Olsa olsa her şeyi karıştırmaktan başka bir işe yaramazdı bu.”

Birden susmuştu. Bense onun –annesinin adını bir türlü zikredemediği– travmasını çözmüş, her şeyi anlamıştım; taşlar yerine oturuyordu. Hayat hikâyesindeki dramatik yapı öyle sertti ki, her cümlesi tokat gibi yüzüme vurdu. Sonunda öğrendiklerime karşılık afallayan aklımla ne diyeceğimi bilemiyordum; merak ettiğim başka şeyleri –mesela feribottaki gizemi– canını yakarım diye sormaya çekiniyordum. Neyse ki onu üzen konulara devam etmek istemediğinden olsa gerek, Sónata’nın hediyesi olan cep telefonunu eline aldı ve alakasız bir konuya atladı. Tebessüm ederek söylenmeye başladı. “Sónata’ya, keşke gitar çalmayı bilseydim, sana şarkı söylerdim demiştim. Bak sen şu işe, şarkı söyleyeyim diye telefona bir gitar uygulaması yüklemiş,” dediğini duyar duymaz, “Öyleyse hadi, bir şeyler söyle,” dedim; onu kötü anılarından uzaklaştırmaktı niyetim. Hiç ısrar etmeme gerek kalmadı; sanki birinin şarkı söyle demesine dünden razıydı. Bir anda gitar sesi duyulmaya başladı o uygulamaya basınca. Ardından da Ella’nın buğulu ve kederli sesi yavaşça… Ah kıyamadığım Ella; hayatı bin bela! Acısını usulca haykırdı bir şarkıyla… Ve ben yine derin bir ormanın içinde, bu sefer iki elimi çenemin altında yumruk yapıp sıkacak kadar düştüm başka bir şarkının içine. Kendi yaralarımın kabuklarını kaldırıp kanadım boğazı düğümlenircesine söylediği şarkının sözleri ile. O malum sözler ise aynen şöyle; “Bugün canımı yaktım, hâlâ bir şey hissediyor muyum görmek için… Acıya odaklanıyorum, gerçek olan tek şeye… İğne bir delik açıyor, eski tanıdık sızı, hepsini dindirmeye çalışıyorum, ama her şey aklımda… Ne olmuşum böyle, en sevgili arkadaşım, tanıdığım herkes, eninde sonunda gidiyor ve sen tamamına sahip olabilirdin, benim kirden imparatorluğumun… Seni yüzüstü bırakacağım, senin canını yakacağım, bu dikenli tacı takıyorum, yalancılar sandalyemin üstünde, kırık düşünceler dolusu, tamir edemediğim, zamanın lekeleri altında, hisler kayboluyor… Sen başka birisi olmuşsun, ben ise hâlâ tam buradayım… Yeniden başlayabilsem, milyonlarca mil öteden, kendimi olduğum gibi muhafaza edeceğim, bir yolunu bulurdum…”

Şarkısını bitirdiğinde çantamdan çıkardığım şarap şişesini uzattım ona; Sónata’nın bagaja yüklediği şişelerden birini almıştım yanıma. Ah Sónata! Bagaja erzak yerleştirirken nasıl da gelmek istemişti bizimle. Ella karşı çıkmasaydı kesin gelirdi ki Ella ona, “Dertlerime sürüklemek istemiyorum seni. Buradaki hayvanların sana ihtiyacı var. Bu işte Veera yanımda, merak etme,” demiş, engel olmuştu. Hâlbuki uyumadan önce Ella ile şarap içerken, o da yanımızda olsa ne iyi olurdu diye düşünmeden edemedim.

Ormandaki o gecenin sonunda hem sohbet etmekten hem de içmekten öyle bitap hâle geldik ki, yuva gibi sıcacık çadırımızda bebeklerden farksız sağlam bir uyku çektik geceden sabaha. Kahveli kahvaltımızı ettikten sonra tekrar arabaya yüklendik ve düşüverdik yollara. İstikametimizdeki şehir Feresa Salina’ya varmamıza günler vardı daha. Issız dağ yollarını, çiftlikleri, şirin kasaba ve köyleri gür nehirler üzerindeki köprülerden geçe geçe arkamızda bırakıyorduk. Eğlencesine yanımızdan geçen trenlerle bile yarışıyorduk, hep yenilsek de. Üstelik bu yarışlarda hep, rüzgârı yüzünde hissetmek istiyordu Ella; sarkıyordu pencereden hiç üşümeden. Bense hep, gümüş gövdeli motosikletimi sürmeyi özlüyordum; onu o hâlde görünce kendi eski günlerime dalıp, motosikletim üzerinde rüzgâra karşı süzülerek yollarda kayboluyordum. Ah Eeva, ne iyi anlaştığımızı görsen şaşardın. Şarkılarımız ve şamatamızla 19 yaşımızı yeniden yaşıyor gibi gidiyorduk; bazen deniz kıyısında ilerliyorduk bazense orman yollarında. Pansiyonlarda kaldığımız da oluyordu, doğada manzaralı yerler bulup çadır kurduğumuz da. Gideceğimiz yolu bir şekilde buluyorduk; ben haritama baka baka, Ella ise benimle dalga geçe geçe telefonundaki GPS ile. Enerji istasyonlarında veya restoranlarda mola verdiğimizde de, birkaç dakikalığına benden uzaklaşıyordu; telefonuna sarılıp Sónata’yı arıyor, durum raporu veriyordu. Onu öyle ilgili görünce geride bırakıp çokça ihmal ettiğim –aslında geçmişi hatırlattıkları için konuşmaktan kaçtığım– ailemiz geliyordu aklıma, ben de onları arıyordum telefonumla. Bu süre zarfında Ella bana, annesinin metodu olan, yazarlar için özel bir hafıza geliştirme tekniği öğretti, böylelikle ayrıntıları unutmadan “Veera’nın Seyahatnamesi” adını verdiğim –sana hitaben yazıyor olduğum– mektuplarıma yazabileceğimi söyledi. Kısacası Ella, kendisinin hayırsız olduğunu öngören Kâhin’i haksız çıkarıp duruyordu, hem de pek çok yönüyle. Hatta özellikle birazdan anlatacağım şeyle…

Şehre, malum kişiye varmamıza iki günlük yolumuz kalmıştı ki, hız kesmeksizin ilerlediğimiz yolculuğumuzu duraksatan bir olay yaşadık. Belki de bu olay, eğlenceli bir yol filmi hâlinde ilerleyen maceramızı korku filmine çeviren en unutulmayacak sahneler olarak hafızalarımızdaki film makarasında yer edecekti. İkimiz için de. Gece saatlerinde işlek otoyoldan ayrılmıştık, dar orman yollarında ilerliyorduk. Haritamızın gösterdiği en yakın dağ pansiyonuna ulaşmaya çalışıyorduk. Hemen önümüzde, ıssız ormanda yoğun bir duman olduğunu fark ettik ve neler olduğunu anlamaya çalışarak etrafa bakmaya başladık. Yanık kokusu da alıyorduk. Hislerim bana bunun hiç hayra alamet olmadığını söylediği sırada, endişeyle haykırdı Ella. Parmağıyla işaret ederek, “O tarafa! Dumanın geldiği yöne doğru sür! Çabuk!” dedi. Sürdüm; ondan beter endişelenmemle beraber gaz pedalına yüklenip kıvrılan yollarda patinaj yaparak ilerledim. Çok geçmeden o korkunç manzara gözlerimizin önünde belirince yüreklerimiz ağzımıza geliverdi. Basbayağı yangındı bu; büyük bir bungalov evin her yerinden alevler yükseliyordu. Kaldı ki o ıssız ormanda, yolun aşağısında tek başına ve çaresiz görünüyordu; itfaiye robotlarından yardım gelene kadar yanıp küle dönebilirdi. Frene basmamla Ella’nın arabadan fırlaması bir oldu; kapıyı açtığı gibi yanan eve doğru koştu! O anki şokla tam arkasından da ben. Onu takip ediyorken, “Ella, hayır, dur! Robotların gelmesi an meselesi!” diye ona bağırdığımı hatırlıyorum, çünkü gözümün önünde tereddüt dahi etmeden eve, yangının içine giriverdi. Korkusuz ve umarsızdı; muazzam bir tekmeyle kapıyı kırıp içeri dalmıştı. Herhangi bir insana göre düpedüz intihardı yaptığı! Geride bıraktığı bendeki çaresizlik de cabası! Değil arkasından eve girmem, alevleri dışarıdan püskürtmem imkânsızdı ki dışarıdaki duman yüzünden hem gözlerim kızarmış hem de nefesim daralmıştı. Ben eve yaklaştıkça alevler yüzüme doğru camları kırıyordu; sanki yangın var gücüyle geri basmamı söylüyordu. Biçare hâlimle evin çevresinde bir o yana bir bu yana koşuyordum anca. O an içeride olan Ella için ne denli korktuğumu, o anki hislerimi asla tarif edemem. Ne yapacağımı bilemediğimden, dışarıdan içeri doğru avazım çıktığı kadar adını haykırıyordum. Nitekim hiçbir koruyucu kıyafeti yoktu; ağzına veya üzerine ıslak bir şeyler dahi almamıştı; o dumanda boğulması, o alevlerde yanması kaçınılmazdı. “Hayır! Ne olur, sen de beni bırakma!” diye yalvarır gibi sayıkladığım sırada, alevleri yarıp ortasından geçerek kapıdan çıktı; kucakladığı bir çocuk, kolundan tutup sürüklediği bir yetişkin ile hem de. Böylesi bir sahneyi izlerken, ardına kadar açtığım gözlerime inanamadım, halüsinasyon falan gördüğümü sandım; bu nasıl bir kudretse artık, bastığı yerdeki azgın alevler geri çekilmiş, ondan korkarcasına kaçmıştı. Her şeyin ötesinde iki insanın canını kurtarmıştı. İnanılmazdı! Fiziksel olarak hiçbir şey hissetmiyorum derken bunu kastediyordu belli ki. Onun alelade bir insan olmadığını elbette biliyordum; ama bu kadarını beklemiyordum ki hızlanmış kalp atışlarımla bakışlarımı üzerine kitlemişken öylece kalakalmıştım. Hah! Tabii o dakika Netta ormanlarının korucuları olan –bir yerlerde yangın çıkana kadar uykuda bekleyen yaban arısı tipli– robotlar da çıkageldi; üzerimizde beliriverdi onlarcası; havadan köpük püskürterek söndürmeye başladılar yangını. Yanıklarla yara bere içinde kurtulmuş olan baba ve oğlu iki büklüm vaziyette öğürerek öksürüyordu, ama Ella’da hiçbir şey yoktu, tek bir çizik bile. Hatta fazlasıyla dinç, kuvvetli ve bir o kadar da sinirli görünüyordu. Sarılıp “iyi misin?” diye sormama fırsat dahi vermeden, alevlerden çıktığı gibi asık suratı ile dimdik yürüyüp yanımdan geçti ve karşıdaki tepeye doğru dikti sinir harbi gözlerini. İşte o an gerilimli bir müziğin tam yeriydi. Evrimden önceki vahşilerin çağında “kurşunsuz tüfek atmak” diye bir deyim kullanılırdı ya hani; Ella’nın dik bakışlarının sahnesi ancak bu deyim ile betimlenebilirdi. Zira o gözlerin kurşun attığı yere bakınca tepede dikilen belirsiz ve tekinsiz bir silüet gördüm. Ay ışığının altında duran siyah cübbeli, uzun boylu bir kadındı bu; kapüşonlu, yüzünün yarısı ise kapkaranlık… Kadimlerden biri olduğu kuvvetle muhtemeldi; benimkilerden olmadığı ise kesindi. Ella ile arasında öyle uğultulu, öyle şimşekli fırtınalar esiyordu ki, bilmek dahi istemedim onun kim olduğunu. Gerçi o vakit, içimden bir ses, bu kadının feribotta bana musallat olup Ella’yı tedirgin eden gölge olduğunu söylüyordu. Bana kalırsa Kâhin fena yanılmıştı; hislerinde beliren hayırsız kişi Ella değildi; onun peşindekiydi.

O gece, yani dün gece olanlar bunlardı. Şafak sökmeye yakın ambulans geldikten, baba ile oğlunun iyi olduğuna emin olduktan sonra ayrıldık oradan. Ella’ya teşekkür ede ede ezilmişti kurtulan adam. Minik oğlu ise kahramanına sarılıp kalmıştı bir süre; yanaklarından tutup sevmişti. O an anladım Ella’nın küçük çocuklarla iletişimde pek başarılı olmadığını; sarılmayı bile becerememiş, kaçmak istemişti âdeta. Çocuğa bakarkenki ifadesi hâlâ aklımda; hem korkak hem de ağlak. Sonuç olarak, adı Risto olan bir adam ve onun oğlu Olli’nin kahramanı olmuştu Ella. Tepedeki sır dolu kadına dönersek, o an abartısız iki dakika süresince Ella ile bakışması akabinde sanki hayaletmişçesine bir anda buhar olmuş, gitmişti. Özellikle bizim yolumuz üzerinde çıkan bu yangının sebebi o muydu diye kendime sorarken, bizi ve diğer ikisini bir kâbusa doğru sürüklediğini daralan göğüs kafesimde hissetmemden ötürü, iyi ki gitti diye düşünmeden edemedim. Bu gerilim curcunası yüzünden Ella ile ikimiz öyle yorulmuştuk ki, birkaç kilometre ilerleyip dün gece aradığımız pansiyona sabah saatlerinde denk geliverince durduk, hemen bir oda tuttuk. Ayrıca oradan buraya gelene kadar, bana tek kelime etmedi Ella. Onu sorulara boğmayayım diye başını hep çevirdi ters yöne. Odaya girince sadece, düşünceli bir hâlde, “Yalvarırım bir şey sorma!” dedi boynunu bükercesine.

Zaten üstüne birazcık gitsem ağlayacak gibiydi; kıyamazdım. Bakışlarımı yere düşürerek başımla onayladım ve sormadım. Ettiğimiz onca sohbetten midir bilinmez, oradaki kahramanca davranışı, onun metamorfozuna dair bir işaret olabilir mi diye kendime sorup cevapsız kaldım. O, yanımdaki yatakta uyuduktan sonra, anca şimdi fırsat bulup sana yazmak üzere oturdum masaya. Girişinde iki devasa hermafrodit heykelin bizi karşılayacağı neon şehir Feresa Salina yalnızca iki gün uzakta; dolayısıyla iki gün sonrasında tam da şubat ayında, Ella annesine kavuşacak en sonunda. Tüm dikkatimi önemsediğim bu buluşmaya vermeliyim; şimdi uyumalı ve dinlenmeliyim. Ah sevgilim, rüyamda seni görmeyi dilerim; zira gülüşünü özledim. Her mektubumu bitirirken yaptığım gibi; son cümlelerim bizzat sana. Rüzgâr türbinlerini her gördüğünde ve şarkıları her dinlediğinde hep ben düşeyim aklına; asla unutma ve yalnızca, seni sevdiğimi hatırla. Gerçeğin; Veera.

(Devam Edecek) (Bu bölümde geçen, Ella’nın söylediği şarkı, Johnny Cash’in Hurt şarkısıdır.)

(Bu yazı dizisi, roman kahramanı Veera’nın, çıktığı uzun seyahat süresince sevgilisi Eeva’ya yazdığı mektuplardan oluşmaktadır ve Diğer Evrenin Senaristi romanı yan hikâyesidir; ayrıca bu romanın devamı olan Diğer Evrendeki Kadın ve Parçalanmış Yansımalar romanlarına göndermeler, detaylar ve açıklamalar barındırmaktadır.)

Şeyda AYDIN, Diğer Evrenin Senaristi, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2018 Aralık – 2.Baskı, 2021 Mart
Şeyda AYDIN, Diğer Evrendeki Kadın, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Şubat
Şeyda AYDIN, Parçalanmış Yansımalar, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Eylül – 2.Baskı, 2021 Ağustos
Şeyda AYDIN, Kadınların Öldüğü Yer, Tilki Kitap Yayınevi, 1.Baskı, 2020 Kasım

Görsel Künye: Stuart Lippincott / Kolaj ve Tasarım: Şeyda Aydın

Şeyda AYDIN, ya da bilinen diğer adıyla Sheida Aiden, 23.04.1981 tarihinde İzmir’de dünyaya gelmiş, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini İzmir’de tamamlamış; Dokuz Eylül Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığı bölümünden mezun olmuştur. Şu an İstanbul’da hayatına devam etmektedir ve gelecekte de nerede yaşayacağını henüz bilmeyenlerden biridir, evren nereye sürüklerse işte diye düşünmektedir. Şeyda Aydın, roman ve senaryo yazarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir